Sayrılık (Hastalık) ve Hekimler

Sağlığı, 1935’ten sonra bozulmaya başladı. Bu kez görülen, eski hastalıklarından birinin depreşerek onu yeniden rahatsız etmesi değil, dış görünüşüne yansıyan genel bir çöküntüydü. Kendini güçsüz hissediyor, çabuk yoruluyor ve eski verimiyle çalışamıyordu. Ten rengi hızla solmuş, yüz hatlarında derin kırışıklıklar oluşmuştu.1 Falih Rıfkı Atay, bu durumun ortaya çıkışını 1933’e dek götürür, Cumhuriyet’in onuncu yılında, onda pek görülmeyen bir yorgunluk ve bu yorgunluğa bağlı bir bezginlik fark ettiğini söyler.2

1935 Şubat’ında, Çankaya’da bir akşam, herhangi bir öneri olmadan, Dr.Asım Arar’dan kendisini muayene etmesini ister. Bu istek, yakın çevresini şaşırtır. Hekim denetiminden pek hoşlanmadığı ve zorunlu kalmadıkça hekime başvurmadığı bilinmektedir.3 1935 Temmuz başında, aynı isteği yineler ve Florya’da nezaket ziyaretine gelen Dr.Neşet Ömer İrdelp’den, kendisini muayene etmesini ister.4

Dört ay arayla gelen muayene istekleri, “kendisini iyi hissetmediğini” ve “doktora başvurmasını gerektirecek kadar bir sıkıntısının olduğunu”5 gösteriyordu. “Sabahları, dinlenmemiş olarak kalktığından, soğuğa karşı direncinin azaldığından ve renginin giderek solduğundan”6 yakınmaktadır. Hekimler, birbirine benzer yargılarda bulunur. Dr.İrdelp; kalbinde, karaciğerinde ve böbreklerinde, “olağanın dışında bir şey olmadığını” söyler, halsizliği için “ağrı kesici (analjezik Sedal) tabletler” verir.7

Yakınmalar Sürüyor

Yakınmaları, 1936 ve 1937’de artarak sürer. İştahı azalmakta ve kilo yitirmektedir. Yürüyüşü sevmesine karşın, çabuk yorulduğu için yürümeyi bırakır. Ayaklarda kaşıntı, burun ve diş etlerinde kanamalar başlar. Ankara Numune Hastanesi Deri Hastalıkları Şefi Prof.Alfred Marchionini’nin, kaşıntı için verdiği “merhem ve solüsyonlar” yararlı olmaz.8

Kaşıntılardan ve kaşınmak zorunda kalmaktan çok rahatsızdır. Soruna, “Çankaya’yı basan karıncaların” neden olduğu düşünülür ve Milli Savunma Bakanlığı Zehirli Gaz Şubesi Müşaviri Dr.Nuri Refet Korur’a danışılır. Yurt gezisine çıktığı bir dönemde, Köşk, “gemilerde fare öldürmek için kullanılan Cyclon B adı verilen bir siyandrik asit gazıyla” ilaçlanır. İlaçlamayı, Yavuz Zırhlısından uzman bir ekip yapar.9

1937 Nisan sonu ve Mayıs başındaki yalnızca üç hafta içinde, altı kez, Ankara Numune hastanesine gitti. Ancak, rahatsızlıkların nedeni saptanamadığı için, ne burun kanamalarına, ne de kaşıntıya çare bulundu.

Belirtilere karşın, rahatsızlıkların ana nedeni karaciğer sayrılığı (hastalığı) bir türlü saptanamıyordu. Burun kanaması nedeniyle kimi toplantılara geç gidiyor ya da gidemiyordu. Bu durum, zamana ve sözüne sadık bir kişi olarak onu sıkıyordu. Balkan Devletleri diplomatlarına, Çankaya’da verdiği davete, üst katta olmasına karşın, kanama durdurulamadığı için oldukça geç gelebilmiş ve büyük üzüntü duymuştu. Hatay sorununu çözmek için gittiği Mersin’de, yemekte ard arda üç kez burun kanaması geçirmişti.

