Yıl 1914…

Zamanın İstanbul Belediye Başkanı olan Cemil Topuzlu’nun önderliğinde meclisten çıkan kararla Darülbedayi’nin, diğer adıyla Şehir Tiyatroları’nın ilk adımları atıldı. Dönemin en parlak, en modern, en deneyimli sanatçılarını bir araya getirerek, farklı disiplinleri aynı çatı altında topladı. 1916 yılının Ocak ayında “Çürük Temel” adlı oyunun sahnelenmesiyle birlikte Darülbedayi ilk defa seyircisiyle buluşmuş oldu.

Yerli yabancı birçok yazarın oyunlarının sergilendiği bu kurum, 1931 yılında resmen İstanbul Belediyesi’ne bağlandı.1934 yılından sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu adını aldı. Türk tiyatro kültürünün temellerini atmış olan Darülbedayi, tarihi boyunca birçok usta sanatçıyı tiyatro ve sinema dünyasına kazandırmakla kalmayıp, 1935 yılından itibaren çocuk oyunları sergilemeye başlamasıyla çocuk tiyatrosunun gelişmesine de katkıda bulunmuştur. Kuruluşunun ardından uzun yıllar geçen ve geniş bir repertuarla her sene seyirciye perde açan bu kurumun yegane amacı; Anayasanın güvence altına aldığı sanatın ve özellikle tiyatronun toplumsal görevine uygun olarak halkın kültürel üretiminin, çağdaş eğitiminin sanat düzeyi ve bilincinin yükseltilmesine katkıda bulunmaktır.

Yıl 2015…

Biz hala Anayasanın güvence altına aldığı sanat kısmında alacakaranlığa bulanmış durumdayız.

“Alacakaranlık, ne karanlıktır, ne aydınlıktır; ikisinin ortası, aydınlıktan uzak, daha çok karanlığa yakın.
Alacakaranlık bir kandırmacadır, aldatmacadır, yutturmacadır, oyalama, göz boyamadır.
Karanlık, gecedir, her gecenin de bir sabahı olur.
Ama alacakaranlıkların hiç yoktur sabahı, bir sürüncemedir, sürer gider…
Ne aydınlık, ne karanlık…
Varsa da yok…
Yoksa da var…
Var gibi de yok,
yok gibi de, yine var…”

Sanatın ve sanatçının misyonlarından biri de insanın zihninde özgürlüğe açılabilecek pencereleri bir nebze de olsa aralamaya çalışmaktır. Eğer sanatçı pencerelerine zincir vurulduğunu hissediyorsa yapılan şey sanat olur mu? Peki sanatçının ruhundan kopan sanat eseri için uyulması gereken bir kanun var mıdır ki?
“Kanunlar hem var, hem yok…
Kimine var, kimine yok.
Kimi zaman var, kimi zaman yok.
Kimi yerde var, kimi yerde yok.
İnsan hakları, hani varımsı da yokumtrak
Demokrasi; demokrasimsi…
Sosyal adalet; sosyal adaletimsi…”

Yani hem öylemsi hem böylemsi. Bir yanda özlediğimiz, korkusuzca yapılan özgür sanat; diğer yanda yeri, sanattan bihaber olanlarla kolayca doldurulabilen, gerekirse bir kalemde harcanabilen sanatçı. Bu ikilemden ortaya çıkan ise; sanat eserlerinin sorgulamaya iten yapısının başarıya ulaşması yolundaki korku ve bu korkunun sanattan bihaber olanları sanatın zenginliklerini gasp etmeye yönlendirmesidir. Alınan kelleler, kırılan kalemler ve yürütülen karalama kampanyaları ise bunun cabasıdır.

Sanat, dünya tarihinin en sancılı dönemlerinde en güzel eserlerini vermiştir. Doğum sancısı çeken bir annenin, sonunda eline bebeğini aldığı gibi eninde sonunda alır eline bebeğini. O artık yenidir, yeniden yaratılmıştır. Eskiye olan, var olana olan, hatta sıradana olan yeni bakış açısıdır. Ve bu sancılı süreç, sanatçıları dik duranlar ve eğilip bükülenler olarak ikiye ayırır.
Dik duranlar gerçek sanatçı olarak hatırlanırlar ya da hatırlanmazlar. Sahte sanat yoktur çünkü. Yani hem varımsı hem yokumsudur. Siyahı beyazdan ayırmak gibi, doğru ya da yanlış ayrılmaz sanatta. Bu bahis, kanun, kural, sınırlama kaldırmaz.

Tıpkı alacakaranlığın ne aydınlık ne karanlık olmaya karar verememesi gibi.
Sanatın özgür olduğu, özgür olmayanın ise asla sanat olamayacağı gibi.

“Alacakaranlık, insanlara karanlığın aydınlıktır diye yutturulmasıdır; karanlığımsı da aydınlığımtrak…
Karanlık, aydınlığın düşmanıdır.
Alacakaranlık, hiçbir şeyin ne dostu ne de düşmanıdır.
Alacakaranlık, ne tez ne antitez ne de sentezdir.
O, allahın belası pis bir şeydir.
Olmaz ol alacakaranlık!
Başın kelola!
Gözün körola!
Yerin dibine bat da bir daha çıkma!
Gel, ey aydınlık, gel!”

Zühal Kurt