“Bir Deniz Subayı Düşünün: Henüz iki yıllık bir deniz teğmeni iken koskoca muhribin manevrası kendisine emanet edilen; bir kurmay subay olarak hazırladığı deniz harekâtına yönelik analiz ve değerlendirmelerle herkese şapka çıkarttıran; görev yaptığı Akdeniz NATO Daimi Deniz Görev Grubu’nda komutan olan Amerikalı, İspanyol ve Yunan Amirallerin onayına sunulan her harekât emrinde, mutlaka imzası aranan; 1999 Marmara Depreminden sonra İzmit TÜPRAŞ Rafinerisi’nde yangın büyürken, Gölcük Tersanesi’nde yüzer havuzda bulunan, İkinci Komutanı olduğu Gemlik Firkateyni’ni çok zor şartlar altında emir beklemeden denize indiren, büyük çabalarla yakıt bulan, neticede pervanesini döndürüp kısa sürede Marmara Denizi’ne çıkarabilen; gemi komutanı olarak ölümüne sevilen ve sayılan; Malezya’daki deniz ataşeliği sırasında Türk Savunma Sanayine ihracat fırsatları yaratabilen. Bir Amiral düşünün:Mustafa Kemal’in sarsılmaz bir denizci komutanı olan; Deniz Kuvvetleri’nin en önemli tatbikat ve harekâtlarına imza atan; Doğu Akdeniz’de hak ve çıkarlarımızı gasp edenleri durduran; Hint Okyanusu’na ilk defa inen Cumhuriyet Donanmasının harekâtını planlayan; Akdeniz’de Cebelitarık’tan Kıbrıs’a kadar, üç ay boyunca, çok sayıda savaş gemisi ile Türk deniz varlığının sergilendiği Türk Deniz Görev Grubunun (TDGG) her hareketini planlayan; Deniz Kuvvetlerinin gelecek 50 yılını tasarlayacak vizyona sahip; ilke ve prensiplerinden asla taviz vermeyen, diplomat, savaşçı, centilmen ve aydın bir Amiral.’’

***

Kafasını yastığa koyar koymaz uyuyabilenlerden değilim.
Uyuduğum vakit de deliksiz uyuyamam, ara ara uyandığımda da telefonu yoklarım göz ucuyla, çoğu zaman da idrak edemeden geri yatmaya çalışırım.

Yine öyle bir sabah,ekranda okudum.
Bu tarz haberleri aldığımda önce şoka girerim, hiçbir tepki veremem. Üzerinden biraz zaman geçince “balyoz” gibi iner ruhuma gerçek.

Hiçbir şey yokmuş gibi yattığım yerden,
her şeyimi kaybetmiş gibi uyandım idrak edince.

Gözyaşıyla dolu bir balon gibi hissediyorum kendimi.

Masanın üzerinde komutanın imzaladığı kitabı.

İlk basımdaki imla hataları ile ilgili düzeltme yaptığı kitabı.

Kitap başlı başına ondan işaret,

üzerinde daha da ondan işaret.

Bakışıyoruz.

Elime alıyorum, uzun süre açamıyorum.

Sonra cesaret ediyorum. İnsan bir şeyleri kaybettiğinde onla alakalı ve ondan olan her şeye daha kutsal manalar yüklüyor. Belki de bazı değerlerin ne kadar kutsal olduğunu kaybedince anlıyor.

Nereden başlayacağımı, ne yazacağımı, ne demem gerektiğini, ne dememem gerektiğini bilmiyorum.

Her şey parça parça, paramparça önümde.

Duygularım da keza öyle.

Yazıya başlamak için bile cesaretimi toplamak uzun sürdü.

Şimdiden kusura bakmayın, derli toplu ve belli bir kompozisyonu olan bir yazı garantisi veremiyorum.

(İnsan böyle zamanlarda şuursuzca Neşet Ertaş dinlemek istiyor, ne yapıp edip, dinliyor.)

Ergenekon kumpasındaki amacı anlayınca, Balyoz‘u ayıkmak zor olmadı. Elimden geldiğince yazmaya çalışırken, bir ağabeyim vasıtasıyla “Çakmak” ailesi ile tanıştım.

