‪#‎BenimİçinUğurMumcu‬

“Her şeyin sahtesi var… Paranın sahtesi var… Tablonun sahtesi var… Altının, gümüşün, elmasın sahtesi var… Var oğlu var!..

Peki dinin ve ideolojilerin de sahteleri yok mu? Olmaz olur mu hiç? Var. Dinin sahtesi, siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar, siyasetin aracı olur.


Bir üçgen bu… Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni…


Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar…

Atatürk’ün laiklik ilkesinin ne kadar yararlı, ne kadar gerekli olduğunu, bu din sahtecileri ortaya çıkınca daha iyi anlıyoruz…

Kim savaşacak bunlarla?

Laiklik ilkesi, sahte Atatürkçüler ile sahte Müslümanların aralarında paylaşacakları bir koz değildir.

Atatürkçülüğün ilk koşulu devrimci olmaktır. Çağdaş olmaktır, demokrat olmaktır. Öyle ödün siyaseti ile Atatürkçülük olmaz, öyle pazarlıkçı ve uzlaşmacı yaklaşımlar ile laiklik ilkesi savunulmaz… Yasakçılık ile ise hiç savunulmaz…


Bir yanda sahte Atatürkçüler, öbür yanda sahte Müslümanlar…


Laiklik ilkesini savunmak için Atatürk gibi yürekli, Atatürk gibi inançlı olmak gerekir. İzinden gittiklerini söyleyenler gibi ürkek, kararsız ve inançsız değil!’’


Bu yazıyı okuyarak tanıştım ben Uğur Mumcu ile… Aslında tanışmak değil, tanımak diyebiliriz belki.

Tanıyordum ben onu.

Evimizde geçerdi adı, küçüktüm o zamanlar. Babam hain bir saldırıya kurban gidişini anlatırdı öfkeyle. Cımbızla toplanması gereken delillerin hoyratça süpürüldüğünü söylerdi. Korkardım, ben de öfke dolardım onun katillerine.

Sonra büyüdüm.

Bir insanın davası olması gerektiğini ve davası için yaşaması gerektiğini bana anlatan, öğreten, davası için yaşayan insanlarla tanıştım.

Etkilendim.

Savunduğum değerlerin temellerini attım, onların yardımıyla.

Sonra evlerine gittim, kitaplıklarını gördüm.

Kitapları severdim.

Küçüklükten beri hayalim kendi kütüphanemi oluşturacak kadar çok ve nitelikli kitaba sahip olabilmekti.

Onların kitaplıklarında da dizi dizi “Uğur Mumcular” gördüm.

Uğur Mumcu ile ilgili bildiğim bölük pörçük bilgileri birleştirmeye çalıştım.

Diziden bir kitap seçtim, okumaya başladım.

İşte tam anlamıyla o gün tanıştım onunla.

Yazımın girişine not ettiğim, Uğur Mumcu’nun 1987 yılında yazdığı, ‘’İmam Bayıldı’’ yazısını okuyarak…

Etkilendim, çünkü daha birkaç gün önce yazılmış bir köşe yazısı kadar günceldi.

Biz 2010’lu yıllardaydık, yazı yazılalı neredeyse yirmi beş yıl olmuştu.

Türkiye’nin gündemi ise hâlâ aynıydı.

Yıllar önce olduğu gibi bir yanda sahte Atatürkçüler, diğer yanda sahte Müslümanlar vardı hâlâ.

Uğur Mumcu okumaya devam ettikçe bizleri yıllar önce uyardığına tekrar tekrar şahit oldum.

15 Mart 1991 tarihinde Cumhuriyet’te yayınlanan yazısında Amerika’nın planı olan Kürt-İslam sentezini, Sevr tuzağını yazmıştı.

18 Mart 1991 tarihli diğer bir yazısında ise “Kürt Şovenizmi”nden bahsetmişti.

“…Şovenizm, emperyalist devletlerce bir araç olarak kullanılır. Kurtuluş Savaşı öncesi ve sonrasında Arap-Kürt liderleri İngiliz gizli istihbarat servislerince kullanıldılar.

Türkiye’de son yıllarda bir Kürt Şovenizmi yaratılmıştır.

Kürt sorununun ABD desteği ile çözülemeyeceği, ABD destekli Kürt Şovenizminin bölgede yeni yeni sorunlar doğuracağı da pek yakında anlaşılacaktır.
Kürt Şovenizmi ile sınırlarımızın ötesinde ve ülkemizde yine uğursuz oyunlar oynanıyor.’

Uğur Mumcu’nun bahsettiği gibi, oynanan uğursuz oyunlar ‘’bölüm atlayarak’’ oynanmaya devam ediyor…

Yıllarca bıkmadan usanmadan yazdığı, mücadele ettiği emperyalizm ve gericilik, 1993 yılında O’nu da şehit etti.

24 Ocak sabahı, arabasına yerleştirilmiş bir bomba ile…

Bugün ise,
Uğur Mumcu’nun bu mücadelesi ‘’en yakınları’’ tarafından bile anlaşılmıyor, onun mücadelesine sahip çıkılmıyor.

Ne onun adına kurulan gazetecilik vakıflarından ne de Cumhuriyet gazetesinden bir “Uğur Mumcu” çıkmıyor.

Neden mi?

Çünkü Uğur Mumcu olmak, sonuna kadar emperyalizmle mücadele etmek demektir.

Uğur Mumcu olmak
, tavizsiz Kemalist olmayı gerektirir.

Uğur Mumcu olmak, “
Altı Ok’”un vazgeçilmezliğini savunmayı gerektirir.

Uğur Mumcu olmak, “ideolojiyi cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi terk edip kaçmamayı” gerektirir.

Uğur Mumcu olmak, yalnızca araştırmacı ve gazeteci değil; esaslı devrimci olabilmeyi gerektirir.

Uğur Mumcu olmak, onun seslenişine kulak vermeyi, mirasını taşıyabilmeyi gerektirir.

“Vurulduk Ey Halkım, Unutma Bizi” diyordu Uğur Mumcu.

“Unutma Bizi” aslında bir unutulma korkusu değil; bir kuşağın sonraki kuşağa devrettiği bayrağın ne bedellerle taşındığına yönelik bir uyarıdır.

“Unutma Bizi” uyarısı devrimlerin bekçisi olarak kalabilmenin parolasıdır.

Seni unutmadık Uğur Mumcu.

Bizler,
Senin de dediğin gibi her şeye “Atatürk gücüyle ve onun onuncu yıl umuduyla başlayacağız, başlamalıyız.”

Senâ YAŞAR
24 Ocak 2016

#ÖnceKafadaİdeolojideBağımsızlık

Paylaş
Önceki İçerik“Sakıncalı Piyade”
Sonraki İçerik“Tarikat – Siyaset – Ticaret”
Sena Yaşar Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğrencisidir. 1997, Adana doğumludur. Sungurbey Anadolu Lisesi'nden mezun olmuştur. Lisedeki düşünce kulüplerinde de aktif olarak yer almıştır. Yeni Adana gazetesinin Genç Yeni Adana ekinde yazıları yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın