Gördüklerimizden, okuduklarımızdan çıkardığımız bir şey varsa, o da bazı işlerin kumaşla alakalı olduğudur.

Mesela:

Öğretmen olmak bir kumaş işidir. O kumaşa sahip değilseniz istediğiniz kadar donanımlı olun, olmaz. Çocukları seveceksin bir kere. Sabırlı olacaksın. Devamlı öğrenmeye açık olacaksın ki, devamlı öğretesin.

Diplomatlık desen, yine öyle kumaş işidir. Zekan kıvrak olacak. Ağzın laf yapacak, sözünü sohbetini dinleteceksin. Yeni kültürlere açık olacaksın. Aynı zamanda çok iyi bir avcı olacaksın; olaylar olmadan kokusunu alacaksın.

İşte askerlik de böyle kumaşla alakalı, hem de ne kumaş. Hayatınızda, eğer kendinizden daha yüce şeyler olduğuna inanmıyorsanız sizden asker olmaz. Denemeyin. Onur işidir çünkü o meslek. Fedakarlık ister ve ‘yarın nasılsa ben bu yaptığımın ekmeğini çatlayana kadar yerim’ düşüncesi yoktur. Bu mesleği icra eden herkes böyle midir? Değildir, ki onlara zaten günün moda deyimiyle ‘askeri personel’ diyoruz. Fakat bu yazımızın konusunu asker kumaşlı insanlar oluşturuyor. Değerlendirmelerinizde dikkatinize sunarız.

Neden mi böyle başladık?

Şundan efendim:

Deniz Yarbay Ali Tatar’ın da esir edilmeye çalışıldığı Poyrazköy Tiyatrosu yedi gün önce (2 Ekim 2015) son perdesini oynadı ve  83 sanığın tamamına beraat’ deyip sahnesini kapattı. Verdiği beraati de hapis kararı kadar önem taşıyan bu tiyatro, sahnesini kapattı fakat bir kurşun var ki, kafamızdan çıkması mümkün değil: Çadır Tiyatrosu boyunca haysiyet cellatlığı yapanların kalemlerinden akan kan. Gün, bu cellatlara cevap verme, hafızalarını tazeleme günüdür. Onlara kalemlerinin en yüksek kirasının bile karşılayamayacağı kadar pahalı olan  kumaştan bahsetme günüdür.

Onur ve şeref kavramlarına yeterince anlam yüklemeyen bir insan en pahalı takım elbiselerin, tayyörlerin içinde de olsa çıplaktır efendiler!

Daha önce de dile getirdik: Onuru ve şerefi için yaşayan insanları hapsedemezsiniz. Onları yağlı urganlarla öldüremezsiniz ya da kurşunlarla. Onlar öyle bir yaşarlar ki, hem ne yaşamak. Tüm evreni yıkıp altında bıraksanız, ille de yaşarlar ve yeniden inşa ederler o evreni. Hem de bu kez daha yeşil, daha mavi ve kuşkusuz daha beyaz. Öyle de yaptılar zaten. Sanmayın ki, toprağa verdiklerimiz öldü. Her gün daha canlı ve her gün daha hayat dolu aramızdalar. Biz yaşadıkça ve devam ettirdikçe onların davasını, onlar da yaşayacak kuşkusuz. Devam ediyorsak hala, yaşama gücümüz bazı çevrelerin öldü zannettiği canlarımızdandır, bilinsin.

Onlar onurları ve şerefleri için yaşadılar, yaşıyorlar ve yaşayacaklar.

Ama siz, ey tarihin gördüğü en büyük cellatlar Refik Halit Karay’ın satırlarının arkasına saklanarak bu şaşmaz gerçeği vurmaya çalıştınız.

Evet siz, tarihin yazdığı en büyük havuzun  suyundaki bir damlacık Engin Ardıç.

Kalemlerinizden kan damlıyor her gün.

Ve her gün içinizi çürüten cerahati daha bir kusuyorsunuz.

Kaleminin kumaşını bir sütun yazı için günümüzün dikta düzenine kiraya vermiş sizler, şakşakçılığını yaptığınız düzenin vermiş olduğu karardan sonra hangi ‘kurşuna kafa atacak’, hangi ‘merdivenden kayacak’, hangi ‘sağlık sorunları’na düşecek, nerelerde ‘ayılıp bayılacaksınız’ ? [1]

Köşesine kurulduğunuz kağıt yığınının bile ‘Bir Kumpas Daha Çöktü’ [2] başlığı ile verdiği habere bakıp bakıp kendiniz içinde satırlar bulacak mısınız pek sevdiğiniz Refik Halit’ten?

Yoksa Ali Kemal’lere mi denk düşer üstünde durduğunuz çizgi?

Ne Cemaatiniz ne AKP’niz tek başınaydı bu yolda. Ölümün kokusunu almış aç kurtlar misali peşinden gittiğiniz ağa babalarınızdan her biri  yaptıklarının bedelini ödeyene kadar ve siz de artık kiraya veremeyeceğiniz kumaşlarınızla baş başa kalana kadar bu davalar kapanmayacak.

Bundan dolayıdır ki, eğer ‘FETÖ’nün İftiraları Nedeniyle İntihar Etmişti, Beraatini Göremedi’ [3] alt başlığı ile kendi payınızdan kaçıyorsanız,

Pek sevdiğiniz Refik Halit’ten bir cevap da biz verelim size:

“Sizin sadrazamlıkla, seraskerlikle, nâzırlıkla gözleriniz doymamıştı, a padişah heveslileri… Şam’da, Halep’te az daha namınıza hutbe okutup, isminize sikke kestirecektiniz. Yenilik sizde, kahramanlık sizde, avurt zavurt sizde, caka tavır hepsi sizdeydi. Şimdi böyle sinsi sansar gibi tavandan tavana nereye?

(…)

Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular. Kasalarına altın doldurdular, bizim ceplerimize kağıt tıktılar. Halk sersefil cami avlularında yatarken çiftlikler aldılar, kâşâneler yaptılar. Açlıktan ölenlerin lokmasını ağzından çalarak haspalara ziyafet çektiler. Susuzluktan kavrulanların testisini aşırıp havuzlarını doldurdular… “ [4]

Paraleliniz olan Fetullah hoca efendinizden farkınız olmadığına kuşkumuz olmasa da şimdi en çok da sizlere geçmiş olsun.

Çünkü efendiler:

Sevgili Deniz Yarbay Ali Tatar son mektubunda ailesine hitaben “Öncelikle başınızı öne eğdirecek hiçbir şey yapmadım. Başınızı dimdik tutun! Ama ben bu hukuksuzlukla yaşayamam. Belki benim ölümüm benim durumumda olanların aydınlığa çıkmalarına vesile olur.” diyordu.

Ve evladına “Gökçen’im, canım kızım derslerine çok iyi çalış. İyi çalış ve önemli yerlere gel ki, benim hesabımı sorabilesin!” diye vasiyet ediyordu aynı mektupta.

O yüzden;

“Hainlik ve ihanetin odağı olan, dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum (uz). Bu salondaki koltuklara oturacaksınız ve vatana ihanet ile yargılanacaksınız. Bundan kaçışınız asla mümkün değildir.” [5]

Selamlarımızla.

Hasret GÜNDOĞDU

09.10.2015

Kaynaklar:

1) Engin Ardıç, “Efendiler Nereye”, Sabah, 21.01.2009

2) “Poyrazköy Davası’nda Beraat-O Dava da Beraat, Bir Kumpas Daha Çöktü”, Sabah, 03.10.2015

3) “Yarbay Ali Tatar’ın Ablası İsyan Etti-FETÖ’nün İftiraları Nedeniyle İntihar Etmişti, Beraatini Göremedi”, Sabah, 03.10.2015

4) Refik Halit Karay, “Efendiler Nereye?”, Zaman gazetesi, 5 Kasım 1918

5) Amiral Cem Aziz Çakmak’ın Balyoz davası 40. duruşmasındaki savunmasından