Cem Çakmak ile ilgili AİHM’e uzun tutukluluk sürelerine yönelik itiraz için başvuru yapılmıştı. Adalet Bakanlığı, resmi sitesinden başvurunun reddedildiğini açıklamıştı ama oysa gerçekte başvuru kabul edilmiş, hükümetten savunma istenmiş, hükümet de savunma için ek süre istemiş, sonrasında da ek süre zarfında, iddianamenin içindeki tezleri savunma diye yollamıştı AİHM’e. Bu durum bilinmiyordu ve bu konuda benden haber-yazı yapmam istenmişti. Bu durumla ilgili AİHM belgeleri varsa seve seve yazacağımı söylemiştim.

Bu vesileyle önce Deniz Çakmak, Sonra da Filiz Çakmak ile tanışmıştım.

Bilemiyorum, insanların bu kadar kendi derdine düştüğü yerde,
kaç kişi bu kadar etrafı için çabalar,
bu kadar tertemiz insanlar tanır.
Kumpas davalarının tutsaklarının dediği gibi ikisi de “melek”ti.

Davada hedef olan ailelerin beni içlerine kabul etmesiyle, artık daha da farklı hissediyordum bir şeyleri. Soyut manada Kemalist devrime olan saldırıda “yangın yerinden yana”konumlanmıştım. Şimdi de somut bir karşılık buluyordu içimde saldırı.

Boğazımdaki yumruk, cümlelerimde, sayfamda.

Sonrasında şiir kitabı çıktı Cem Amiral’in.
Bana ve aileme yolladı.
Bir insanın her ahval ve şerait içinde dahi naifliğini nasıl koruduğuna şahit oluyordum.
Şu sözleri ömrüm boyunca onur madalyası olarak gönlümde taşıyacağım:

“Sevgili Çağdaş,
Bu süreç, birbirimizi hiç görmesek de, Mustafa beyin dediği gibi bizleri kardeş yaptı. İlginçtir sizi hiç tanımasam da, size yazarken çok yakın bir dostuma hitap ediyor gibi hissediyorum. Zifiri karanlık bir süreçten geçiyoruz. Ve maalesef çok az kişi aydınlığı unutmadı. Ne mutlu bizlere ki o değerli azınlık içinde yer alabildik…

Bu karanlık dönemin bende oluşturduğu duygusallık bu kitabın mısralarına yansıdı. Umarım beğenirsiniz.


Aydınlık ve özgür bir Türkiye’de buluşmak umuduyla…

Cem
01.02.2014
Yedikule”

***

Hatıralar zihnimde birbirinden bağımsız uçuşuyor, ikna ettiğimi yakalayıp aktarmaya çalışıyorum.
Dava sürecinde Filiz Çakmak tutsakların meleği olmakla kalmamış, Adana’daki bizleri bile İstanbul’dan kanatları altına almıştı. Bir telefon konuşması sırasında ayçöreği muhabbeti geçti diye hemen ertesinde acil kargoyla bize bir kutu ayçöreği yolladığını, tutsaklara özel yapılan şapkadan bizlere de yollattığını biliriz. Hakkı asla ödenmez.

Enerjisiyle bizlere dost ve “arkadaş” olmuştu Filiz. O dönem Cem Çakmak ile ilgili tahliller yapılması gerekiyordu. Filiz’e ilk anda ulaşamadım. Ama kötü bir durum olduğunu hissediyordum. Beni aradı. Ve o haberi verdi.

Bir insanın bir gerçeği kabul etmesi kolay değildir. Yüzleşmesi de. Sonrasında bunu kabullenmesi ve başkasına aktarabilmesi ise, her bünyenin altından kalkabileceği bir hadise değildir.

Filiz’in “Çağdaş Cem ölüyor, O’nu kaybediyoruz” cümlesini ve sesindeki gözyaşını asla unutmadım. O dönemin Başbakanı’nın bir isteğini karşılıyorduk artık. Bizim de kinimiz dinimizdi.
Cem Çakmak’ın sırf laf söyletmemek adına hastanede tedaviye ne kadar direndiğini çok iyi biliyorum. Bugün “demokrasi havariliği”ne soyunan soysuz köpeklerin o gün faksla verilebilecek bir belgenin kurye ile verilmesini şart koşup o insanların hayatından “ne çalarsam kardır” zihniyetinde olduklarını da asla unutmadım, unutmayacağım.

O dönem, bu “kara” haberi öğrenen ilk kişilerden biriydim. Fakat kimseye söylemeyecektik ilk etapta. Tüm aileler hiç hak etmedikleri çok ağır bedeller ödüyordu; maddi, manevi.

En fazla 2-3 ay yaşar denilen Cem Amiral, 16 aydan fazla direndi.

Sonrasında Ankara’da yüzyüze tanıma fırsatı bulmuştum O’nu..

Cem ağabeyimizi Üçüncü Yol ekibi olarak Ankara’da ziyaret etmiştik. Sevgi abla bizlere, Cem Amiral’in normalde en fazla 1 saat konuşabileceğini, sonrasında çok fazla öksürüğü olduğunu” söylemişti. Fakat Amiral, bizlerle saatlerce en ufak bir sorun yaşamadan konuşmuştu. Bu enerjinin sebebini “Gençlik aşısı” olarak nitelemişti Amiral..

Emperyalizme tepki olarak doğmuş gibiydi. Amerikan emperyalizmine olan öfkesinin gençliğinden geldiğini söylerken sesinde gurur vardı. Ordunun geldiği nokta ile ilgili çok çarpıcı tespitleri vardı, iyileşince bunları yazacaktı. Yardımcı olacaktık biz bu konuda. Özellikle yürüyerek bir şeyleri anlatmayı ve yazdırmayı seviyordu. Anlaşmıştık.

En son 2 ay önce gördük O’nu..

Murat Özenalp albayımızın ölüm yıldönümüydü. Ali Türkşen ve ailesiyle birlikte anma-mevlüt sonrasında GATA’ya ziyarete gitmiştik.

Enfeksiyon kapma riskinden ötürü, sadece odasının kapısından bakabiliyor, oradan konuşabiliyorduk. O’na mücadelenin devam edeceğini, kitabı yazacağımızı söylediğimde gözlerinin içi parlamıştı. Sonrasında bir isteğiniz var mı demiştim, o da bana “Elbet mücadele edeceğiz, ama kuruma zarar vermeden. Kurum bizim, TSK biziz” demişti.

Bir kez daha şaşırtmıştı bizi. Kendi askerlerini kendi elleriyle düşmana teslim eden TSK idi. Ve Cem Çakmak en ağır bedel ödeyen kişilerden birisi olmasına rağmen ve bulunduğu duruma rağmen TSK’yı koruyordu.

Artık bu da vasiyettir bizim için.

***

Bazı kişileri gittiğinde özlersiniz.
Fakat bazı kişiler giderken sizden eksilir, ülkeden eksilir, insanlıktan eksilir.

Yetim kalır bir yanınız,
çok yanınız.

Yaklaşık 500 yıl önce Akdeniz’i “Türk gölü” yapan Donanma için Barbaros Hayrettin Paşa ne ise, Karadeniz’i “Türk Gölü” yapan Donanma içinse Cem Aziz Çakmak O’dur.

Ödediği, ödettirilen bedel, bunun tescilinden başka bir şey değildir.

Gariptir, vefat haberini öğrendiğimde aklıma Falih Rıfkı Atay‘ın Zeytindağı romanındaki “Allahaısmarladık” başlıklı bölüm geldi aklımda. Atay, Türk askerinin Arap yarımdasında ödediği ağır bedeli ve yıkımı anlatıyordu. Sonra tren garında “Ahmet”ini soran anneye yanıt veriyordu:

“Hangi Ahmet’i? Yüz bin Ahmet’in hangisini?
Yırtık basmasının altından kolunu çıkararak, trenin gideceği yolun, İstanbul yolunun aksini gösteriyor:

-Bu tarafa gitmişti, diyor.


