“Kurumsal değişiklikleri yapan siyasi seçkinler her şeyden önce kendi menfaatlerini kollarlar ve bu seçkinlerin kolladıkları en önemli menfaat de siyasi kariyerlerinin geliştirilmesidir. Siyasi kurumlar kariyer menfaatlerini tatmin etmekte yetersiz kaldıklarında kurumsal değişim gerçekleşir.”

Barbara Geddes

 

Malumunuz 1980’lerden sonra ara ara ama yoğun bir şekilde gündeme gelen başkanlık sistemi tartışmaları, Kasım 2012’de Tayyip Erdoğan’ın isteği ile hazırlanan anayasa değişikliği taslağının(1) Meclis Komisyonu’na sunulmasıyla daha da alevlendi. 7 Haziran 2015 seçimleri sonucuna göre şekillenecek olan hükümet sistemimiz hakkında olumlu-olumsuz nice görüş mevcut. Benim bu yazıdaki görüşlerimin çerçevesini oluşturacak olan konu ise; hükümet sistemlerinin olumlu-olumsuz yanları değil, Geddes’in de ifade ettiği gibi “siyasi seçkinler”in menfaatlerine göre şekillenecek olan kurumsal değişimin –bu yazıdaki kurumsal değişim hükümet sistemi – tamamen olumsuz yanları olacaktır, menfaate dayalı radikal bir değişimin olumlu görülebilecek yanı olmadığı için… Parlamenter sistem mi iyi yoksa başkanlık ya da yarı-başkanlık mı sakıncalı, bu siyasal sistemlerin avantaj ve dezavantajları neler gibi konular üzerinde biz tartışmalarımızı yürütürken, AKPTayyip modeli önerisini önümüze getirerek aslında bu tartışmaların da yersiz olduğunu alay edercesine bize göstermiştir. Değişiklik taslağını okumadan, okuyup da görmek istemeden,sadece başkanlık sistemi deyince ilk akla gelen ülke olan ABD’yi baz alarak sanki taslaktaki modelin ABD tipi yani klasik başkanlık sistemiyle alakası varmış gibi  -alaka olsa da her ülkenin kendine özgü koşulları dikkate alınmadan yeni bir sistemin uygulanmasının sakıncalarının bu kişilerce göz ardı edilmesi muhtemel- destek naraları atmak iyi bir niyet göstergesi olmasa gerek. İşte ben de tam olarak bu yazıda; hükümet sistemi değişim isteminin somut göstergesi olan anayasa değişiklik taslağını zihniyet, niyet ve menfaat üçgeninde değerlendireceğim.

  1876 yılıyla Türkiye’nin parlamenter sistem tecrübesinin başladığı kabul edilir. Kanuni Esasi ile başlayan ve günümüze ulaşan süreçte Türk Anayasa koyucuları parlamenter sistemi hükümet rejimi olarak tercih etmişlerdir. Belli dönemlerde yaşanan hükümet krizleri, alternatif hükümet sistemleri üzerinde tartışmaları gündeme getirmiş ve siyaset adamlarının bu tartışmaları fırsat bilerek kendileri için uygun gördükleri siyasal rejim uygulamaları önermeleri 1980’lerden sonra Cumhurbaşkanı Özal ile başlamıştır.(2) Demirel ile devam eden başkanlık sistemi önerileri nihayetinde Tayyip Erdoğan’ın kişisel arzularının kâğıda dökülmesiyle de resmiyete bürünmüştür. Açıkçası ben AKP önerisiyle hazırlanan taslağı okumadan önce, önerilen sistemin ABD tipi saf başkanlık sistemi olduğunu düşünüyor ve buna göre eleştirilerimi yapıyordum. Ta ki taslağı okuyup Latin Amerika’daki başkancı sistemi göz önüne almam gerektiğini anlayana kadar… Tıpkı taslağın mimarlarından olan Burhan Kuzu’nun bu önerilen modelin bazı Latin Amerika ülkelerinde(Brezilya, Arjantin, Meksika, Peru, Paraguay, Honduras, El Salvador, Guatemala gibi ülkeler) uygulanan modele daha yakın olduğunu kabul ettiği bir söyleşisine(3) denk geldiğimde taşlar yerine oturana kadar…

Peki, ne var bu önerilen taslakta, yıl 1993’te Refah Partisi’nde İstanbul il başkanıyken başkanlık sistemini “özenti ve Amerikan emperyalizminin tavsiyesi” olarak niteleyen(4) Tayyip Erdoğan ne oldu da fikrini değiştirdi, zihniyet belli de niyet ve menfaatler neler, Latin Amerika ülkelerindeki başkancı sistemle nasıl bir benzerliği var, ABD’deki başkanlık sistemiyle nasıl bir ilgisi yok?