Tanı Konuyor; Siroz

Termal koşulların yararlı olacağını düşünerek, 21 Ocak 1938’de Yalova’ya gitti ve yeni açılan otelin ilk konuğu oldu. Kaplıca Doktoru Nihat Reşat Belger’i çağırarak, kaşıntılarına bir çare bulmasını istedi. Kapsamlı bir muayeneden sonra Dr.Belger karaciğerdeki sorunu saptadı ve sayrılığa (hastalığa) gerçek tanıyı koyan ilk hekim oldu; “Karaciğer büyümüş ve sertleşmiştir. Kaşıntının ve kanamaların nedeni, süreğen (kronik) karaciğer sayrılığına bağlı sirozdur” dedi.10

Tanı, o güne dek böyle bir durumun olasılığından bile söz edilmediği için, beklenmeyen bir durumdur ve onun için şaşırtıcıdır. Her zamanki gerçekçiliğiyle, “şimdi ne yapacağız” der.11 Özel hekimi Dr.Neşet Ömer İrdelp Yalova’ya çağrılır. Onun da tanısı aynıdır. Oysa, her iki hekim de daha önce yaptıkları muayenelerde, böyle bir tanı koymamıştı. Dr.Belger, “sekiz ay önce yaptığım muayenede, siroza ait hiçbir belirti görmemiştim” diyecektir.12

Geç Gelen Tanı

Siroz’un niteliği ve somut belirtiler göz önüne alındığında, tanı koymada geç kalındığı açıktı. Atatürk’ün hekimleri arasında yer alan Dr.Asım Arar, 1953’de Dünya Gazetesi’nde yayımlanan yazısında, “Atatürk’ün ölümcül hastalığını, 1936 sonlarına dek götürmek yanlış olmaz” der ve şu açıklamayı yapar: “27 Şubat 1938’de (Reşat Belger’in tanısından bir ay sonra y.n.) işin kötüye gittiğini, büyük bir ihtimalle karaciğer sirozu başlangıcı, hatta daha ileri bir aşamasıyla karşı karşıya olduğumuza hükmettim. O günden altı ay önce, kaşıntıların karınca istilalarına bağlandığı, kanamaların sıklaştığı dönemlerde de bu kuşkuya kapıldım, düşüncelerimi gerekenlere açtım. Ancak, Atatürk’ün yakınında bulunan yetkili kişiler, böyle bir olasılığın bulunmadığını söylediklerinden, daha ileri gidememek zorunda kalmıştım… Atatürk’ü tedavi eden doktorların hiçbiri, onu tıbbın gerektirdiği gibi inceden inceye muayene etme cesaretini gösterememişti. En büyük hocalarımız bile, sıradan bir hasta için yaptıkları özenli muayeneden çekiniyorlar ve Atatürk’ün karşısında ezile büzülüp, hiçbir şey söylemiyorlardı”.13

Atatürk, tanı gecikmesini ve yanlış sağaltımı (tedaviyi) kendisi de görmüştür. 14 Haziran 1938’de, o günlerde İsviçre’de okuyan Afet İnan’a gönderdiği bir mektupta, önerilen yöntemlerin durumuna iyilik getirmediğini, aksine “yapılan istirahatleri hiçe indirerek” zararlı olduğunu söyler. Mektup’ta şunlar yazılıdır: “Bence, doktorların yanlış görüş ve hükümleri nedeniyle hastalık durmamış, ilerlemiştir. Zamansız ayağa kalkmak, yürümek, özellikle burunda yapılan otuşman (tampon y.n.) üzerine gelen kusma, yapılan istirahatleri hiçe indirmiştir”.14

İsmet İnönü, özel hekimi Zafer Paykoç’a, Atatürk’ün hastalığının ilerlediği dönemlerde kendisine yakındığını ve “İsmet, hastalığım çok daha önce bana bütün ağırlığıyla anlatılsaydı, o zaman işin başında, tam başında önlemini alırdım. Bu noktaya getirmezdim. Bana yeterince anlatılmadı, gerçekler gizlendi” dediğini söyler.15

Falih Rıfkı Atay, geç tanı konusunda yıllar sonra; “yirminci yüzyılın en büyük milli kahramanı, milletin elinden, bir büyük deha, insanlığın elinden gidiyordu.. Her zaman yanında bulunan hekimlerin, bunca belirti ve genel çöküntüye dikkat etmediklerini ve hepsini pek basit birer nedene bağlayarak geçiştirdiklerini, doğrusu hala anlayamıyorum” der.16

Aynı kanıda olan Ruşen Eşref Ünaydın ise, bu konuda; “sağlık durumunun bozulma nedeninin belirlenmesinde bu kadar geç kalınmış olması, Atatürk’ün bu önemli hastalığında karşılaştığı ilk büyük talihsizlik olmuştur” diyecektir.17

