Erhan Sandıkçı
Erhan Sandıkçı

Fransız tarihçi Maxime Gauin, 22.12.2014 tarihli Cumhuriyet’te “Türk-Ermeni Uzlaşması Neden Bu Kadar Zor?” başlığıyla bir yazı yazdı. Gauin, Türklerle Ermeniler arasındaki uzlaşmazlığın giderilememesinin en büyük nedeni olarak Ermenistan devleti, Ermeni diyasporasının önderleri ve onların ideolojisini gösteriyor. Gerçekten düşünmek ve nedenlerini öğrenmek gerek; Türk-Ermeni uzlaşmazlığı 100 yıldır neden bitirilemiyor?

19. yüzyılda ortaya çıkan milliyetçilik akımlarından Osmanlı İmparatorluğu da nasibini almış, Sırplar, Yunanlar, Bulgarlar vs. kendi ulusal devletlerini kurmak üzere ayaklanmışlardı. Büyük toprak kayıplarından sonra son darbe Balkan Savaşı’nda vurulacaktı. Ermeni milliyetçiliğinin doğuşu da bu yüzyıldadır. Ancak Ermeniler diğer Hıristiyan tebaa gibi Balkanlarda yaşamadıkları için bu dönemde bağımsızlıklarını kazanamadılar. Başkent İstanbul’u saymazsak Ermeniler çoğunlukla Orta ve Doğu Anadolu’da yaşadığı için Osmanlı Ermeni milliyetçi hareketlerini daha kolay bir şekilde denetim altında tutabildi ve diğer Hıristiyan topluluklar kendi devletlerini kurarken Ermeniler daha fazla beklemek durumunda kaldı. Şöyle bir baktığımızda; Osmanlı’ya isyan etmiş, Türklerle boğaz boğaza kanlı çatışmalar yaşamış diğer Hıristiyan milletler ile Türkiye arasında bugün tarihî bir uzlaşmazlık yok. Osmanlı, kendine isyan ederek kurulmuş bu devletlerle son iki savaşında, yani 2. Balkan Savaşı ile 1. Dünya Savaşı’nda ittifak kurmuş, Cumhuriyet de daima bu ülkelerle arasını iyi tutmuş, hattâ Balkan Paktı ile ortak bir barış anlayışı geliştirmiştir. Bu ilişkiler bugüne kadar da devam etti. (Tek istisna Yunanistan’dır, o da Kıbrıs ve Ege gibi sınır sorunlarındaki çözümsüzlükten kaynaklanıyor.) Ancak bütün bu isyan eden milletlerin aksine, Ermeniler ile Türkler arasında çözülmesi zor gözüken tarihî bir uzlaşmazlık hattâ nefret varlığını sürdürüyor.

Ermeniler ve onları 19. yüzyılda olduğu gibi bugün de destekleyen ülkeler, bu nefreti büyük oranda 1915’in üzerine kurdular. 1915’te ne olmuştu? Osmanlı devleti “düvel-i muazzama” (büyük devletler) ile bir dünya savaşına girmiş ve Çanakkale’de, Sina’da, Doğu Anadolu’da, Irak’ta dönemin üç devasa gücü İngiltere, Rusya ve Fransa ile savaşıyordu. On yıllardır Osmanlı’dan ayrılmak için mücadele eden Ermeni çeteleri ise cephe gerisinde ortalığı karıştırıyor, isyan çıkarıyor, lojistik destek yollarını kesiyor, İtilaf Devletleri’nin beşinci kolu gibi savaştaki Osmanlı’yı zayıflatmaya çalışıyordu. Zaten tüm askerî gücünü savaşta kendinden güçlü düşmanlara karşı kullanan Osmanlı yönetimi, cephe gerisinin karışmasını önlemek için Ermenileri başka bir Osmanlı toprağına, Musul ve Suriye’ye göç ettirme kararı aldı.

