Söz konusu memleket olunca üzgünüz, mutsuzuz. Yeniğiz. Yenilen pehlivanız. Sürekli şikâyetçiyiz. Sürekli istemediği olan, istediği olmayanız. Değişik bir dönemden geçiyoruz. Kuşkusuz, bu bir dönüşüm süreci. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri süren pek çok gelenek bozuluyor. Örneğin Cumhurbaşkanlığı ve Kaçak Saray… Cumhurbaşkanlığı makamının Çankaya Köşkü değil, çok büyük paralar harcanarak yapılan “Cumhurbaşkanlığı Sarayı” olduğu açıklanıyor. Çankaya Köşkü’nün duvarındaki Cumhurbaşkanlığı forsu işçilere söktürülüyor. Mahkeme kararına aykırı bir şekilde ve Atatürk Orman Çiftliği katledilerek inşa edilen Kaçak Saray’da bir sözcü çıkıyor ve basına konuşuyor. Şablon, ABD’deki Beyaz Ev’den (White House) alıntı. Sonraki gün yandaş gazetenin manşeti “başkanlık şeması” diyor. Ve diyor ki: “Başkanlık sistemini fiilen uygulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan…” Bilindiği gibi Tayyip Erdoğan kendine özgü, farklı bir başkanlık sistemini getirmek istiyor. Hattâ “Sistem fiilen değişmiştir.” demişti.

Şöyle günden, güncel olaylardan sıyrılıp, geri çekilip, Türkiye’ye uzaktan baktığımızda son 10 yılda cumhuriyet devletinin büyük bir dönüşümden geçtiğini çok açık bir şekilde görüyoruz. Hikâyeyi hepiniz biliyorsunuz. 13 yıl önce iktidara gelen parti, zaman içinde büyüdü, güçlendi, çok güçlendi ve yalnızca yasama ve yürütme organlarını değil, yargıyı, basını, sermayeyi, TSK’yi, tüm devleti ele geçirdi. Uyguladığı iç-dış politikalar memleketi mahvetti; huzursuzluk, ayrışma, etnikçilik her yeri sardı. Devleti ele geçiren ve kendi çıkarlarına göre şekillendiren (hâlâ ve daha fazla şekillendirmeye çalışan) bu siyasî iradenin emperyalist işbirlikçisi, gerici, bölücü, faşist, halk düşmanı bir irade olduğunu bin kere gördük, biliyoruz.

Bahsettiğimiz siyasî güç, seçimler başta olmak üzere hemen her önemli dönüm noktasını büyüyerek, kazanarak, güçlenerek geçti. Gezi direnişi gibi tarihî bir olayı dahi kendi geleceği için kullanmasını bildi. Dolayısıyla dostu düşmanı herkes artık AKP’nin, daha doğrusu RTE’nin bugün için çok büyük güç sahibi bir siyasî karakter olduğunu kabûl etmiş durumda. Hâl bu iken, normal koşullarda boyun eğmeyeceğimiz, kabûl etmeyeceğimiz, alışkın bir tavırla bakıp geçmeyeceğimiz olaylar artık bizim gibi, ülkenin gittiği yönden memnun olmayanlar tarafından da kanıksanmış durumda. Elimizde bir veri var: RTE resmî-gayriresmî büyük yetki ve yönetim gücüne sahip. (Daha önemlisi, halk içinde de çok önemli bir desteği arkasına almış durumda.) Bunun bizde uyandırdığı tepki: “Bunu da yaptılar vallahi… E, yaparlar tabiî, neyi isteyip de yapamadılar ki.”

Bu yazının amacı şu soruyu sormaktır: Bu kanıksayış içinde nereye kadar yaşayıp gideceğiz? Haydi daha açık olayım, biz derken kimden bahsettiğimi de söyleyeyim. Türk milletinin, kendini en azından vatansever veya yurtsever olarak nitelendiren ve olup bitenlerden rahatsız olan bölümünden bahsediyorum. Her gün bizi bir derece daha fazla sinirlendiren, yani ülkemize zarar verdiğini düşündüğümüz bir olay daha gerçekleştirilirken biz biraz daha öfkelenip, biraz daha küfredip duracak mıyız? İktidarın yaptığı bir şeye neden büyük öfke duyarız? Çünkü o uygulamanın Türkiye’yi götüreceği bir bitiş noktası vardır. O uygulama, bu noktaya giden adımlardan bir tanesidir. Asıl ve en büyük itirazımız bu bitiş noktasıdır. Peki bu final, bitiş noktası, yolun sonu, ne derseniz, nedir bu? Türkiye topraklarında yeni bir devletin kurulmasıdır. T.C. Devletinin laik niteliğinin ve kuruluşuna ait özelliklerinin son bulup bir molla rejiminin kurulmasıdır. İktidara biat etmeyenlerin parti, dernek vs. şekillerde örgütlenmesinin resmen yasaklandığı bir tek parti rejimidir (yani iktidarın ideolojik muhalefetinin kendi plân ve tasarılarını gerçekleştirme, iktidar yapma olanak ve olasılığının resmen yasak edilmesi).

