Bugün 24 Kasım, tüm öğretmenlerin kendini özel hissettiği Öğretmenler Günü. Öğretmenlik öyle önemli ve yüce bir meslektir ki öğretmen, kendini özel hissettiği bir günde bile, geleceğimiz olan çocuklarımızın, gençlerimizin eğitimi için düşünmek zorundadır.
Düşünmek zorundadır çünkü cumhuriyetin, Türk ulusuna kazandırdığı “Milli Eğitim” bugün tehlike altındadır.

Eğitim bir ülkenin ve bir ulusun temelidir. Bu temelin altı, cumhuriyete ve Türk ulusuna düşmanlık besleyenler tarafından yıllardır kazılmaktadır.
Milli eğitim, milli olmaktan çıkmış, cumhuriyetin yarattığı çağdaş eğitim yok edilmeye çalışılmış, kavramların içi boşaltılmış, siyasi kadrolaşmalar oluşturulmuş, ülkenin bütünlüğüne, cumhuriyete, Atatürk’e ve devrimlerine düşmanlık besleyenler Milli Eğitim’i ve onun temelinde yatan, laik eğitimi hedef almışlardır.
Bugün eğitimin, ülkenin geleceği için hizmet etmesi gerektiği gerçeği, siyasi çıkarlar ve cumhuriyete olan düşmanlıkla yok edilmeye çalışılmış ve eğitimde sendikalar aracılığıyla kadrolaşmalar yaratılmıştır. Bu kadrolaşmaların asıl amacı, laik eğitimi ve cumhuriyet devrimlerini temelden yıkmaktır.

Bugün 24 Kasım, Öğretmenler Günü. Türkiye Cumhuriyeti’nin, Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün öğretmenleri bilmelidir ki tehlike hiç olmadığı kadar büyüktür.

Bu tehlikeyi, kadrolaşmanın yarattığı baskıyı, ayrımcılığı, tedirginliği, çocuklarımıza dayatılmaya çalışılan ve her gün daha da kötüye giden eğitim sistemini, bizzat tehlikenin merkezinde olan ve bunları yaşayan, gören öğretmenler daha iyi bilmektedir.

Tehlike bu kadar büyükken cumhuriyetin ve Atatürk’ün öğretmenlerinin mücadele etmek için milli eğitime, laik eğitime ve ülkenin geleceğine sahip çıkmak için bahane üretme, korkma, bireysel düşünme hakkı var mıdır?

Aslında bu sorunun cevabı çok açık ve nettir:
Eğer bir öğretmen, Başöğretmen’in kurduğu cumhuriyete ve Türk ulusuna gönülden bağlı ise bu tehlike karşısında mücadele etmek onun asli görevidir.

Mücadelenin ve başarının en büyük örneği yine Atatürk ve Türk milletidir.

Mustafa Kemal Atatürk etrafını düşman sarmış bir ülkenin, Türk ulusunun başkomutanı olarak bağımsızlığımız ve geleceğimiz için Kurtuluş Savaşı’nın tüm olumsuz şartlara rağmen milletiyle birlikte sürdürüyordu ancak bu büyük kurtuluş mücadelesinin en zor günlerinde Atatürk sadece savaşın kazanılmasını değil geleceğin Türkiye’sini, yapacağı devrimleri düşünüyor, bir yandan da çağdaş eğitim sistemi üzerindeki araştırmalarını sürdürüyordu.

Kurtuluş Savaşı’nın en zor anlarında, düşmanın Eskişehir’e, Afyon’a saldırdığı dönemde Mustafa Kemal, 15-21 Temmuz 1921 tarihinde Ankara’da Maarif Kongresi’ni topladı.

Atatürk bu önemli kongrenin açılışında şunları söylüyordu:

“Şimdiye kadar izlenen öğretim yöntemlerinin, milletimizin gerileme tarihinin en önemli sebeplerinden biri olduğu kanaatindeyim. Onun için bir Milli Eğitim Programı’ndan söz ederken; eski devrin boş inançlarından ve yaradılış niteliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden; doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tamamen uzak, milli karakterimiz ve tarihimizle uyumlu kültür kastediyorum çünkü milli dehamızın tam olarak gelişmesi ancak böyle bir kültürle sağlanabilir. Herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar izlenen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Fikri kültür, ortamla uyumludur. O ortam milletin karakteridir.”

Bu sözleri bir ulusun kurtuluş savaşının ortasında söyleyen kişi olan Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk, savaşlardan sonra milletiyle birlikte cumhuriyeti kurmuş ve devrimleri tek tek gerçekleştirmeye başlamıştı. Eğitime verdiği önem, savaştayken bile yapacaklarının habercisiydi. Belki de eline kara tahtayı alıp Anadolu’yu trenle tek tek gezerek devrimlerini milletinin ayağına götüren tek liderdi çünkü o asıl mücadelenin savaştan sonra başlayacağını biliyordu.

Savaşın yarattığı en zor şartlarda Atatürk’ün Maarif Kongresi’ni toplaması ve bu sözleri söylemesi, kültüre ve eğitime verdiği önemin, Türk ulusuna beslediği inancın belirgin ifadesiydi.

Bugün belki toplu tüfekli bir savaş yok ancak en az onun kadar tehlikeli ve yıkıcı bir karşıdevrim var.

Eğitim kalesini savunamazsak, mücadele etmekte geç kalırsak, daha büyük ve ulusal felaketler ve kayıplarla karşılaşmamız kaçınılmazdır.

Atatürk ve Türk ulusu, en zor şartlarda mücadeleyi kararlı bir şekilde sürdürdü, öyleyse bizim bahane üretme hakkımız yok.

Eğitimin yeniden ulusumuza hizmet etmesi gerekiyor. Milli olmaktan çıkarılan eğitim sisteminin cumhuriyet devrimlerine, Türk milletine yani özüne dönmesi gerekiyor.

Eğitimin, makamında aldığı güçle öğretmenlerimize baskı oluşturup saygısızlık yapan, protokol bağımlısı, bilimden, araştırmadan, mücadeleden ve çağdaşlıktan uzak ve sürekli bir yerlere yaranmaya çalışan yöneticilerin ellerine bırakılamaz.

Karşıdevrimci kadrolara çocuklarımızı ve eğitimi teslim edemeyiz.

Eğitimin hayati önemini Atatürk yine şu sözlerle açıklıyor:
“En önemli, en esaslı nokta eğitim meselesidir. Çünkü eğitim bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüce bir toplum halinde yaşatır ya da bir milleti esarete ve sefalete terk eder.”

Türk milletinin değerli tüm öğretmenleri, eğitimin önemini Başöğretmen’in bu sözleriyle anlayıp, değerlendirip tehlikelere karşı mücadele etmelidir.

24 Kasım 1928, Mustafa Kemal’in “Millet Mektepleri’nin Başöğretmenliği”ni kabul ettiği gündür.

Her türlü karanlığı aydınlatan gerçek, çağdaş ve laik eğitimdir. Öğretmenler ışığın hem kendisi hem de sönmesine asla izin vermeyecek bekçisidir. Bu ışık Anadolu’nun en yüksek dağındaki Ayşe’yi, Ahmet’i, Kardelen’i, Mehmet’i aydınlatana kadar, onlara ulaşana kadar asla vazgeçilmemelidir.

Işığın kendisi ve bekçisi olan bu yüce ve onurlu mesleği karşılıksız vatan aşkıyla, ulusal sorumluluk bilinciyle, gönülden yapan başta şehit öğretmenlerimiz olmak üzere tüm öğretmenlerimizin 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü kutluyorum.

Mustafa Boztepe

Bir Cevap Yazın