12 Ocak günü, Barış İçin Akademisyenler Grubu bir bildiri yayınladı ve bin kişinin üzerinde akademisyen bu bildiriyi imzaladı. Ardından AKP Hükümeti tarafından gelen gözaltılar ve üniversitelerin tekrar ikiye bölünmesi ile bildiri ülkede yeni bir kaos ortamının oluşmasına sebep oldu. Bu bildirinin ardından 15 Ocak’ta 4 maddelik yeni bir bildiri hazırlandı ve bildirinin altında imzası da bulunan Baskın Oran yeni bildiriyi bir radyo programında açıkladı.
Yazının devamı, ek bildiriye yapılmış bir cevap niteliğindedir.

Öncelikle 15 Ocak’ta sunulan 4 maddelik bildiriyi açıklayan isim Baskın Oran.
Peki Baskın Oran kimdir?
Baskın Oran, Ankara Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi bir profesördür. Türkiye’de alanında uzman olarak kabul edilen akademisyenlerden biridir.
Günümüz akademisyenleri ile birlikte bildiriye olan desteği, hükümet karşıtlığı; buraya kadar tamam.
Ancak eklenmesi gereken bir husus daha var: Kendisi aynı zamanda 2013 yılında AKP Hükümeti’nin Ege Bölgesi için görevlendirdiği akil adamıdır.

Başarılı akademisyen(!)lerimizin içinde bulunduğu çelişkili durum burada başlıyor.

Bildiride imzası bulunan akademisyenler ve bildiriyi destekleyen vatandaşlar, bildiriye karşı olan herkesi bir anda yandaş ilan ederken, yaklaşık 1 yıl öncesinde Türkiye’nin demokratikleşme süreci-çözüm süreci vb adlar altında bölünme sürecini aynı yandaşlıkla desteklediklerini unuttular sanıyoruz.
Yalnız bizler unutmadık. Merak etmeyin, o utancı sizlere de unutturmayacağız.

Yayınlanan 4 maddelik bildiri şu şekilde:

1. Erdoğan rejimi bizzat yarattığı kargaşayı bahane ederek resmi ideoloji dışındaki farklı düşüncelerini ifade eden akademisyenler başta olmak üzere Türk halkına 12 Eylül’ü aratacak bir baskıyı asla uygulayamaz.
2. Hendekler ve barikatlar denilen olay bugünkü kargaşanın sebebi değildir. Kürtlere 1919’dan bu yana verilip tutulmayan sözlerin, son olarak da müzakere masasının devrilmesinin yarattığı hayal kırıklığının ve Kürtlere uygulanagelmiş boğucu baskının günümüzdeki koşulları sonucudur.
3. Erdoğan rejimi bunları bahane yaparak kendi Kürt vatandaşlarını öldüremez, zulmedemez, onurlarını ayaklar altına alamaz, cenazelerini zırhlı araçlar arkasında sürükleyemez, kentlerini harabeye çeviremez.
4. PKK ise Kürtlerin imha edilmesi politikası ile mücadele ederken kör teröre kayarak sivillere zarar veremez, kendi halkını çaresiz bırakamaz, iktidara daha büyük baskı uygulama fırsatı yaratamaz.

Şimdi de maddeleri teker teker inceleyelim:

1. Erdoğan rejimi sözü, sanki aynı rejim ile hiç anlaşma yapılmamış gibi durmuyor mu? 1 yıl öncesine kadar çözüm sürecini iktidar partisi ile birlikte yürüten parti, bizzat Kürt kökenli vatandaşlarımızı sözde temsil ettiğini söyleyen HDP değil miydi? Bildiriye imza atan akademisyenlerimizin bir kısmı ise AKP’nin akil adamı olma yarışındalardı aynı dönemlerde. Daha dün bizler bunun büyük bir oyun olduğunu söylerken aynı iki parti ve sempatizanları tarafından faşist ilan ediliyorduk, bugün bu bildirinin teröre destek olduğunu savunurken yine aynı şeyleri söylüyoruz ve yine aynı söylemlerle itham ediliyoruz.
Bugün sahnede 2 düşman olarak gördüklerimiz, başkanlık sistemi ve yeni anayasa konusunda da aslında son derece anlaşmış gözüküyorlar.
Bunlar dışında sorulacak sorular da var: Mevcut anayasal rejim olan cumhuriyetin kazanımlarına da ortak düşmanlık besleyen yine bu partiler değil midir? Erdoğan rejimi dediğiniz rejim ile birlikte değiştirmek istemiyor musunuz mevcut anayasal rejimi?