O tarafa? Aden’e mi, Medine’ye mi, Kanal’a mı, Sarıkamış’a mı Bağdad’a mı?

Ahmet’ini buz mu, kum mu, su mu, skorpit yarası mı, tifüs biti mi yedi? Eğer hepsinden kurtulmuşsa, Ahmet’ini görsen ona da soracaksın:

-Ahmet’imi gördün mü?


Hayır.. Hiçbirimiz Ahmet’ini görmedik. Fakat Ahmet’in herşeyi gördü. Allah’ın Muhammed’e bile anlatamadığı cehennemi gördü.


Şimdi Anadolu’ya, batı’dan, doğu’dan, sağdan, soldan bütün rüzgarlar bozgun haykırışarak esiyor. Anadolu demiryoluna, şoseye, han ve çeşme başlarına inip çömelmiş oğlunu arıyor.


Vagonlar, arabalar, kamyonlar, hepsi, ondan, Anadolu’dan utanır gibi, hepsi İstanbul’a doğru, perdelerini kapamış, gizli ve çabuk geçiyor.


Anadolu Ahmet’ini soruyor. Ahmet, o daha dün bir kurşun istifinden daha ucuzlaşan Ahmet, şimdi onun pahasını, kanadını kısmış, tırnaklarını büzmüş, bize dimdik bakan ana kartalın gözlerinde okuyoruz.


Ahmet’i ne için harcadığımızı bir söyliyebilsek, onunla ne kazandığımzı bir anaya anlatabilsek, onu övündürecek bir haber verebilsek…

Fakat biz Ahmed’i kumarda kaybettik..”

***

Türkiye Cumhuriyeti, TSK, geçmişte Ahmetlerini, Mehmetlerini kaybettiği gibi kaybediyor Muratlarını, Cemlerini..

Ülke yönetimine talip olmak isteyen güçlerin kumarında..

***

Sayfalarca yazsam da eksik kalacak bir şeyler. Tıpkı ne kadar güzel günler geçirsek de Cem Çakmak’ın yokluğunda eksik kalacağımız gibi.

Acımız çok taze ve hep de taze kalacak.

Tıpkı öfkemiz gibi.

“Hainlik ve ihanetin odağı olan, dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum. Bu salondaki koltuklara oturacaksınız ve vatana ihanet ile yargılanacaksınız. Bundan kaçışınız asla mümkün değildir” sözleri şimdi bizim için vasiyettir.
Rehberdir,
yol göstericidir.

Emperyalizm ve uzantıları, eğer çok güveniyorsa kendilerine, şimdiden koymasınlar ellerinden gelenleri ardlarına,
çünkü bizler baş koyduk bu yola,
en nadide parçalarımızı defnetsek de toprağa,
aksa da vücudumuzdan oluk oluk kan,
gözlerimizden pınarlar misali yaş,
sararız yaramızı
sileriz gözümüzdeki yaşı,
acımızı öfkemize katık eder,
“sıkılmış bir yumruk” gibi yeniden gireriz kavgaya.
Şimdi durdurabiliyorsa durdursunlar,
yoksa biz yarın,
atalarımızın Hektor’un, Troyalıların öcünü aldığı gibi Mustafa Kemal’in öcünü alacağız!

Çağdaş BAYRAKTAR
3 Temmuz 2015

Paylaş
Önceki İçerikCem Aziz Çakmak Ölümsüzdür
Sonraki İçerikİnsanlık Savaşında Taraf Olmak

Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü’nin her kademesinde görev aldı.

Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte “Kemalizm”in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T’ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi
Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı.

2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte “Vardiya Bizde Adana”nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu.

Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı.

Milli Mücadele döneminde kurulan ve “Kemalizmin İleri Karakolu” unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana’daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti.

Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu’nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı.

Genç Yeni Adana’daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol’u kurdu.

Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı’nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta.

Milli İrade Birliği’nin “Milli İrade Nedir?” ve Mustafa Mutlu’nun “Dön Kardeşim” kitaplarında yazıları yayınlandı.

Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın