Yakın zamanda şehit verdiğimiz Jandarma Yüzbaşı Ali Alkan’ın ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan’ın haklı isyanı yüreğimizi dağladı. Yarbay’ın ettiği sözlerin haklılığına denecek lafımız yoktur. Bizim burada incelemek hedefinde olduğumuz, Yarbay’ın isyanından sonra yaşananlar ve bunun genel yansımasıdır.

Yarbay Alkan’a karşı başlatılan linç ve itibarsızlaştırma operasyonlarını kimler ne sebeple başlattı? Ve bu, neye ve/veya kime hizmet etti? Son yılların idam yöntemi diyebileceğimiz bir şekilde Yarbay Alkan’ın şehit kardeşinin cenazesinde söylediği sözler, ya bir kısmı hiç dillendirilmeyerek sansürlendi ya da terör örgütü PKK ve bir terör örgütü kadar tehlikeli cemaat ile aynı cümle içinde kullanılarak itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Yine durulmayarak, Yarbay’a soruşturma yoluyla gözdağı verilmeye çalışıldı. Tüm bunlar üzerinden ise Yarbay’ının özelinde ordusuna sahip çıkan halkın, moral gücü ve değerleri ile oynandı, tepkisi köreltilmeye çalışıldı.

Oysa bildiğimiz anlamda silahla yapılan mücadelelerin, unutulan bir arka planı vardır: Psikolojik mücadele. Üstelik bu, sadece mücadele eden unsurlar açısından değerlendirilmemesi gereken bir husustur. Örneğin; bir ordu için terörle mücadele operasyonlarında istihbarat almak, havadan bombalamak, sahada çarpışmak kadar ve belki ondan da önemli olan şey, başaracağına inanmak ve sırtını dayayacağı halkının güveninden emin olmasıdır.

Teröre maruz bırakılmış halk açısından ise durum çok daha hassas ve kritiktir. Zira, çoğu zaman ordusunun moral gücü olan halktır. Halkının inanmışlığı ile kuşanmış bir ordunun önünde hiçbir düşman kuvvetinin, imkan ve kabiliyetlerinin duramayacağını tecrübe etmiş bir ulusuz. Zira terörden bahsediyorsak, buradaki asıl hedefin, ordunun askeri değil, bizzat mücadeleye girişilen devletin ulusu olduğu da bilinen bir gerçektir. Hal böyleyken, bir devletin ulusunun terör konusundaki kararı ve terörü nasıl ele aldığı önem arz eden bir husustur.

Özellikle ‘the süreç’ tiyatrosunda perde arasına girilmişken, birtakım şahsiyetlerin tekrar gündemine gelen bölünme laflarının (belediyeler vasıtasıyla ‘özerklik’ler ilan ediliyordu hatta ama takip ettiğimiz kadarıyla Cumhuriyet Savcılıkları gidişata el koyunca bir sessizlik çöktü) ortasında, bize yaşatılan kesinlikle moral değerlerin yükseltilmesine yardımcı değildir. Böyle olmadığı gibi; şiirsel ve titrek ses tonlarıyla, buğulu ve hüzünlü bakışlarıyla her gün yazacak bir şeyler, söyleyecek birtakım sözler bulan günümüz tiyatral köşe tutucularının (bunlar siyasetçi de olabilir, siyasi partilerin sosyal medyadan sorumlu çalışanları da gazete yazarları ve hatta profesör doktor dahi olabilir farketmez) Türk ulusunun manevi gücüne yönelik taarruzları ise durmuyor.

Son yaşadığımız Yarbay Alkan’a yönelik saldırılarda bu durumu daha iyi şekilde gördük. Yarbay’ın ‘PKK dili ile konuştuğunu’, ‘paralelci olduğunu’, ‘Alevi’ olduğu için tepki gösterdiğini söyleyen pek muhterem ‘düşünmeden yazan bilmeden konuşan’larımızdan sonra, bir ulusun moral değerlerine saldırının nasıl olacağının ve asıl bölünmenin bu olduğunun bilincinde olmalıyız.

Nasıl mı?

