“Parçalayıcı ulusçuluk anlayışının yerine birleştirici ve bütünleştirici millet anlayışını yerleştireceğiz. (…) Biz Türkler, Kürtler, Araplar… (…) Eşit vatandaşlık ilkesi etrafında kullanılan bir düzen (kuracağız).”

Bu sözler Ahmet Davutoğlu’nun 5 Şubat günü Mardin’de “terörle mücadele eylem plânı”nı açıkladığı konuşmasından… Uzun süredir Cizre ve Sur’da yoğunlaşan operasyonlar devam ediyor ve resmî makamların ifâde ettiğine göre örgütün şehir kadrolarına ağır darbeler vuruluyor. Bu operasyonları yürüten hükûmetin başı olan Davutoğlu, hükûmetin diğer üyelerinin de hazır bulunduğu bir konuşmada ulusal (veya millî) birliği koruyan değil yaralayan sözler sarf ediyor. Bu ilk bakışta oldukça tutarsız görünüyor. Üstelik bu ayrıştırıcı cümleler birleştiricilik ve bütünleştiricilik nâmına ortaya konuyor.

Davutoğlu’nun “ulusçuluk” ile kavgası yeni başlamadı elbet. Dışişleri Bakanı iken verdiği bir röportajda yine benzer şeyler söylemişti. Ulusçulukla hesaplaşmaktan, eşit vatandaşlıktan söz etmişti (Hürriyet, 17.12.2012). Bu, Tayyip Erdoğan’ın meseleye bakışıyla da son derece uyuşan bir anlayış. AKP’nin kimlik politikası da özellikle 2009’dan sonra bu çizgide ilerledi. Dönemin başbakanı “Türk” sözcüğünü (“Türk, Kürt, Laz, Çerkez…” diye saymak dışında) ağzına almadığı için eleştirilirdi, zamanla alışıldı. Davutoğlu’ndan da hiç duymuyoruz. Diğer AKP yöneticilerinden işittiğimi de hiç hatırlamıyorum. Türk milleti yerine “millet”, “aziz milletimiz”, “bu millet”, “büyük milletimiz” filân deniyor. Yandaş derûnî entelektüeller “Türkiye milleti”, “Türkiyeli milleti” gibi enfes(!) kavramlar da ürettiler sağ olsunlar. Yeri gelmişken Erhan Sandıkçı olarak beyân etmiş olayım; benim adım “aziz”, “bu”, “büyük”, “Türkiye”, “Türkiyeli” falan değil; Türk’ten başka hiçbir adı kabûl etmeyen bir Türk’üm.

Bir yandan yeni anayasa çalışmaları başlıyor. Bir yandan bölücü teröre karşı mücadele için psikolojik unsur olarak tek (ulusal) kimlikten çok (etnik) kimliğe geçiş “müjde”leniyor. “Eşit vatandaşlık” deniyor. Anlamını Birgül Ayman Güler yıllardır usanmadan anlatıyor. Devlet-birey ilişkisinde hakların kişi temelinde değil etnik topluluklar temelinde tanımlanmasıdır. Hukuken tek, bütünü kapsayan ve millî kimlik olan, yurttaşlığı ifâde eden Türklüğün yanında diğer etnik kimliklerin de “eşit” birer etnisite olarak anayasada ve yasalarda tanımlanması, idârenin bu etnik farklılıklara göre şekillendirilmesidir.