Bedensel Sağlık

Sağlık sorununun büyüklüğüne karşın, 8 Kasım 1938’deki son komaya dek çalışmayı sürdürdü. Savaş ve gerilimli mücadelelerle dolu, çok güç bir yaşamın içinden geliyordu. Beden sağlığı, hiçbir zaman iyi olmamıştı. Yıpratıcı etkisini uzun yıllar taşıdığı Sıtma’ya, henüz 16 yaşındayken Askeri Lise’de yakalanmıştı.18 Trablusgarp’te gözlerinden, Dünya Savaşı’nda böbreklerinden rahatsızlanmıştı. 1918’de Karlsbad’da (Avusturya) hastaneye yatmış, 1920’de Binbaşı Dr.Refik (Saydam), dalak büyümesi tanısı koymuştu. 1923 ve 1927’de iki kez kalp krizi geçirmişti.19

Siroz’u inceledi, niteliğini ve ölümcül etkilerini çabuk öğrendi. Ölüm onun için yabancısı olmadığı, yaşamı boyunca yanında taşıdığı ve her an gerçekleşebilecek güçlü bir olasılıktı. Ölümden hiçbir zaman korkmamıştı. “Ölümü istemek cesaret değildir, ama ölümden korkmak ahmaklıktır”20 diyor; ölümü, üzerindeki bir borç gibi gördüğü “vatan mücadelesi” için, kolayca göze aldığı sıradan bir olay gibi görüyordu.

Çalışmayı Bırakmıyor

Öleceğini anlamış olmasına karşın, azalmış gücünün sınırlarını zorlayarak çalışmalarını sürdürdü. “Görevinin üzerine titriyordu”.21 1938 yazında Savarona’da; Hatay sorunu ve yaklaşan savaş gibi, ülkenin ivedi sorunlarının görüşüldüğü, her biri dört beş saat süren Bakanlar Kurulu toplantılarına başkanlık etti.22

Sürekli bir güç yetmezliği içinde olmasına karşın, gerçekleştirmek için sağlıklı bir insanın bile zorlanacağı işler yaptı. Sirozun belirlendiği 23 Ocak 1938’den, son ve kesin komaya girdiği 8 Kasım’a dek geçen dokuz ayda; yurt ve kent içi 16 gezi-ziyaret, yerli yabancı 55 kabul, 6 toplantı yaptı; yerli yabancı 21 kişi ve kuruluşa değişik konularda yazılı ileti gönderdi.23

“Güzel Gece”

Tanı koyulduktan iki hafta sonra, önem verdiği iki fabrika açılışı için; Gemlik ve Bursa’ya gitti. Gemlik’te, (1 Şubat 1938) Gemlik Yapay İpek Fabrikası’nı; Bursa’da, “milli sevinci arttıracak çok değerli bir eser” dediği, Bursa Merinos Fabrikası’nı açtı (2 Şubat 1938).24

Bursa Merinos’u açtığı gün kendini biraz iyi hissediyordu. Akşam, Fabrika’da düzenlenen baloya katıldı ve burada zeybek oynadı. Eski devingenliği yoktu, ama neşeliydi. Bu, katıldığı son açılış ve balo olacaktı.

Fabrika’nın teknolojik niteliği ve iyi düzenlenmiş çevresinden mutluluk duymuştu. Bahçede yürümek istedi, ancak gücü yeterli değildi. “Arabayı getirin üşür gibi oluyorum” diyerek arabaya bindi ve yaveri pencereyi kaparken, yavaşça “ne güzel geceydi”  dedi.25

Akciğer Yangısı

Dolmabahçe’ye döndüğünde bitkindir. Yeni bir hastalık ortaya çıkar. Karaciğerdeki bozulmayı hızlandıran ve bir akciğer yangısı (iltihabı) olan zatürre olmuştur. Zatürre atlatılarak akciğer kurtarılır ancak karaciğerin yetmezliğe gidişi önlenemez.