Özellikle Nisan 1915’te patlak veren Van isyanı, tehcir kararının fitilini ateşleyen olay oldu. Ermeniler resmî binalara ve Türk evlerine saldırarak Türkleri katlettiler. Bu olaylar Anadolu’nun batısında da yankı buldu ve genel bir karışıklık hâli ortaya çıktı. 24 Nisan 1915’te çok sayıda Ermeni ileri geleni tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a gönderildi. Ermenileri tehcir kânunu ise 27 Mayıs 1915’te çıkarıldı. Bu arada Van’daki kalkışmadan yararlanan Ruslar Van’ı ele geçirmişti. 400 ile 500 bin arasında Ermeni, güneye sürgün edildi (bu sayı, 1914 nüfus sayımına göre Osmanlı Ermenilerinin yaklaşık üçte biri oranındadır, Batı Anadolu gibi Ermeni hareketliliğinin olmadığı veya zayıf olduğu yerlerdeki Ermeniler tehcirden muaftır.) Tehcire dair Osmanlı belgeleri incelendiğinde görülecektir ki tehcir edilen Ermenilerin korunması, sürüldükleri yerlerin tarım ve gelişmeye elverişli yerler olması, iktisadî durumlarına göre muhacirlere arazi verilmesi, çiftçi ve meslek sahiplerine ihtiyaç duydukları aletlerin verilmesi gibi konular kânunla güvence altına alınmıştır. Hattâ tehcirle ilgili yapılan yasal düzenlemeler gereği tehcir sırasında görevinin dışına çıkıp Ermenilere zarar veren memurlar yargılanmıştır. Mondros sonrası işgâl ile kurulan düzmece mahkemelerden bahsetmiyorum, daha savaş sırasında, tehcir kararını alanların yönetimde bulunduğu dönemde bu yargılamalar gerçekleşti. Padişah iradesi, kânun, karar, mevzuat, resmi yazışmalar vb. belgeler okunduğunda, ortada plânlı ve sistemli bir şekilde bir etnik grubu imha etme yani soykırım değil, aksine savaş hâlindeki devlete saldırarak karışıklık çıkarmaya çalışan bir topluluğu, o günkü olanaklar dâhilinde can ve mal güvenliklerini koruyarak devletin başka bir bölgesine geçici olarak göç ettirme olayı görülür. Farklı düşünenler; önyargılardan, birilerine benzeme ve başkalarına yaranma kaygılarından arınmış bir şekilde baktığı zaman alınan kararın mâkûl bir karar olduğunu anlayacaklar. Bunun böyle olması; sürgün sırasında yaşananlardan, verilen kayıplardan ve iki halk arasındaki çatışmalardan üzüntü duymadığımızı ve bu olayların üzüntü duyulacak olaylar olmadığını göstermiyor.

Sonuçta ne oldu? Bir varlık yokluk savaşı veren devleti sırtından hançerleyen ayrılıkçı Ermeniler, terörist eylemleri etkisiz kalsın diye güneye göç ettirildi. Uzun yollarda saldırılar, salgın hastalıklar ve hava koşulları nedeniyle on binlerce Ermeni öldü. Tehcir edilenlerin bir kısmı Amerika’ya, Avrupa’ya göç etti. Bugünkü diyasporayı var ettiler. Geride kalan Ermenilerin çoğu Kafkaslara gitti. Dünya Savaşı yenilgisine rağmen Türkler, Bağımsızlık Savaşı ile Anadolu’nun birliğini sağladılar. Ayrılıkçı Ermenilerin Büyük Ermenistan rüyası rüya olarak kaldı. 19. yüzyıl sonlarında başlayan çatışmalardan sonra 1914-15 olayları (isyan ve sürgün) iki halk arasında tarihî bir düşmanlık meydana getirdi.

Gâzi’nin ünlü sözüdür: “Vakıa bize milliyetçi derler. Fakat biz öyle milliyetçileriz ki bizimle işbirliği yapan bütün milletlere saygı gösterir ve uyarız.” (TBMM, 14.8.1920) Biz de Ermenilerle aramızda bir düşmanlığın, nefretin sürüp gitmesini değil barışın ve uzlaşının sağlanmasını isteriz ve dileriz. Ancak bu, bugüne kadar gerçekleşmedi ve bugünden sonra gerçekleşmesi de çok zor gözüküyor. En başta, Ermeni milliyetçilerindeki kin ve nefret buna engel oluyor. Taşnak ve Hınçak anlayışı 30 yıla yakın bir süre (tâ ki tehcire kadar) açık bir terör hareketi oluşturdu ve Türklerle Ermeniler birbirine düşman oldu. Tehcir bir terörle mücadele operasyonuydu ve bu terör bastırıldıktan sonra Ermeniler bu kez daha büyük bir intikamla Türkleri hedef almaya başladı. Savaştan sonra tehcirin sorumlusu olarak gördükleri eski Dâhiliye Nâzırı (İçişleri Bakanı) ve Sadr-ı Âzam (Başbakan) Talât Paşa’yı, eski Sadr-ı Âzam Said Hâlim Paşa’yı, eski Bahriye Nâzırı (Donanma Bakanı) Cemâl Paşa’yı öldürdüler. (Ermeni terörü 1970’lere ASALA örgütü ile damgasını vuracak ve Türk diplomatları Ermeniler tarafından katledilecekti.) Devlet eliyle Ermenilere yönelik plânlı bir katliam yapıldığını dünyaya kabûl ettirmek ve Türkleri zayıflatmak için sahte belgeler uydurdular. En ünlüsü “Andonyan belgeleri”dir ve sözde Osmanlı belgelerinde tarih, ad, çeviri hataları gibi gülünç acemilikler içerir. Alman Nazi iktidarından sonra soykırım kavramının ve suçunun ortaya çıkmasından sonra bu faaliyetlerine hız verdiler. Örneğin Hitler’in bir konuşmasında “Ermenilerin öldürülüşünü kim hatırlıyor ki.” diyerek sözde Ermeni soykırımından ilham aldığı yalanını yaydılar. (Türklere yönelik Ermeni soykırımı iftirası kapsamında Ermenilerin yaptığı uydurmalar, sahte belgecilik ve tahrifatlar hakkında ayrıntılı bilgi için Prof. Türkkaya Ataöv’ün Ermeni Belge Düzmeciliği kitabına bakınız.) Oysa Hitler’le yakınlığı olan aslında yine Ermeni milliyetçileriydi. Nazi Almanya’sı ordusunda gönüllü Ermeni birlikleri bulunuyordu. Türk düşmanı, ırkçı, faşist Taşnaklar Nazilerle işbirliği yapmıştı.

