Anadolu kültürlerini bilirsiniz. Kalıplaşmış bir çok gelenek ve görenek vardır ki bunlardan bir tanesi sofradır.

19 yaşındaydım. Sabah iş, akşam okul yaptığım zamanlardı. O gün okula gitmemiştim. Akşam eve gittiğimde sofra hazırdı ve beni bekliyorlardı. Bizim evin geleneği de yemek ile akşam haberleri aynı anda başlar. Sofraya oturduk, annem çorbalarımızı dağıttı ve yemeğe başladık. Akşam haberlerinin altıncı ya da yedinci haberiydi.  “Amirallere Suikast –  Poyrazköy Davası’ından tutuklu Yarbay Ali Tatar intihar etti.” diyordu haber sunucusu…

O an tüm ailenin yemeği bitmişti. Gözlerimizdeki yaşlar akmamak için direniyordu.

Direniyorduk. O gözyaşları gibi biz de direniyorduk. Çünkü biliyorduk ki biz ağlarsak eğer, onlar bunu hissedecekler ve dirençlerini yitirecekler. Direniyorduk. Sanki, bizim evimizden gitmişti bir can. Sanki benim abim, babamın ve annemin evladı yitirmişti canını…Ağlamayacaktık. Ağlamamalıydık.

Herkes sustu.

Öylece sessiz ve çaresiz bakıyorduk ekrana. Yoktu çünkü başka çaremiz. Evin bütün sakinlerini kaskatı eden o haber bitmişti. Hepimiz birbirimize baktık.

Yazık.” dedi, “Gencecik, dağ gibi adam…” dedi. “Yazık.

Ne diyebilirdi ki başka? Ne diyebilirdik?

Dağ gibi adamı aldılar elimizden.
Dağ gibi adamları alacaklardı elimizden.
Dağ gibi adamları aldılar elimizden…

Kimdi onlar?

İlhan Selçuk’tu, Türkan Saylan’dı, Berk Erden’di, Kuddusi Okkır’dı, Ali Tatar’dı, Murat Özenalp’ti, Cem Aziz Çakmak’tı…

Zamanın İktidar – cemaat kurgusuyla yapılan algı operasyonları o kadar yerinde ve istenilen düzeyde ilerlemekteydi ki, insanlar, “Neden olmasın? Suçları var ki içeri alınıyorlar. Kimse bu devirde suçu olmadan içeri alınmaz.” tarzında cümlelerle olanları olağan karşılıyordu.

Derken…

Evimizden bir fert gayri ihtiyarı “İntihar ettiğine göre var bir şey canım…” dedi.

Kızmadım. Kızamadım.

Çünkü insanlar öylesine dengesiz bir düzleme çekilmişti ki birşeylere inanma ihtiyacı içerisindeydiler. En makulü de öne konanı tüketme işlemiydi…

Hayır.” dedim.

Neden öyle bir yargıya vardın? İnsanlar, işlediği suçun açığa çıkması ihtimali ile mi intihar etmeyi göze almış olabilirler sadece? Bir insan, işlemediği bir suç yüzünden, bu suçlamayı onuruna yediremediği için, suçsuz olduğu halde böyle bir lekeyle yaşamayı göze alamadığı için, onuru için intihar edemez mi?” dedim.

Haklısın.” dedi…

*

Aradan 6 yıl geçmiş.

Ankara’dayım.

Mezarı başındaki törene katılamadım. Yetişemedim.

Hemen sonrasında yapılan Ali Lokması‘na katıldım. Lokma bir Alevi ritüeli. (Sofra da öyleymiş…) En kısa anlatımıyla, paylaşma, bir olma, bütün olma etkinliği diyebiliriz.

Ali Lokması‘na gelen insanların gözlerinde net olarak okunan şu idi: “Nerede insanlar? Nerede bu gençler? Yalnız mıyız?”…

Yalnızız.

Ali komutanın kardeşi Hürriyet ablanın da dediği gibi; “…Sadece akrabalarımız, silah arkadaşları ve onların aileleri… ve birkaç dost.

Sahi; kim anladı kim algılayabildi bu kumpas davalarını?

Şimdilerde kahraman olan, zamanında bu davalara yeşil ışık yakıp dağ gibi adamların hayatlarını yitip gitmesinde payı olan, gazeteci – aydın bozuntuları mı?…

Ne olur, ne olur kendinizi cici çocuk göstermek için kumpaslarda hayatları yok olmuş insanlar için, timsah gözyaşlarıyla baş başa bırakmayın kendinizi.

Çünkü her geçen gün gözümüzde biraz daha hiç oluyorsunuz.

Lokma Duası‘nda da belirtildiği üzere:

GERÇEĞE HÛ.

Mehmet AMAN
19.12.2015

Paylaş
Önceki İçerikÜÇÜNCÜ YOL OLARAK KUMPAS-DER’İ DESTEKLİYORUZ
Sonraki İçerikHalifeye Başkaldıran Vaiz
31 Ağustos 1990’da Mersin’de doğdu. İlköğrenimini Abdülkadir Perşembe İlköğretim Okulu ve Mersin Ortaokulu’nda bitirdi. Liseyi Mersin Endüstri Meslek Lisesi’nde İklimlendirme ve Soğutma Bölümü’nü okuyarak tamamladı. Fakat mesleğini sevmediği için devam ettirmedi. Gazetecilik aşkıyla askerlik görevinden sonra yeniden sınava girdi ve Niğde Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünü kazandı. Eğitimine halen devam etmektedir. İlgi alanları; spor, edebiyat ve sinema. Hayattaki en büyük hedefi, gazetecilik mesleğinin onurlu bir şekilde yapılabilmesi için çalışmak…

Bir Cevap Yazın