25 Şubat’ta Ankara’ya döndü, aynı gün Balkan Paktı toplantısı için Türkiye’ye gelen yabancı ülke yetkilileriyle görüştü. Yunanistan Başbakanı Metaksas, Yugoslavya Başbakanı Stoyadinoviç ve Romanya Dışişleri Müsteşarı Comnen’i ayrı ayrı Çankaya’da kabul etti. 27 Şubat’ta Pakt üyesi diplomatlara bir “çay ziyafeti”  verdi; bir gün sonra yabancı gazetecilere açıklamalar yaptı.26

Yabancı Hekimler

Genel durumu hızla bozuluyor, sıkıntıları sürekli artıyordu. 15 Mart’ta, yurtdışından hekim getirilmesi konu edildiğinde; “ne yaparsanız yapın ama çabuk yapın, ben hastayım” dedi.27 Oysa, aynı öneriyi üç hafta önce “ortada Hatay sorunu var, hastalığım dışarda duyulursa iyi olmaz” diyerek reddetmişti.28

Hükümet, Paris Tıp Fakültesi’nden Prof.Dr.Frank Fiessinger’in çağrılmasına karar verdi. 28 Mart’ta Türkiye’ye gelen Fiessinger’in tanısı aynıydı. Fransız hekim, kendisini hayrete uğratan bir gerçekle karşılaşır. “Atatürk’e o güne dek hiçbir kan tahlili yapılmamıştır”.29 Elde, yalnızca birkaç idrar raporu vardır. Nedenini sorduğunda, “Atatürk’ten kan almaya çekindik” yanıtını alır.30

Vasiyetini Yazdırıyor

15 Eylül’de vasiyetini yazdırdı. Tek yasal mirasçısı, aslında kız kardeşi Makbule Atadan’dı. Ancak, 19 Mayıs 1932’de kendi isteği üzerine, 2307 sayılı özel bir yasa çıkarılmıştı. Bu girişimle, Medeni Yasa’da yer alan, mirasçıların haklarını isteğe bağlı olmaksızın koruyan “mahfuz hisse”, Atatürk için kaldırılmış, böylece aile üyeleri ve akrabaları, kişisel mirasından yararlanamaz duruma getirilmişlerdi.

2307 sayılı Yasa’ya göre, mirasını dilediği gibi dağıtacaktı. 11 Haziran 1937’de hazırlattığı ilk vasiyette, çiftliklerini ve diğer taşınmazlarını millete bırakmış; bu davranışı nedeniyle, “Millet ve Meclis adına”  kendisine teşekkür telgrafı gönderen Başbakan İsmet İnönü’ye; “söz konusu armağan, yüksek Türk milletine benim asıl vermeyi düşündüğüm armağan karşısında hiçbir değere sahip değildir. Ben gerektiği zaman, en büyük armağanım olmak üzere Türk milletine canımı vereceğim” yanıtını vermişti.31

Ulus Matbaası’nı, tüm demirbaş eşyası ve çevresindeki arsasıyla birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’ne; bugünkü Hipodrom ve 19 Mayıs Stadyumu çevresindeki arsaları, çarşı içindeki oteli, altındaki dükkanlarla birlikte Ankara Belediyesi’ne bağışladı. Para ve hisse senetlerini İş Bankası faizlendirecek ve her seneki faizden yaşadıkları sürece; kız kardeşi Makbule Atadan’a 1000, Afet İnan’a 800, Sabiha Gökçen’e 600, Manevi kızları Ülkü’ye 200, Rukiye ve Nebile’ye 100 lira verilecekti. Sabiha Gökçen’e bir ev alınacak, Makbule Atadan, yaşadığı sürece Çankaya’da oturduğu evi kullanabilecekti. İsmet İnönü’nün çocuklarına yüksek öğrenimlerini tamamlamaları için, gereken maddi yardım yapılacak; faizden kalan para, her yıl, yarı yarıya Türk Dil ve Tarih Kurumu’na ayrılacaktı.32

Duygulu Anlar

On beş yıl boyunca her yıl, özenle hazırlandığı 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın on altıncısı, o, bu durumdayken kutlanacaktı. Törenlere katılamayacağı belliydi, bu nedenle üzüntülüydü. Yardım alarak ve güçlükle yapabilmesine karşın, “giyinmiş, traş olmuş, bakımlı ve saygılı”  bir durumda odasından dışarı bakmaktadır.