Bir ülkenin hükümet sistemi tespit edilirken temel kuvvetler arasındaki ilişkiler baz alınır. Ancak bütün demokratik hukuk devletlerinde yargı kuvvetinin bağımsız, ayrı bir kuvvet olması gerektiği kabul edildiği için hükümet sistemlerinin tespitinde yargı kuvveti dışında kalan iki temel kuvvet, yani yasama ve yürütme kuvvetleri arasındaki ilişkiler belirleyici olmaktadır.(5) Yasama ve yürütme kuvveti tek bir organda birleşmiş ise kuvvetler birliğinden, bu iki kuvvet ayrı ayrı organlara verilmişse de kuvvetler ayrılığından bahsetmiş oluruz. Yasama ve yürütme kuvvetinin yasama organında birleşmesi halinde meclis hükümetinden, yürütme organında birleşmesi halinde de mutlak monarşi ya da diktatörlük gibi anti-demokratik rejimlerden bahsederiz. Taslağın içeriğine girdiğimizde de göreceğiniz üzere, özellikle yürütme organında toplanmış iki kuvvetin olduğu bir sistemde hangi rejimin öngörüldüğüne dair yukarıda verdiğim genel bilgi aslında tezimizin dayanak noktasını oluşturacaktır.

Kuvvetler ayrılığına dayalı sistemlerde, yasama ve yürütme arasındaki ilişkinin yoğunluğuna göre temelde iki çeşit hükümet sistemi karşımıza çıkar. Kuvvetler sert bir şekilde birbirinden ayrılmış, iki kuvvet arasındaki ilişki son derece sınırlı ise başkanlık hükümeti sistemi; kuvvetler yumuşak şekilde birbirinden ayrılmış, iki kuvvet arasındaki ilişkiler yoğun ise parlamenter hükümet sistemi söz konusu olur. Bir de bu iki hükümet sisteminin bazı özelliklerini bünyesinde toplayan, karma sistem diyebileceğimiz üçüncü bir sistem vardır, o da yarı-başkanlık hükümet sistemidir. Bu üç sistemin de genel özellikleri itibariyle tamamen uygulandığı ve bu sistemlerle bütünleşen ülkeler mevcuttur. Bu ülkeler sırasıyla: ABD, İngiltere ve Fransa’dır.

Esas konumuza geçmeden önce özellikle mevcut hükümet sistemimiz olan parlamenter sistem ile –her ne kadar 2007 anayasa değişikliklerinden itibaren hükümet sistemimizin yarı-başkanlık sistemine kaydırılması söz konusu olsa da- arzu edilen başkanlık sistemi –her ne kadar başkanlık sisteminin işine gelen tarafları örnek alınsa da- hakkında kısa bir bilgi vermek istiyorum.

Parlamenter sistemde “iki başlı” bir yürütme organı vardır. Bir yanda “devlet başkanı(cumhurbaşkanı), diğer yanda ise “hükümet(bakanlar kurulu)” bulunur. Başkanlık sisteminde ise yürütme “tek başlı”dır. Yürütmenin tek sahibi “başkan”dır; hem hükümet hem de devlet başkanı statüsündedir. Başkan ve yasama organı doğrudan halk tarafından belli bir süre için seçilir -bu sistemde başkanın tekrar veya iki defadan fazla seçilememesi gibi yasaklar mevcuttur- ve bu süre dolmadan görevden alınamazken, parlamenter sistemde hükümet halk tarafından seçilmiş parlamento içinden çıkar ve belli bir süre için seçilmiş olmalarına rağmen bu süre içerisinde görevden alınabilmeleri çeşitli mekanizmalarla mümkün kılınmıştır. Bu da demek oluyor ki; parlamenter sistemde yürütmenin bir başı yani cumhurbaşkanı parlamentoya karşı “sorumsuz” iken, diğer başı olan hükümet parlamentoya karşı “sorumlu”dur. Hükümet parlamentonun güvenine dayanır. İsterse güvenoyu vermeyerek hükümeti düşürebilir. Buna karşılık hükümet de parlamentoyu feshedebilir. Yukarıda bahsettiğim birbirlerinin hukuksal varlığına son vermesini sağlayan çeşitli mekanizmalar işte bunlardır. Başkanlık sisteminde ise yürütmenin tek sahibi olan başkan, yasama organına karşı “sorumsuz”dur; yasama organı, başkanı güvensizlik oyuyla görevinden alamaz. Buna karşılık, yasama organı da başkan tarafından feshedilemez. Parlamenter sistemde cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmediği için “çift meşruluk” iddiası ve bu yönde gelişebilecek krizler mevcut değildir. Ayrıca cumhurbaşkanının anayasal yetkileri tamamen semboliktir. Kemal Gözler’e göre; devlet başkanı tamamıyla sembolik rolüyle yetinmezse, parlamenter sistemde yetki ve sorumluluk karmaşası ortaya çıkar; hükümet etkinliğini yitirebilir.(6) Oysa yürütme organı tek kişiden oluştuğu başkanlık sisteminde böyle bir sorun haliyle ortaya çıkmaz. Yani bir ülke parlamenter sistemi benimsemişse eğer, o ülkede esas olarak başbakanın adı ön plana çıkar; tıpkı Almanya denilince aklımıza Merkel gelmesi gibi. Cumhurbaşkanları tarafsız ve genellikle partiler üstü konumdadır. Böyle bir cumhurbaşkanının siyasal mücadeleyi ılımlaştırıcı bir rolü olur. Saf başkanlık sisteminin benimsendiği ABD’de ise güçlü bir başkan yanında, başkanı çeşitli denge-fren mekanizmaları yoluyla kontrol altında tutan ve denetleyen güçlü bir yasama organı vardır.

