Yeni Dönem Yoksul Modeli

Emperyalizme karşı kazanılan savaştan sonra ulus bilincini oluşturmaya çalışan, kendi ekonomisini yaratan ve kendine özgü kalkınma yöntemi uygulayan Kemâlist Cumhuriyet, halkın çoğunluğunun köylü olmasından ötürü eğitime köylerden başladı. Mustafa Kemal’in de desteği ile 1937’de Köy Eğitmenleri Yasası çıktıktan sonra İzmir Kızılçullu ve Eskişehir Çifteler’de köy öğretmen okulları açıldı. Amaç “öze dönüş” ve kalkınmayı topraktan (tarımdan) ve hayvancılıktan başlatmaktı.

Yüzyıllarca -en iyi anladıkları- tarım ve hayvancılıkla uğraşan Türkler, geçimini de böyle sağlıyordu. Toprak ağalarının baskısıyla fazla toprak sahibi olunamasa da; evinin önündeki tarlada yetişen mahsulle tenceresini kaynatan, kümesinde yetiştirdiği tavukların yumurtasından faydalanan, ahırındaki hayvanların etinden, sütünden beslenen, bahçede yetiştirdiği meyvelerden koparıp yiyen bir halk düşünün. Tabiî bunlara sahip olmak da o kadar kolay değildi. Yaz/kış saatlerce tarlada ırgatlık yapıp, hayvanları yaylatmak hiç de hafife alınacak işler değil. Fakat bunların karşılığında insanın karnını doyurabileceğini bilmesi de önemli bir olgudur.

Sanayinin ülkede yavaş yavaş gelişmesiyle birlikte, tarım ve hayvancılıktan uzaklaştık. 1940’lardan günümüze doğru geldikçe, Türkiye’nin tarım arazilerinin büyük bir bölümünü imara açtığını ve çiftçilikten, tarımcılıktan ümidi kestiğini görüyoruz. Şu sıralarda yurt genelinde 213 bin 188 kilometrekare tarım alanı bulunuyor. Bu da demek oluyor ki; 783 bin 562 kilometrekarelik yüzölçümü olan Türkiye’nin sadece %27’lik bir bölümü tarım alanı. Bu korkunç bir rakam. Yapılan araştırmalara göre; son 10 yıllık dönemde 30 bin kilometrekare tarım arazisi -ki bu rakam Belçika’nın toplam yüzölçümüne eşdeğerdir- kullanılmaz olmuştur.

6360 sayılı Bütünşehir Kanunu gereğince 30 Mart 2014’ten sonra 16 bini aşkın köy, mahalleye dönüştürüldü. Bu yerlerde köy tüzel kişiliğine ait tüm varlıklar belediyelere devredildi. Tarım arazileri, meralar ve yaylaklar imara açıldı. Böylelikle; tarımsal üretimden zaten kazanç sağlayamayan çiftçilerin ellerindeki araziyi satıp, üretimden çekilmelerine sebep olundu.

11 Eylül 2014 tarihinde yayınlanan 6552 sayılı Kanunda, 4342 sayılı Mera Kanunu’nun 14. maddesinin birinci fıkrasına bir bent eklenmiştir. Buna göre “Bakanlar Kurulunca kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı olarak ilan edilen” yerlerin tahsis amacı değiştirilebilecek (mera amacı dışında kullanılabilecek), kentsel dönüşüm adı altında betonlaşacak, kentleşecektir. Hayvancılığını geliştirmek isteyen bir ülkenin, meralarını ıslah edip ot kalitelerini yükseltmesi gerekirken, meralarını kentsel ranta açması kabul edilemez.

Yüzyıllardır yoksul yaşayan fakat karnını bir şekilde doyurabilen, sofrasına mevsimine göre her sebze-meyve girebilen, isteğe bağlı ahırındaki ya da kümesindeki hayvanların etinden, sütünden, yumurtasından, derisinden, gübresinden faydalanan yoksul bir halkın yerini; evine sebze-meyve girmeyen, kasaptan et alamayan, çocuğuna süt içiremeyen yoksul bir halk aldı.

O halde çare basit. En iyi bildiğimiz işe; tarıma, hayvancılığa daha fazla yönelmeli, köylüyü ve çiftçiyi daha fazla teşvik etmeli ve bu bereketli toprakları yeniden en önemli kalkınma aracı olarak görmeliyiz.

Yazıma Aşık Veysel’in o güzel dizeleriyle son vermek istiyorum…

Koyun verdi, kuzu verdi, süt verdi.
Yemek verdi, ekmek verdi, et verdi.
Kazma ile döğmeyince kıt verdi.
Benim sâdık yârim, kara topraktır.
Karnın yardım kazmayınan, belinen.
Yüzün yırttım tırnağınan, elinen.
Yine beni karşıladı gülünen.
Benim sâdık yârim, kara topraktır.
İşkence yaptıkça bana gülerdi.
Bunda yalan yoktur herkes de gördü.
Bir çekirdek verdim, dört bostan verdi.
Benim sadık yârim, kara topraktır.
Her kim ki olursa bu sırra mazhar.
Dünyaya bırakır ölmez bir eser.
Gün gelir Veysel’i bağrına basar.
Benim sâdık yârim, kara topraktır.

Mehmet Anıl PARLAK

13 Mayıs 2015

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.