2. Hendekler ve barikatlar dediğiniz şeyler hem devletin sivil halka ulaşmasını engelleyen hem de sivil halkın güvenliğini tehdit eden unsurlardır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti‘nin resmi güvenlik güçlerinin ülke sınırları içerisinde TERÖRün hüküm sürdüğü bir bölgeye ulaşmasının engellenmesinin meşru bir açıklaması yoktur, olamaz da. Müzakere masasının devrilmesi danışıklı dövüşün bir parçasıdır. Genelleme yaparak bu kaosun içine vatanını seven Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını “Kürtlere baskı uygulanıyor” palavrası ile katamazsınız. Hele ki baskı kelimesini, bizler bugün Şırnak’a, Diyarbakır’a, Van’a rahatça, güvenli bir şekilde gidemezken kullanamazsınız. O hendekler, bu ülkenin Batı’da yaşayan bir vatandaşının oraya gitmesini engelliyorsa, asıl baskı budur.

Bir de, bildirinin bu maddesinde bulunan “Kürtlere 1919’dan bu yana verilip tutulmayan sözler” lafı AKP söylemleriyle ne kadar da benzer öyle değil mi?

Çünkü hedef 1919!
Çünkü hedef Türkiye’nin Kurtuluş Mücadelesi’ni başlattığı gün!

Türkiye için belirli bir etnik kökene mensup insanlara verilmiş haklar söz konusu olamaz. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları etnik kökenlerine bakılmaksızın eşit haklara sahiplerdir. Türkiye’de azınlık, özel haklar-özel statü vb. kavramlar anayasaya aykırıdır. O sebeple Kürt kökenli Türk vatandaşları da herkes gibi bu ülkenin birer parçasıdır.

3. Erdoğan rejimi yalnızca Kürt kökenli vatandaşlarımızı öldürmüyor, Erdoğan rejimi tüm Türk vatandaşlarını öldürüyor. Bir akademisyen kimliği ile, genel vatandaşlık kavramının üzerini çizip sürekli kalın puntolarla etnik köken belirtmek ve bunu ayrıştırıcı bir üslupla yapmak ne kadar doğru? Ayrıca, kentlerini harabeye çeviremez kısmına da kısaca değinilmeli. Hendekler ve barikatlar o kentlerin zaten harabeye dönmüş hali değil mi? Sivil vatandaşlar terör korkusu içinde. Evleri ve dükkanları terör örgütü mensupları tarafından yağmalanıyor, üzerine bir de güvenlik güçlerinin bölgeye gelmesi engelleniyor. Bölgede yaşayan insanımızı böylesine bir zorbalıkla ve faşizan bir tutum ile savunmasız bırakmaktır asıl zulüm.
Erdoğan rejiminin yıllardır izlediği siyaset aynı. Çözüm süreciniz devam ederken de aynıydı. Yalnızca o zamanlar aynı masadaydınız, açıkça. Bugün bu durum, birbirini zalimleştirme-mazlumlaştırma ekseninde devam ediyor.

4. PKK TERÖR ÖRGÜTÜ bugüne kadar en büyük eziyeti Kürt kökenli Türk vatandaşlarına yapmıştır. Feodal düzenin başlıca güvencesi olan terör, bölge halkının tüm özgürlüklerini kısıtlamış, bölgeyi kargaşanın merkezi yapmıştır. Bunlar zaten yıllardır bilinen şeyler. Ancak “PKK’nın Kürtlerin imha edilmesi politikası ile mücadelesi” ve “kendi halkını çaresiz bırakamaz” sözlerini iyi irdelemek gerek.
İlk olarak şu sorulmalı, bu imha politikası Ankara’da, İstanbul’da, İzmir’de ve diğer Batı illerinde yaşayan Kürt kökenli vatandaşlarımıza nasıl olmuş da ulaşamamış? Eğer bir imha politikası varsa, ki açık açık söylenmese de kastedilen şey etnik bir temizlik, Kürt kökenli birçok siyasetçimiz, sanatçımız, yazarımız bu politikadan nasıl olur da etkilenmemiş?

Bu açıkça, Türkiye Cumhuriyeti’ndeki ‘meşru devlet’ yapısına yapılmış bir hakarettir.

Kürt kökenli Türk vatandaşları asla ve asla aşağılık bir terör örgütünün ‘halkı’ olamaz. Siz, bu bildiriyi yazan ve destek olanlar, onların bir parçası olabilirsiniz. Ancak vatanına bağlı binlerce, milyonlarca Kürt kökenli insanımız bunu bir hakaret olarak kabul edeceklerdir.
Bir terör örgütünün halkı olamaz. Bir terör örgütüne meşru bir zemin yaratmak için masum vatandaşlar o örgütün bünyesindeymiş gibi gösterilemez.
Baskın Oran’ın katıldığı radyo programında, önceki bildiride PKK’nın neden yer almadığı sorusuna verdiği cevap, bir terör örgütünü yalnızca bugünü ile değerlendirir sığlıkta: ”O bildiri hazırlanırken 1 tonluk dinamit kamyonu orada yoktu.”
Evet o bildiri hazırlanırken belki yoktu, ancak sizler gibi aydın(!)lardan alınan cesaretle o 1 tonluk dinamit oraya kondu.
Sizlerin yarattığı meşru zemin, o 1 tonluk dinamitin oraya konmasına sebep oldu.
Ayrıca, yaklaşık 40 yıldır ülkede kaosun ve kargaşanın sebebi olmuş bir terör örgütünü yalnızca bugünü ile değerlendirmek ne kadar akılcı? Bildiri hazırlanırken o patlayıcının olmaması, 40 yıl boyunca terör sebebiyle yaşamını yitirmiş binlerce vatandaşımızı yok saymak değildir de nedir?