Başka ne deniyor? “Parçalayıcı ulusçuluk”… Davutoğlu ve Erdoğan’ın da dâhil olduğu İslâmcı siyasetin öteden beri ulusa, ulusçuluğa düşman olduğu mâlûm. Bu düşmanlığın zâten Cumhuriyet’in laik bir Türk kimliği ve ulusal devlet inşasının o dönem öne çıkarılan öz Türkçe sözcük olan “ulus”la simgeleşmesinden dolayı “ulus” ve “ulusçuluk” aracılığıyla bu laik kimliğe karşı bir tepki olduğunu biliyoruz. Ulusçuluk da İslâmcının zihninde laik milliyetçiliğin bir başka ifâdesidir. Ulusçuluk, yâni laik devletten yana modernleşmeci Türk milliyetçiliği hangi “bütün”ü parçalamış da parçalayıcı oluyor? Sayın Davutoğlu çeşitli yer ve zamanlarda “millet-i İbrahim”den, İslâm ordularından bahsettiğine göre Cumhuriyet’in parçaladığı “bütün”ün İslâm ümmeti olduğunu söyleyebiliriz. Destekçileri arasında Araplarla aramızdaki siyasî bütünlüğün Atatürk’ün çabalarıyla Lozan’da filân koptuğunu zannedenler çok ama zannederim başbakanın tarihi geometrisinden iyidir; Birinci Dünya Savaşı’nı, Abdülhamit döneminde elden çıkan toprakları falan duymuştur. Onun kast ettiği, Cumhuriyet’in Türklerle diğer Müslüman milletler arasındaki kültürel bağın parçalaması. Ulusçuluğun “parçalayıcılığı” buradan geliyor. Hâlbuki olan, geri kalmış Müslüman milletlere uygar, modern, laik, gelişmiş, sanayileşmiş bir ülke olarak örnek olmak ve Türk Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra mazlum milletlere ilham vermeye devam etmekti ve bunu “parçalayıcı” gibi olumsuz ifâdelerle anmak bu hükûmetin “şânına” yakışır düzeyde bir nankörlük…

Davutoğlu’nun sözlerini daha fazla eşelemeye gerek yok. Millî birliği sağlayacak tek/ulusal kimlikli devlet yerine çok/etnik kimlikli devleti savunuyor ve partisinin yeni anayasa çalışmalarıyla bunu hayata geçirmeye çalışıyor. İslâmcılar tarafından genel olarak benimsenen bu kimlik politikasının son derece garip bir yanı var, asıl önemli olan o.

Bu politikadan İslâm kimliğini çıkarıp onun yerine sınıf siyasetini koyarsanız sosyalistlerin, serbest piyasayı koyarsanız liberallerin, hiçbir şey koymazsanız PKK’nın kimlik politikasını elde edersiniz.

Nedir? Ahmet Davutoğlu veya falanca gazetede bir köşe yazarı veya televizyonda konuşmacı veya üniversite salonunda bir akademisyen… Uzun yıllardır birilerine boş ümitler veriyorlar. Birilerinin bazı hayâller kurmalarına neden oluyorlar. Tatlı tatlı düşler görsün istiyorlar bazı insanlar. Cemaate avuçlarını açtırmışlar, olmayacak duaları uzun uzun âmin nidaları içinde arşa doğru savuruyorlar. İmam-cemaat ilişkisi içinde “mesele”nin çevresinde dönen tezler giderek saçmalaşıyor. Siyasette, edebiyatta, medyada çeteleşen bu kişilerin bu tezlerine karşı gelenler en faşist, en düşman, en hain kişiler olarak mimleniyor.

Diyorlar ki, dört harften oluşan şu “Türk” kelimesinin ifâde ettiği kimlik ve kapsadığı toplumsal varlık bu topraklar üzerinde ne kadar siyasî hak ve söz sâhibi ise “Kürt” kelimesi, “Çerkes” kelimesi, “Laz” vs. kelimeler de o kadar söz sahibi olabilir ve olmalıdır. Bakın etnik olarak bir rekâbetten söz etmiyorum; bu sözcüklerin birer kimlik olarak, kapsam olarak tarih içinde taşıdıklarından bahsediyorum. Ulusal devletler kurucu unsurun adıyla anılır, onun kimliği çevresinde tüm etnik unsurlar toplanır ve tek bir millî kimlik oluşturulur. Türk kimdir? Türk, Orta Asya’dan çıkıp Anadolu’ya akın eden ve 1176’da Anadolu topraklarının hâkimi durumuna gelen millettir. Selçuklu, Osmanlı, Cumhuriyet… Bin yıla yakın bir Türk egemenliğinin damgasını silinmez bir şekilde vurduğu Anadolu’nun Türk yurdu yâni Türkiye oluşu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla değil sözünü ettiğimiz süreç içerisinde, meselâ 13. yüzyıl İtalyan tüccarlarının yazılarında görülebilecek şekilde gerçekleşmiştir. Bunun bedeli yüzyıllar boyunca kanla, gözyaşıyla ödenmiştir. Üstelik Türklüğün bu topraklarda hâkim ve bütünleştirici kimlik oluşu bıçakla keser gibi Cumhuriyet ile birden başlamış bir olay değil. Osmanlı’da yönetici sınıfa mensup örneğin bir Arap paşa, bir Çerkes sadr-ı âzam üniformasında Türk bayrağını taşıyıp yabancılarca “Türk lider” diye anılmıyor muydu? Çeşitli kökenlerden Osmanlı tebaasının örneğin 93 Harbi’nde düşmanla çarpışmasından tarih kitapları “Türklerle Rusların savaşı” diye bahsetmiyor mu?