Ayaklarındaki şişlik nedeniyle, ayakkabı giyememiştir. “Odası dışına hiçbir zaman ayakkabısız çıkmamış bir kişi olarak”  terlikle durmaktan rahatsızdır. Sabiha Gökçen‘e;  “dışarda hava nasıl? 30 Ağustos’u iyi bir havada kutlayabilecekler mi? Gazeteler, 30 Ağustos’un önemini iyi belirtmişler, iyi değerlendirmişler mi? Ulusal heyecan 1922’lerdeki gibi ayakta tutulabiliyor mu?” diye sorular sormaktadır.33

Elinde, Türk Ordusu’nun değişik törenlerde çekilmiş fotoğrafları vardır. Bunlara uzun uzun bakar ve “silahlarımızı kendimiz yapmamız gerek. Uçaklarımızı, tanklarımızı, hepsini. Aksi halde bir savaş sırasında, topsuz tüfeksiz dövüşmek zorunda kalırız. Ulusal savaş sanayii kurmalı ve bu alanda da bağımsız olmalıyız” der.

Daha sonra derin bir nefes alarak burukluk içeren bir ses tonuyla şunları söyler: “Bu kez bensiz kutlayacaklar. Oysa, törenlere katılmayı o kadar isterdim ki. Çocuklarımızı görmeyi, modern araç gereçle donanan ordumuzun geçişini görmeyi isterdim. Bayrağımızı da özledim. Onun şöyle anlı şanlı dalgalanıp göklerle bütünleşmesini çok özledim…34

Ağaca ve Yeşile Özlem

O günlerde, yaşamı boyunca canlı tuttuğu ağaç ve yeşillik özlemi öne çıkmıştı. Sıkça, doğal yaşamın güzelliklerinden söz ediyor, “bir dağda, bir orman içinde, sıradan küçük bir evde sakin bir hayat” istediğini söylüyordu.

Odasında, kendisine daha önce armağan edilen, orman ve akarsuları gösteren bir tablo vardır. Gözleri sık sık bu tabloya takılıyor, “güçlükle, ama içten gelen bir hasretle” ormana duyduğu özlemi anlatıyordu.35

Afet İnan’a, “bana ülkemizin ormanlık güzel yerlerini anlat, oralara gidelim; ağaçlar altında dolaşabileyim, basit bir hayata kavuşayım. Tek isteğim, yeşillik ve ağaçlıklar içinde olmak, yaz kış yeşil kalan ağaçlar arasında yaşamaktır” derken36; Sabiha Gökçen’e, “kimsenin yardımını istemeden, bir kere daha ormanlara gidebilseydim; ağaç denizinin yeşilliklerinde dilediğim gibi dolaşabilseydim… Sevdiğim vatanımın bir köşesinde, ağaçlardan gökyüzünün bile görünmediği bir köşesinde, planını kendimin çizdiği küçük, yalın bir ev olsun istiyorum. Burada çiçeklerle, kuşlarla, ağaçlarla iç içe olayım. Gençliğimden beri düşlediğim bir şeydi bu” diyordu.37

Askeri Öğrenciler

Cumhuriyet’in 15.yılı 29 Ekim’de coşkulu törenlerle kutlanmaktadır. Ancak, sağlık durumu “ciddi bir hal” almış, yardım da alsa çok güç hareket edebilir duruma gelmişti. Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri, törenlerden dönerken, boğaz vapurunu Dolmabahçe önüne getirmişler, “İstiklâl Marşı ve Gençlik Marşı’nı söyleyerek”, onu selamlamaktadırlar. Dışarda, coşkulu ve içten büyük bir sevgi gösterisi vardır. Ses tonuna yansıyan bir hüzünle, yanındakilere şöyle der: “Bugünü halkımla, halkımın içinde kutlamak isterdim. Beni Cumhuriyet Bayramı’nda halkımdan uzak tutan bu hastalığa lânet ediyorum. Bana gelecek bayramlardan söz etmeyin. Hatta gelecek aydan da söz etmeyin. Ekim ayını çıkarabilirsem bile, Kasım’ı çıkarabileceğimi hiç sanmıyorum.”38

Yüzü her zamankinden daha solgun, elleri balmumu rengini almıştır. Gözlerinin çevresi “mor halkalarla çevrili birer kuyu” gibidir.39 Gençlerin coşkusu giderek artmış, gösterileriyle “yer ve göğü inleterek” onu görmek istemektedirler. Dr.Neşet Ömer ve Zeki Bozok’a, “duyuyor musunuz? Bunlar bizim gençlerimiz. Cumhuriyet’i emanet ettiğimiz gençlerimiz. Ne gür sesleri var. Öyle bir nesil yetişiyor ki, bu neslin heyecanı, yurt ve bayrak aşkı köreltilmeyecek olursa, dünyanın en mutlu ülkesi, biliniz ki, Türkiye olacaktır. Gençliği köreltmek isteyenler çıkacaktır. Tarihe bakınız, (gençleri körelterek y.n.) ulusların mutluluğuna, esenliğine gölge düşürecek bedbahların çıktığını görürsünüz” der ve gençleri görmek, onlara el sallamak için hazırlanmasını ister.40

Hekim, “fakat paşam” dediğinde sözünü keser, “nedir fakat?” diyerek sert tepki gösterir. Gerisini, odada bulunan Sabiha Gökçen şöyle anlatır: “Binbir güçlükle elbisesini giydirdiler… Pencerenin önüne bir koltuk getirildi ve Atatürk koltuğa oturtuldu. İşte o zaman, dışarda esas kıyamet koptu. Onu gören gençler, çılgınca alkışlıyor, ellerindeki bayrakları sallıyordu. Görülecek bir manzaraydı. Gençleri, buradan eliyle selamladı. Gözleri yaşarmıştı. ‘Bu bayramlar ve yarınlar sizindir, güle güle’ dedi ve yatağına geri götürülmesini istedi”.41

Ölümsüzlük

10 Kasım’da son nefesini verdiğinde, arkasında 57 yıllık bir yaşam ve bu kısa yaşama sığdırılan görkemli bir eylem, tarihin gördüğü en büyük yenileşme eylemini bıraktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün, Türk ulusu için anlamı; özgürlükle tutsaklığın, varlığını korumayla yok olmanın ya da gönençle yoksulluğun, en yalın ve en belirgin ayrımıydı. Yaşam direncini yitirmiş kabul edilerek, yok edilmek istenen büyük bir ulusu ayağa kaldırmış, onu eskiden gelen ve değişime açık yeni değerlerle adeta yeniden yaratmıştı.

Elli yedi yıllık yaşamın 26 yılını asker ocağında, bunun da 11 yılını cephelerde savaşarak geçirmişti. Türk Ordusu’na bağlılığı ve ona duyduğu güven her şeyin üzerindeydi. Türk ulusunun orduya duyduğu saygı ve güveni biliyor, kuruluşunun her aşamasına emek verdiği ulusal ordunun savaş gücüne ve yenilikçi niteliğine büyük önem veriyordu.

Bu nedenle olacak, yaşamındaki son bildirimi Ordu’ya yaptı; ondan, “Türk vatanı ve Türk topluluğunu, iç ve dış tehlikelere karşı korumasını” istedi; 29 Ekim 1938’de doğrudan Ordu’ya seslenen iletisinde şunları söyledi: “Zaferleri ve mazisi insanlık tarihiyle başlayan, her zaman zaferle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk Ordusu! Ülkesini, en bunalımlı ve zor anlarında, zulümden, felaket ve sıkıntılardan ve düşman istilasından nasıl korumuş ve kurtarmışsan, Cumhuriyet’in bugünkü feyizli devrinde de askerlik tekniğinin bütün modern silah ve araçlarıyla donanmış olduğun halde, görevini aynı bağlılıkla yapacağından hiç kuşkum yoktur… Türk vatanının ve Türklük topluluğunun şan ve şerefini, dahili ve harici her türlü tehlikeye karşı korumaktan ibaret olan görevini, her an yerine getirmeye hazır ve amade olduğuna, benim ve büyük ulusumuzun tam bir inanç ve güvenimiz vardır… Bu kanıyla; kara, deniz, hava ordularımızın kahraman ve deneyimli komutanlarıyla subay ve erlerini selamlar, takdirlerimi bütün ulus önünde açıklarım. Cumhuriyet Bayramı’nın, on beşinci yıl dönümünüz kutlu olsun”.42

DİPNOTLAR

1                “Atatürk’ün İzinde Bir Ömür Böyle Geçti” Sabiha Gökçen, İst.-1982, sf.356; ak. Dr.Eren Akçiçek, “Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü”, Güven Kit., İzmir-2005, sf.178

2                “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Bateş A.Ş., sf.483

3                “Son Günlerinde Atatürk” Asım Arar, İst.-1958, sf.21-22; ak. Dr.Eren Akçiçek, “Atatürk’ün Sağlığı, Hastalıkları ve Ölümü” sf. 177