On adım sonra, yüz adım sonra, bin adım sonra ASIL tepki duyduğumuz, ASIL karşı olduğumuz bu tehlikelerin gerçek olacağını bile bile bu öfkelenme, küfretme sürecini yaşamakta ne kadar daha ısrar edeceğiz? İnsana ilişkin hiçbir şeyin tepkisizliği sınırsız değildir. Birine bel altı bir şaka yaparsınız, hoşuna gitmese de güler. Topluluk içinde aşağılarsınız, cesaretsiz bir adamsa onu da sineye çeker. Kutsalıyla dalga geçersiniz, bakarsınız yüzünü buruşturup susar. Arkadaşlarının yanında bağırarak ana avrat ağır ciddi söversiniz, o zaman onun saldırma sınırını aşmışsınızdır ve kalkar ağzınızın üzerine iki yumruk çakar. Üniversitede hocasınız. Ders arasını doldurup iki dersi birlikte yaparsınız. Sert otoriter bir öğretim üyesiyseniz en fazla üç dersi aralıksız yaparsınız. Art arda aralıksız 10 ders yapamazsınız. Sevdiğiniz bir arkadaşınızı günde 2 kere, 3 kere arayıp konuşabilirsiniz. Ama 40 kez arayamazsınız. Ortaya “garip”, “absürt”, “anormal” bir durum çıkar. İnsanlara bu anormalliği yapamazsınız. Bunlar “marjinal” örnekler, gerçek hayatta karşılaşmadığımız, kurgusal yapıtların en absürtlerinde, ancak bazı film ve romanlarda gördüğümüz derecede “aşırı” şeyler. İnsan varsa sınır vardır. Çoğu zaman bu derecelere varmadan o karşı gelme sınırı, saldırma sınırı, harekete geçme sınırı aşılır ve insan, karşıdakinin hareketini engellemeye yönelik plânını yapar, eyleme geçer.

On yıldır biraz daha, biraz daha, biraz daha geriliyoruz, sınırlarımız biraz daha zorlanıyor. On yılda iğne ucu kadar vatanseverliğiniz varsa sinirden küplere binmenize yol açacak şeyler durmadan aralıksız hayata geçti. Basın-yayında, siyasette bir kısım etnik milliyetçi vardı, sonra her yerde güçlenmeye başladılar, sonra en büyük, en şaşalı TV tartışma programlarında dört konuşmacı varsa üçü, beş konuşmacı varsa dördü PKK’lıdan farksız konuşan adamlar oldu, sonra hükûmet “açılım” dedi, haberlerde “Hükûmet, Abdullah Öcalan’dan yol haritası alacak.” dendiğini duyduk, sonra Diyarbakır’da “Ne mutlu Türküm diyene” tabelasını devletin emriyle vinçle yıktılar, sonra Kadıköy’ün göbeğinde dahi Apo posterleriyle “işgâlci tece” diye bağırıp çağırmak polis korumasında serbest hâle geldi, sonra Şırnak Valisi “Abdullah Öcalan’ı takdirle karşılıyorum” dedi, sonra başbakan pardon sadr-ı âzam Suriye’de savaşan PKK/YPG’ye meydanlardan selâm gönderdi… İnsan sormadan edemiyor, be Müslümanlar sizin sınırınız yok mudur? Cumhurbaşkanlığı makamından Atatürk’e, Dil Devrimine, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna ve kurucularına saldırılıyor. Televizyonu, gazeteleri, “NGO”ları, siyasetçileri Atatürk’e, Türklüğe, millî değer saydığımız ne varsa hepsine küfrediyor. Rant uğruna yağmalanmayan tek tük birkaç yer kaldı. Yandaşın cebi dolsun diye şuna buna satılan madenlerde, tersanelerde göçükler, ihmâl sonucu kazalar her yıl bin kişinin canını alıyor, binlerce çocuğu babasız/anasız bırakıyor. Üstüne üstlük ayakkabı kutularından milyonlar çıktı, üstü kapatıldı. Muazzam(!) dış politika memleketi terör yuvası yaptı, yalnız Reyhanlı’da yüzlerce insanın hayatına mâl oldu. Döne döne soruyor insan: O sınır aşılmadı mı? Ne zaman, daha ne olduğunda aşılacak sınır?

2013 Gezi Parkı eylemleri, bir patlama olarak nitelendirildi. Doğrudur. Patlamaydı, hedef aldığı kişi eline düşen bu bombayı bertaraf etmeyi başardı. Konuyu “Millî, Müslüman, vatansever, yerli Tayyip Erdoğan ve gayri millî, camiye içkiyle giren, yabancı ajanı vandal teröristler” gibi sahte, uydurma, hayâli bir ayrıma bağladı ve muhafazakâr, milliyetçi Anadolu halkını yanında tutmayı başardı. Üstüne halk üzerindeki baskısını katmerleştirdi. Patlama geride kaldı. İki yıl geçti. Muhalif halk kitlelerine biraz umut ve azim şırıngaladı, bu da bizim için işin kârı oldu. Şimdi koşullar aynı, hattâ daha beter. Ortada bulunan “patlama gerekliliği” yok olmuş değil. Bugün hâlâ yeni bir patlama, o “sınırın aşılması”na karşı büyük ve toplu bir tepkiye ihtiyaç duyuyoruz.

7 Haziran’da saltanatın sarsılması kimilerinde bir kurtuluş sevinci yarattı gerçi. Evet, 13 yıldır bu karşıdevrim sürecini yöneten gücün iktidardan düşüp Kaçak Saray’a yerleşen büyükbaşın da yeni iktidarın emriyle Anayasa sınırlarına çekilmeye zorlanması ihtimâli doğmuştu. Fakat aynı süreç, varlığımıza düşman olan teröristlerin siyasî uzantısını güçlendirdi. Daha etkili bir aktör hâline getirdi. Ayrıca olası bir iktidar değişikliğinde, 5 yıldır özenle tasarlanan (dizayn edilen) Y-CHP’nin emperyalistlerle bu ilişkileriyle, Fetullah’la bu ilişkileriyle, “Emekliye iki maaş ikramiye! Kul hakkı yemek günahtır!” lâflarının altında örtülü neo-liberal ekonomi anlayışıyla, Kürdistan projesine ödün veren tavrıyla ne kadar umut olabileceğine, bizim şikâyetçi olduğumuz politikaların ne kadarını değiştirebileceğine inanıyoruz?

İşsizlik, yoksulluk, adaletsizlik, eşitsizlik bir yana kalsın, biat toplumu yapıldık dedik, kim zincir vurursa efendi diye itaat ediyoruz, bu hâle getirildik dedik, bunlara karşı tepkisizliği bir şekilde anlamlandırdık diyelim. Onu bunu geçti, artık bu saatten sonra mal değil, can gidiyor, yok pahasına yerin 500 metre altında emek verirken ölüyoruz, kimin patlattığı belli olmayan bombalarla öldürülüyoruz, teröristler vuruyor ölüyoruz, vatan altımızdan kayıyor, ülke topraklarımızın bir bölümünde PKK’lıların “de facto” devleti egemen, okullarımızda, sokaklarımızda, evimizin içinde izlediğimiz televizyonlarda her gün onurumuza, gururumuza aralıksız küfrediliyor, daha ne kadar bekleyeceğiz de “sınırı aştın köpoğlu” diye işi gücü bırakıp bu meseleleri başımıza saranlardan hep birlikte hesap sormaya kalkacağız? Kendimizi kaybedip, anamıza bacımıza söven adamların suratına ne zaman patlatacağız? Artık olağanüstü bir şey yapmanın, harekete geçmenin meşru olduğu zaman geldi de geçmiyor mu? Kaptan’a selâm olsun, “memleket, bir kurtlar sofrasına” döndüyse, “hak” olan isyan nerede?