Şöyle:

Bir süredir insanlar bir şeylere tepki verdiğinde “paralelci, darbeci, PKK’lı, lobici, Ermeni dölü, Alevi” gibi o günün koşullarına uygun bir sıfatla yaftalanıyor. Bu yapılan yaftalamadan dolayı, bir ulusun tepkisi, kamuoyu dediğimiz denge-fren mekanizması yok ediliyor. İnsanlar, sadece vatandaş olduğu için ve vatandaş olmasından kazandığı haklar için bile konuşmaya ya gerek görmüyor ya da konuştuktan sonra başına geleceklerden korkuyor. Kamuoyunun olmadığı yerde ise son zamanlarda sıkça yaşadığımız gibi, meydanı boş bulan at koşturuyor, keklik uçuruyor; terörün siyasi kanadı devletten maaş alıyor, devletin kuruluşunda yer alan kişilerin kendi kurucusu da olduğu parti, kurduğu devleti yıkmaya çalışanlarla aynı karede yer almaktan rahatsız olmuyor. Tüm bunlar yaşanırken zaten Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Casusluk gibi uydurma davalarla dağıtılmaya çalışılan ordumuz ise kendisini ulusunun suskunluğu ile iyice sahipsiz hissediyor.

Soruyoruz: Ulusunun arkasında olmayan bir ordudan en fazla ne beklenebilir ve bu ordunun dayanma eşiği ne kadar olur?

“Her şeyi yalnız devletten ya da her şeyi yalnız milletten beklemek doğru olmaz.” Tüm bu durumlardan dolayı, her ne olursa olsun tepkimizin örselenmesine izin vermemeli ve ulusal reflekslerimizi korumalıyız. Çünkü her yaftalamayla varılmak istenen amaçlardan biri budur.

Öte taraftan, bahsettiğimiz gibi, “the süreç” tiyatrosunda yaşanan duraklamayla daha da şiddetlenen (“daha da şiddetlenen” diyoruz çünkü, terör eylemleri hiçbir zaman durmadı. Sadece bizim gözlerimizden uzak tutuldu ya da tepki çekmeyecek şekilde ‘ufak’ eylemlerle ve söylemlerle yaşatıldı) terör, bölünme riskini çoğu kişinin gündemine tekrar oturttu. Oysa gözlerden kaçan önemli bir nokta var: Birileri bizi, her olayda söylediği sözlerle ve yaftalamalarıyla bölüyor zaten. Onun varoluş amacı bu zaten, bunu Reyhanlı’da, Gezi’de gördük ama bundan daha tehlikelisi artık bu özel kimlikleşme, insanımızın bilinçlerine de yerleşmeye başladı.

Nasıl mı?

O da şöyle:

Artık ülkemizde hepimiz devletin önünde kendimizi vatandaş olarak değil; Alevi olarak, ateist olarak, Kürt olarak, Türk olarak vb. şekilde konumlandırıyoruz. Kendimizi, yine kendimiz küçük küçük parçalara ayırıp o parçalarımızı yükseltiyoruz. Ve alt-kimlikleri ifade ederken ‘doğru olan’, ‘yapılması gereken’ buymuş gibi bir iç rahatlığıyla hareket ediyoruz.

Oysa:

Eğer, (…)olduğumuz için yapılan yanlışa ve bunun yarattığı sonuca tepki veriyorsak, eğer (…)olduğumuz için devletin bize bakmasını istiyorsak, eğer (…)olduğumuz için yoksulluk içinde yaşadığımızı düşünüyorsak; yani bir türlü vatandaş olamıyorsak, öyle hissedemiyorsak, daha kötüsü vatandaş olduğu ve böyle hissettiği için tepki gösteren, devletinin ona bakmasını isteyen ve yeniden eşit gelir dağılımı isteyen kişileri de parantez içindeki üç noktalarla etiketliyorsak ya da bunları yapanları haklı görüyorsak veya bunlara tepki vermiyorsak üzgünüm ama, biz zaten içimizden bölünmüşüzdür. Çünkü asıl bölünme tel örgülerle, kapılarla, yasalarla olmaz. Asıl bölünmüşlük beyinlerimizdedir. Bizi asıl bölen de beyinlerimizdeki tel örgülerdir.

Hasret GÜNDOĞDU

29.08.2015