4                “Son Günleri” Kılıç Ali, İst.-1955, sf.10; ak. a.g.e. sf.178

5                a.g.e. sf.10

6                “Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü”, Dr.Eren Akçiçek, Güven Kit., İzmir-2005, sf.178

7                a.g.e. sf.178

8                “Atatürk’ten Hatıralar-2” Hasan Rıza Soyak, İst.-1973, sf.720

9                “Son Günlerinde Atatürk” Asım Arar, İst.-1958, sf.21-28

10             “Atatürk’ün Hastalığı, Profesör Dr. Nihat Reşad Belger’le Mülakat” R. Eşref Ünaydın, Ank.-1959, sf. 10-11; ak. Dr.Eren Akçiçek; a.g.e. sf.182

11             Cumhuriyet, 26 Kasım 1938; ak. a.g.e. sf.183

12             a.g.e. sf.183

13             “Hastalığı ve Ölümü” Asım Arar, Dünya Gazetesi, 10 Kasım 1953; ak. Dr.Eren Akçiçek, a.g.e. sf.239

14             “Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler” A.İnan, 3.Bas., 1981, sf.21

15             “İşin Aslı Astarı” Mustafa Ekmekçi, Cumhuriyet, 21 Mayıs 1992; ak. Dr.Eren Akdemir, a.g.e. sf.242

16             “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf.543

17             “Atatürk’ün Hastalığı, Profesör Dr. Nihat Reşad Belger’le Mülakat” R.E.Ünaydın, Ank.-1959, sf. 11-12; ak. Dr.Eren Akçiçek; a.g.e. sf.183

18             “Makbule Atadan Anlatıyor, Ağabeyim Mustafa Kemal” Şemsi Belli, Ank.-1959, sf. 62; ak. Dr.Eren Akçiçek, a.g.e. sf.143

19             “Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü” Dr.Eren Akçiçek, Güven Kit., İzm.-2005, sf.155 ve 159

20             “Çankaya” Falih Rıfkı Atay, Bateş A.Ş., sf.490

21             a.g.e. sf.490

22             a.g.e. sf.491 ve “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof.Utkan Kocatürk, İş Bank. Yay., sf.387 ve 388

23             “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof. U.Kocatürk, İş B.Yay., sf.381-398

24             “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof. U.Kocatürk, İş B.Yay., sf.381

25             “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, 3.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf.547

26             “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof.U.Kocatürk, İş B.Yay., sf.381-393

27             a.g.e. sf.384

28             “Atatürk’ün Sağlığı Hastalıkları ve Ölümü” Dr.Eren Akçiçek, Güven Kit., İzm.-2005,  sf.189

29             “Ord.Prof.Dr.E.Frank’ın Türkiye’ye Gelişi, Atatürk’ü Muayenesi ve İsmet Paşa’nın Yardımı Hakkında Kendi Beyanına Dayanan Anekdotlar” Şişli Çocuk Has.Tıp Bülteni, 24.04.1989, sf.609; ak. Dr.Eren Akçiçek, a.g.e. sf.188

30             a.g.e. sf.188

31             “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” Prof.Utkan Kocatürk, İş B.Kül.Yay,. sf.373

32             “Atatürk’ün Vasiyeti” Mazhar Leventoğlu, İst.1968, sf. 9, ve “Atatürk’ten Hatıralar-II”, Hasan Rıza Soyak, 1973, sf.752; ak. Prof.Dr. Utkan Kocatürk, “Kaynakçalı Atatürk Günlüğü” İş B.Yay., sf.385 ve 392

33             “Atatürk’le Bir Ömür” Sabiha Gökçen, Altın Kitap, İst.-1994, sf.296

34             a.g.e. sf.292

35             “Tek Adam” Ş.S.Aydemir, III.Cilt, Remzi Kit., 8.Baskı, İst.-1983, sf.553

36             “M.Kemal Atatürk’le Yaşadıklarım” Prof.Dr. A.Afet İnan, Kültür Bak. Yay., Ank.-1981, sf.37

37             “Atatürk’le Bir Ömür” Sabiha Gökçen, Altın Kit., İst.-1994, sf.293

38             a.g.e.sf.302-303

39             a.g.e. sf.302

40             a.g.e. sf.304

41             a.g.e. sf.303-304 ve “Çankaya” F.R.Atay, Bateş A.Ş., İst.-1980, sf.491

42             “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III”, III.Cilt, Atatürk Araş.Merk. 5.Baskı, Ank.-1997, sf.331

Bir Cevap Yazın