Başta andığımız yazısında Maxime Gauin, önde gelen Taşnak liderlerinden Garegin Nejdeh’in (1886-1955) ideolojisinden ve Almanya’daki faaliyetlerinden sonra bugün Ermenistan’da bu ateşli Nazi taraftarı Taşnak’ın saygıyla anıldığından, adının bir metro istasyonuna ve Erivan’da bir meydana verildiğinden bahsediyor. Yazar daha sonra ASALA eylemleri kapsamında açıkça terör faaliyetinde bulunmuş kişilerin Ermenistan ve Ermeni diyasporası tarafından gördüğü itibarı anlatıyor (bu kişilerin arasında 8 kişinin öldüğü Orly Havalimanı saldırısını plânlayan Varujan Karabetyan da var). Ve Türk-Ermeni uzlaşmasını olanaksız duruma getiren nedenin de Ermeni milliyetçilerinin bu ideolojik/siyasî tavırları olduğunu ifade ediyor.

Ermenistan’da ve diyasporada durum böyleyken Türklerde nasıl? Bizim toplumumuzun genelinde, en azından belli başlı bölgelerde Ermeni sözcüğünün bir hakaret aracı olduğu, hattâ “Ermeni tohumu” diye bir hakaretin türetildiği mâlûm. Bu tasvip edilemeyecek bir durum olsa da ortaya çıkışı anlaşılabilir. Aralarında kökü 100 yıldan fazla zaman öncesine giden bir düşmanlık, çatışma, boğuşma tarihi olan iki milletin hâfızası yeni kuşaklara doğal olarak nefreti, kini taşıyor. Bu her iki taraf için de geçerli. Ancak Türkler, uzlaşma ve barışı baltalama ve düşmanlığı pekiştirme yarışında Ermenilerin yaptıklarının yüzde birini dahi yapmamıştır. Ne faşist dürtülerle hareket eden intikamcı bir terör örgütü kurarak Ermenilere saldırmış ne de sahte, uydurma belgelerle Ermenistan’ı uluslararası alanda mahkûm etmeye çalışmışlardır. Daha birkaç yıl önce Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan Ermeni gençliğine Ağrı’yı “fethetmelerini” işaret etmişti. Türkiye’de hangi hükûmet döneminde Ermenistan topraklarını ele geçirmek söz konusu oldu? Başlıca özeleştiri konusu, Fransız ve Rus üniforması giyip, yüzyıllarca bir arada yaşadıkları topluma birden tecavüze kalkışanlar değil mi?

Bizim çeşitli ideolojilerden “ılımlı” aydınlarımız Türk milliyetçilerinin dünyanın en faşist, ırkçı, nefretçi, ayrımcı milliyetçileri olduğunu zannederler, Türkiye’deki en faşist hareketin Ermeni milliyetçilerinin yanında liberal kalacağından söz etmezler. Zaten Türk-Ermeni uzlaşmazlığının nedeni ve çözümünü de tıpkı Ermeni milliyetçileri gibi, Ermeni soykırımı ve Türklerin soykırımı kabûl etmeleri olarak gösterirler.

Maxime Gauin’in dediği gibi:
“1915- 16’da Ermenilere karşı işlenen suçlar konusunda -Ülkü Ocakları mensupları dâhil- Türkiye’de üzüntü duymayan tek bir insan bile bulmak zordur. Ancak görünüşe bakılırsa; Ermeni fanatizminin Müslüman, Yahudi ve diğer mağdurları konusunda üzüntü duyduğunu belirtmeye hazır bir ‘ılımlı’ Ermeni bulmak epeyce zordur. Durum bu şekilde devam ettiği sürece, Türk-Ermeni diyaloğu kurma teşebbüsleri en iyi ihtimâlle bile bir zaman kaybı olmaktan öteye gidemeyecektir.”

Ermenilerin Taşnak çeteleriyle, ASALA ile, Nazi işbirlikçisi liderleriyle, katil milliyetçileriyle, emperyalizme kukla olmuş önderleriyle, Hocalı ile yüzleşmeye başlayacağı, yani Ermenistan’da gerçekten “ılımlı”ların ortaya çıkıp Ermeni toplumuna ve diyasporasına nüfuz edeceği gün, Türklerle Ermeniler arasındaki uzlaşmazlık, nefret, düşmanlık, kan davası bitme şansına kavuşacaktır. O gün şimdilik hiç yakında gözükmüyor. Umudumuz düşük olsa da, bunun böyle olduğunu hatırlatalım ki bir gün uzlaşma gerçekleşebilsin.

Erhan SANDIKÇI

24 Nisan 2015