Bin yıllık egemenliğin sonucu olan bir kimlik ile bölgede yaşayan diğer kimlikler birleştiricilik, bütünleştiricilik, kapsayıcılık bakımından bir olamaz. Sanki arada bu farklar yokmuş gibi Türklüğü “36 etnik unsurdan [herhangi] biri”ne indirgemek, sürekli “Türk, Kürt, Arap…” diye saymak, Türk milletinin adını söylememek, “aziz millet, bu millet” diye gevelemek, Türk yurttaşlığı insanlara eşit bireysel haklar vermiyormuş gibi eşit vatandaşlıktan söz etmek, etnisiteleri öne çıkarmak ve ayrımları kaşımak, Kürt kökenli vatandaşlara olmayacak dualar okutmak anlamına gelir. Türk milliyetçilerini Turan’la kandırmak, eşitsizliğe ve yoksulluğa tepkili kanı kaynayan gençleri üç güne kadar kurulacak sosyalist Türkiye rüyası ile avutmak, dindar insanlara 55 İslâm ülkesinin topluca biat edeceği Halife devletinden bahsetmek ne derece gerçek dışı bir iş ise Kürt kökenli insanları Anayasa’da tanınacak, hukukî statü ve ayrıcalık sahibi olacak bir Kürt kimliği rüyasına yatırmak o derece gerçek dışı bir iş. Onların buna hakları olduğunu, Anayasa’nın 66. maddesinde yer alan Türk kimliğinin onlara yapılmış bir haksızlık olduğunu, devletin adının neden Kürdiye değil Türkiye olduğunu, meselâ neden “Anadolu Cumhuriyeti” olmadığını, hattâ daha ileriye giderek, neden Kürtlerin devletsiz bırakıldığını sormak, konuşmak, anlatmak, bu düşünceleri pompalamak Türkiye’nin birliğini yaralamıştır, yaralamaya da devam ediyor. Bu kervanın içinde ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti’nin en üst makamlarını işgâl edenler de yer alıyor.

Keşke her istediğimiz başkasına sormadan, dokunmadan gerçek olabilse. Keşke kimse, diğerinin taleplerinden olumsuz etkilenmese ve rıza gösterse. Ama böyle bir dünya hiçbir zaman var olmadı. Gaz vere vere uyuttuğunuz insanlara “Uyan hemşehrim, geldik!” demek de bize mi düşecek? Toplumun huzurunu ve genel çıkarları umurlarında değil. Olmayacak dualara âmin diye diye toplum çıkmaza sürükleniyor. Bir kesimin zihninde tek/millî kimlikten kopma, üniter (tek merkezli) yapıdan çıkma düşüncesi meşru bir hak gibi, doğal bir talep gibi yerleşiyor. Davutoğlu ve onun çeşitli ideolojilere mensup benzerlerinin niyetleri ne olursa olsun, sonuçta ulusal birliğin, ülkenin, devletin ruhuna Fatihaları hep birlikte okuyorlar.

Erhan SANDIKÇI

11 Şubat 2016