Genel hatlarıyla tanımladığımızve özellikle esas konumuza geçtiğimizde kullanacağımız bu temel iki hükümet sisteminin yukarıda değindiğimiz olmazsa olmaz özelliklerden bazıları, ülke yönetimine ve demokrasisine olumlu manada katkı sağladığı gibi olumsuz birçok durum da yaratabilmektedir. Unutulmaması gereken şudur ki; tüm hükümet sistemleri, her ülkenin kendisine özgü olan siyasal ve sosyal koşulları (devlet yapısı, parti sistemi, siyasal kültür ve birikim, sosyal bölünmüşlük vb.), tarihsel deneyimleri, ülke gereklilikleri ve en önemlisi demokrasi kültürünün gelişmişliği göz önünde bulundurularak değerlendirilmeli; sistem arayışları belli kişi ya da kişiliğe biçilen bir rol özlemine indirgenmeden, bahsettiğimiz koşullar çerçevesinde objektif ve bilimsel olarak ele alınmalıdır.

Tüm bu veriler ışığında, AKP’nin anayasa değişikliği taslağının zihniyet, niyet, menfaat üçgeninde değerlendirilmesi “Kişisel İktidar Projesi: ‘Tayyip İşi’ Başkanlık Sistemi-2” başlıklı devam yazımda yapılmıştır.

Simge KALYAN

05.06.2015

 

Kaynakça:

(1)AKP Başkanlık Sistemi Önerisi Taslağı,

http://s3.amazonaws.com/academia.edu.documents/31503837/AKP_oneri.doc?AWSAccessKeyId=AKIAJ56TQJRTWSMTNPEA&Expires=1432937198&Signature=EPnWlbpQedxbeSxzuO9dgncY%2BS4%3D

(2) 1977 yılında MHP seçim beyannamesinde “kuvvetli icra” başlığı altında başkanlık sistemine göz kırpan bir düzenleme öngörülmüştür. Bu bilgi ile aslında açıkça başkanlık sistemi söylemi dile getirilmemiş olsa da içerik olarak bu sistemi öngördüğü için, alternatif hükümet sistemi tartışmalarını 1980 öncesine götürebiliriz. TBMM Arşivi 85-3130/1977,Aktaran: Ogün Ozansoy

https://www.tbmm.gov.tr/eyayin/GAZETELER/WEB/KUTUPHANEDE%20BULUNAN%20DIJITAL%20KAYNAKLAR/KITAPLAR/SIYASI%20PARTI%20YAYINLARI/1979040055%20MHP%20SECIM%20BILDIRGESI%201977/197904005%20MHP%20SECIM%20BILDIRGESI%201977.pdf

(3) “Ama Obama gece gündüz Parlamento’ya yalvarıyor”,  Ebru Toktar Çekiç ile söyleşi,  Akşam,  29 Kasım 2012

(4) http://www.yenicaggazetesi.com.tr/recep-tayyip-erdogana-karsi-109253h.htm

(5) Erdoğan Teziç,  Anayasa Hukuku,  (İstanbul: Beta Yayınevi,  2001),  s.394

(6) http://www.anayasa.gen.tr/istikrar.htm

Paylaş
Önceki İçerikCan Dündar “Cumhuriyet”inde Anlamak Olan Biteni (4)
Sonraki İçerikKişisel İktidar Projesi: “Tayyip İşi” Başkanlık Sistemi (2)
Simge Kalyan. 1989, Lüleburgaz doğumlu. Lisans öğrenimini 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Aynı yıl, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı/Yüksek Lisans öğrenimine başladı ve halen devam etmektedir. Hukuk Bilimleri Anabilim Dalı'nda "Türk Anayasa Hukukunda Anayasa Yapım ve Değişikliği Sürecinde Referandum" konu başlıklı tez çalışmasını yürütmektedir.

2 YORUM

Bir Cevap Yazın