Bugün Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde Ayn el-Arap’a geçmek için toplanan Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) üyesi 300 gence saldırı düzenlendi, son haberlere göre 30 kişi yaşamını yitirdi ve en az 76 yaralı var. Saldırıdan birkaç saat sonra ise, Adıyaman’da PKK terör örgütü ile askerler arasında çıkan çatışmada 1 jandarma başçavuş şehit oldu, 2 asker yaralı.

Türkiye, güvenlik sorununu iliklerine kadar hissedeceği bir döneme giriyor hızla. Yaklaşık 10 yıldır devam eden ve toplumun psikolojik olarak ‘sürekli güvensizlik’ durumuna alıştırıldığı bu süreçte, aslında ‘olağanüstü’ olanlar ‘olağan’ karşılanıyor. Sınırda olup bitenler, ülke içindeki bombalı saldırılar, katliamlar ve bunun gibi ülkeyi derinden sarsacak olaylara verilen ne yazık ki sınırlı sayıda olan tepkiler ise mevcut olan düzenin (!) bozulması tehdidi olarak sayılıyor. Tüm bunlar Türk toplumunun artık her felakete psikolojik olarak hazır olduğunun bir göstergesi.

‘Ülke güvenliği’ denilen kavrama çok yönlü yaklaşmak, Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu durumu net bir şekilde ortaya koymaya yardımcı olacaktır.

Türkiye’de güvenlik algısına son dönemdeki en ciddi tehdit, Ergenekon-Balyoz kumpaslarıyla Türkiye güvenliğinin bel kemiği olan Türk Silahlı Kuvvetleri’ni bitirme operasyonlarıyla başladı. İftiraya uğrayan vatansever subayların ordudan alınması, ordunun pasifleştirilme ve halkın sindirilme süreci ile 7-8 yıl içerisinde Türkiye güvenliğine onarılmaz bir zarar verildi. AB uyum süreci ‘bahanesi’ni de arkalarına alan yöneticiler, toplumu sürekli ‘darbe ihtimali’ korkusuyla etkisi altına aldı, bu sırada da ‘demokratikleşme ve barış’ (!) süreçlerine hız verildi. İstihbarat organları ve MGK işlevsiz hale getirilerek güvenlik zaafiyeti doruk noktasına ulaştı, tüm bunlara hukuki zemin hazırlama çabasında olanlar hukuku da siyasallaştırarak ülkenin aynı zamanda anayasal güvenliğini tehlikeye attı. Etnik ayrışmalar, dini-mezhepsel bölünmeler hız kazandı; ‘birlikte yaşama’ amacında olan toplum ‘siz-biz’ ayrımıyla kutuplaştırıldı.

Böyle bir psikolojik kaos ortamında yapılan seçimler ve çıkarılan yasalar ile zemin meşrulaştırıldı, halkın önüne ‘yeni Türkiye’ cehennemi olarak getirildi. Tüm bunlarla birlikte yetkililer, bu içeriden çöküş operasyonunda en çok da medyanın ‘yumuşak güç’ özelliğini kullanarak ‘algı yönetimi’ ile toplumu kontrol altında tutmayı amaçladı ve başardı.

Sınırların güvenliği PKK terör örgütü nedeni ile zaten tehdit altındayken, son 3 yıldır radikal İslamcı bir örgüt olan IŞİD (yeni adıyla DAEŞ) tehdidi ile de karşı karşıya Türkiye. ‘Komşularla sıfır sorun’ politikasından yola çıkarak gelinen nokta ülke içi ve sınır güvenliği açısından korkutucu boyutlara ulaşmaya başladı. Sınır komşumuz olan Suriye ile bir dönem savaşın eşiğine gelinmesinden sonra, şu an ABD’nin Esad ile anlaşmaya varmış olabileceği korkusu Türkiye dış siyasetini giderek kapana sıkıştırdı. Bu süreçte gizli görüşmeler ve pazarlıklar ile delik deşik edilen Güneydoğu sınırlarımızda artık bir başka terör örgütünün de var olması, Türkiye’nin halihazırda izlediği yanlış siyasetin daha da raydan çıkmasına, ‘terör örgütüne destek’ verme aşamasına kadar vardı. Mantıklı olarak yaklaşıldığında, ülke güvenliğini yakın vadede tehdit edebilecek bir örgüte lojistik destek sağlanmasının 2 sebebi vardır: birincisi siyasi öngörüsüzlük, ikincisi ise ülke çıkarlarını hiçe sayıp, kişisel hırsları bu çıkarların önüne koyarak ülkeyi uçurumun kıyısına getirmek, Suriye örneğinde yaşadığımız gibi. Şu an içinde bulunduğumuz durum, ‘siyasi öngörüsüzlük’ seçeneğini düşündürecek kadar iyimser bakmaya elverişli değil ne yazık ki.