Not: PKK terör örgütü kuruluşundan bu yana en çok Kürt kökenli vatandaşlarımıza zarar vermiştir, yukarıda da bahsedilmişti bundan. PKK’yı bölge halkının haklarını savunuyormuş gibi göstermek isteyen insanlara ufak birkaç hatırlatma:

– 10 Haziran 1990, Şırnak-Çevrimli katliamı,
– 3 Mayıs 1992, Şırnak- Dumanlı Köyü katliamı,
– 4 Ekim 1993, Siirt-Kalkancık Köyü katliamı,
– 4 Ekim 1993, Siirt-Daltepe Köyü katliamı,
– 30 Ekim 1993, Erzurum-Çiçekli Köyü katliamı,
– 1 Ocak 1995, Hamzalı katliamı,
– 24 Temmuz 1995, Van- Atabinen Mezrası katliamı,
ve daha niceleri…

PKK bir TERÖR ÖRGÜTÜdür.
Bir terör örgütü, hiçbir halkın temsilcisi-koruyucusu olamaz.
Bir terör örgütü, ancak ve ancak bir halkı amaçlarına ulaşmak için kullanır; istediği zaman savunuyormuş gibi yapar, sözde aydınlar da bu suça alet olur, istediği zaman da aynı halkı katleder ve aynı aydınlar sözde oldukları için bu katliamlara kör-sağır-dilsiz olur.

Türkiye bugün, mücadelesini hem terör örgütüyle, hem terör örgütü destekçisi aydın(!)larıyla, hem de 1 yıl öncesine kadar terör örgütüyle aynı masada olan iktidar partisi ile vermektedir.

PKK terör örgütü saldırıları sonucu bugüne dek şehit olan asker, polis ve korucularımızı ve tüm vatandaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

Zeynep Nur Gözütok
19.01.2016

4 YORUM

    • Öncelikle yorumunuz için teşekkürler.

      Yazı genel olarak akademisyenlerle ilgili olduğu için çözüm önerilerim bir ‘akademisyen’ kimliği üzerinden olacak, aslında çözüm önerisinden çok toplum olarak bizi çözüme götürebilecek yollardan biri sadece.
      Her şeyden önce akademisyenlerin toplum için öncü olmaları gerek. Hele ki sosyal bilimler üzerinde çalışan bir akademisyen bir nevi ‘toplum mühendisliği’ görevi görüyor. O nedenle sürekli fikri değişen ve zıt kutuplarda gidip gelen bir akademisyen, toplum için de son derece yanlış yönlendirmelere sebep olacaktır.
      Bir diğer nokta da ‘akademisyen’ dediğimiz insanlar neticede ‘bilim’ insanları. Kendi fikirleri olabilir elbette, ancak olaylara tek bir pencereden baktıklarında o bilimselliklerini kaybedip siyasallaşıyorlar. Toplumun birleştirici unsuru olmaları gerekirken toplumu kutuplaştırmaya itiyorlar, ki zaten toplumumuz buna yeterince müsait son zamanlarda.

      Terör olaylarının zirvede olduğu bu dönemde ‘bilim’ insanlarının son derece yanlı açıklamaları çok büyük tehlike Türk toplumu için. Sonuçta ortada bir meşru olan bir de meşru olmayan taraf var ve akademisyenler öylesine siyasallaşmış ki, meşru olmayan ‘terör örgütü’nü meşru olan ‘devlet’e tercih ediyorlar. Bu durum sosyal bilimler içerisindeki ‘devlet’ tanımına dahi aykırı, yani akademisyenlerimiz kendileriyle çelişiyorlar.

      Kısacası, Türkiye’nin bir ‘aydın’ sorunu var. Toplumu bütünleştirici bir şekilde yönlendirmesi gereken aydınlarımız ne yazık ki meşru olan kavramları itibarsızlaştırıp ülkenin ve toplumun temellerini sarsıyor, bizi bir arada tutan tüm ilke ve değerleri hiçe sayıyor. Bu sebeple çözüme gidebilmek için her şeyden önce Türkiye’deki aydın profilinin düzelmesi gerekiyor.

      Saygılarımla.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.