Ortada âfâkî sözler dolaşıyor. “1919’daki gibi… Yeniden Samsun’a çıkmalı! Kuvâ-yı Milliye ruhu dirilmeli.” gibi… Elbette 1919’daki gibi olmalı. Elbette Bağımsızlık Savaşımız bugünler için, gelecek için bize örnek olmalı, Gâzi Mustafa Kemâl’in kurtuluş stratejisinden ilham almalıyız, almak zorundayız hattâ. Ama nasıl? Bugünün koşullarına nasıl uyarlanacak? Hangi yöntemler, hangi araçlar, hangi yollar ele alınacak? Birçoğu 1919’dakine benzemekle birlikte bugünkü mücadelede nasıl yaklaşmak gerektiği tartışmalı olan pek çok farklı kesim var. Uluslararası koşullar nasıl kullanılmalı? Seçimler ve düzen siyaseti ile nasıl bir ilişki kurulmalı? Maddî, mânevî gücümüz nedir? Bunları düşünen, kafa yoran, yanıtlarını arayan kaç kişi var? Fakirin de bu soru işaretlerini noktalara, ünlemlere, maddelere çevirdiği gibi bir iddiası yok elbette.

Mustafa Yıldırım üstâd, “Gerçek Aydınlar Yoldadır” başlığıyla şunları söylüyordu 2008’de: “Kısa süren bağımsızlık yıllarının mirasıyla yetişmiş olan aydınlar da eriyip gitti. Bu durumda, insanlığın geleceğini tasa edinerek kafa yoracak olan yeni bir aydınlar kuşağı gelmesi kaçınılmazdır. O kuşağın öncüleri, Bizans medyasında yer bulamasalar da Anadolu gazetelerinde ve internette yazıyorlar. Yayılmacıların ağına düşenlerin, ‘liderlik’ kurslarında yetiştirilenlerin parasal olanaklarına sahip değiller; ama insan olmanın gerektirdiği özgürlük sevdaları var. Onların kendiliklerinden sürdürdüğü savaşımın değeri gelecek yıllarda anlaşılacaktır ve sonuçları alınacaktır. Bu bir düş değil, doğal gerekliliktir; çünkü insanlık hep iyiye ilerlemek zorundadır.”

Az sayıdaki millî ve onurlu aydınımızın ve bu yeni vatansever, düşünen, mücadeleci kuşağın ortada duran bu hayatî sorulara yanıt araması, bulması, bunu hayata geçirmeye çalışması, Türk milletini içinde bulunduğu bu durumdan kurtarması gerekmektedir. Artık “1919”la başlayan cümlelerimiz klişe hâline geliyor, artık “1919 edebiyatı” oluyor, artık vatansever ve diğerlerine göre biraz daha bilinçli kitlelerin umudu tükeniyor. Her kritik dönemde devrim durumunda (veya devrimci durumda) bulunduğumuzu iddia eden sosyalistten veya memleketi tek parça tutmak sıkıntı iken Turan’ı kurmaya çalışan hayâlperestten farkımızın kalmadığını boş verin, bu arada memleket elden gidiyor. Buna karşı somut hedefleri işaret eden insan sayısı çok az. Biz bu topraklarda emperyalizme karşı verilmiş bir millî mücadelenin emânetçileriyiz; gücümüzü yüz yıl önce Türkiye’yi ayağa kaldıran o hareketten alan insanlarız. Dolayısıyla en büyük potansiyel gücün sahibi biziz. Bu olağanüstü potansiyeli değerlendirememek, millete önderlik yapamamak, kendimizi oyalayarak veya birtakım kavgalarla, bölünmelerle güçsüzleşerek zaman kaybetmek, neticede vatanı kaybetmek, tarihe bizim beceriksizliğimiz, aptallığımız olarak geçecektir. O hâlde görev bunu önlemektir, açıktır. Eveleyip gevelemeyi bırakarak somut plânları gündeme getirmeliyiz. Yoksa Gâzi’nin dediği gibi “genel şerefsizliğin enkâzı altında şunun bunun şahsî şerefi de parça parça” olacaktır!

Erhan SANDIKÇI

20 Eylül 2015

 

Not: “Tayyip Erdoğan Neden Kazanıyor?” başlıklı yazımızı (9.8.2014) bu yazının konusu ile ilgili gördüğümüz için buraya koyuyoruz. http://erhansandikci.blogspot.com/2014/08/tayyip-erdogan-neden-kazanyor.html