Bugün, Türkiye’nin güneyinde bir Kürt koridorunun açılıp açılmayacağı konuşulurken, IŞİD-PYD danışıklı dövüşü sınırlarımız yakınlarında tüm hızıyla devam ediyor. Türkiye’nin ‘stratejik müttefik’i olan ABD’den 2 hafta önce, Irak’ın 2’ye bölünme ihtimali olduğu, Şii ve Kürtler’in ekonomi ve yönetim konusunda daha donanımlı olduklarını söyledi. Şaka gibi değil mi? Atlantik ötesinden gelen bir açıklama sınırlarımızın geleceğini tayin ediyor, güvenlik politikamızı büyük bir çıkmaza sürüklüyor; bir yandan ‘müttefik’ ABD ve ortak çıkarlarımız(!), diğer yandan ABD’nin IŞİD’e karşı PYD güçlerine verdiği destek. En büyük güvenlik açmazı burada: stratejik müttefik mi, yoksa sınırlarımızın ve vatandaşlarımızın güvenliği mi?

Bu sorunun ışığında, bugünkü Suruç saldırısı ve 30 vatandaşın hayatını kaybetmesi, ardından haberlerde yayınlanan PKK saldırısı, Türkiye’nin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmediğinin en büyük göstergesidir. Türkiye, bireysel hırslar ve kişisel çıkarlar uğruna Ortadoğu bataklığına çekilmektedir.

Suruç’ta meydana gelen bu saldırı, yıllardır temeli atılan güvenlik sorunlarımızın sonuçlarından yalnızca biridir. Türkiye, sınırlarında yaşadığı problemler nedeniyle önümüzdeki günlerde çok daha ciddi olaylarla karşı karşıya kalabilir, saldırıdan sonra büyük kentlerde verilen bomba ihbarlarıyla toplumsal bir kargaşa ortamı, genel güvensizlik algısının toplumda hakim olmasına sebep olabilir. Tüm bu tehditlerin gerçekleşmesi ihtimali düşünülmeden takip edilen politikalar, ülkeyi bile isteye ateşe atmaktır. Suruç saldırısında, toplumsal kutuplaşmanın bir getirisi olarak ortaya çıkan komplo teorileri, saldırıyı devletin, PKK’nın ya da IŞİD’in gerçekleştirmiş olabileceği yönünde. Ancak, saldırıyı kimin yaptığını düşünmeksizin, bugün karşı karşıya kaldığımız bu sorun, yıllarca aşındırılan ülke güvenliğinin doğurduğu sonuçlardır.

Uluslararası arenada ‘egemen devlet’ kavramı, kendi iç düzenini ve sınır güvenliğini sağlayan, başka devletlerin boyunduruğu altına girmeyen devlet anlamına gelir. Öncelik daimi ulusal çıkarlardır, bağımsızlığın devamının sağlanmasıdır, güvenliktir. Bu bağlamda bakacak olursak, akılcı bir hesaplama yapmak zorunda olan iktidarlar, izleyecekleri doğru ya da yanlış politikaların ucunun kendi ülkelerine dokunacağını bilmek durumundadırlar. Başka devletlerin toprak bütünlüğüne zarar verecek her hareket, bu amaçlarla terör örgütlerine verilecek her destek; başka uluslararası anlaşmazlıklarda kendi bağımsızlıklarına bir tehdit olarak geri dönecektir. Unutulmamalıdır ki devletlerarası ilişkilerde sonsuz dostluk ya da sonsuz düşmanlık yoktur, sonsuz çıkarlar vardır. Türkiye bu doğrultuda bir siyaset izlememekte ısrar ederse, toprak bütünlüğümüzün ve vatandaşlarımızın can güvenliğinin korunması mümkün olmayacaktır.

Bir Cevap Yazın