Sözcü gazetesi yazarı araştırmacı gazeteci Saygı ÖZTÜRK ile gerçekleştirdiğimiz röportajın “PKK Gerçeği” başlıklı ilk bölümü sizlerle…

22 Temmuz itibariyle PKK terörü yeniden tırmanışa geçti ve 6 aydır bölgeden çatışma haberleri geliyor. Resmi makamlar terör örgütünün büyük ölçüde zayiat verdiğini söylüyor. Terörle mücadele sırasında insan hakları ihlâlleri gerçekleştiğine yönelik iddialar da var. Bu konu hakkında ciddi bir bilgi kirliliği var. Bu konuyla ilgili siz ne düşünüyorsunuz? Bu süreci, bugün gelinen noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

PKK terörünün başlangıcı 1978’lere dayanır. 78’lerde özellikle Güneydoğunun Hilvan, Siverek ilçelerini merkez olarak belirlemişlerdi. Oradaki yapılanmanın başlangıcı aşiret reislerine başkaldırılardır. Örneğin Siverek’te Bucak aşiretine karşı mücadele ettiler ve biraz da bu şekilde halkın sempatisini kazandılar. Yani aşiretlere karşı mücadele eden, fakir fukarayı düşünen bir yapı olarak ortaya çıktılar. 1980 harekâtından sonra Türkiye’yi terk ettiler. Ve önemli operasyonlar yapıldı, örgüt büyük ölçüde etkisizleştirildi. Ama Türkiye’den kaçan gruplara Suriye’nin kontrolü altında olan Lübnan’ın toprakları içerisinde bulunan Bekaa vadisinde bir bölge verildi, orada örgütlenmeye başladılar. Silahlı ve teorik örgütlenmeleri orada yürüttüler. O dönem terör örgütü militanlarına Suriye’nin kol kanat germesine tepki olarak bazı birimlerin Suriye’de bazı patlama olaylarını gerçekleştirdikleri biliniyor. Dönemin Hafız Esad yönetimi “Madem Türkiye bunu yapıyor ben de terörü destekleyen daha çok adımlar atarım.” dedi. 15 Ağustos 1984’te Şemdinli baskınları gerçekleştirildi.

Bu etki-tepki önce bizim suçlandığımız bir olayla mı başladı?

Sizin ülkenizi bölmek, yıkmak isteyen bir grubun oradaki gruplar tarafından desteklenmesine, orada bulunanlara silahlı eğitimler verilmesine birilerinin engel olması gerekiyordu. Bunlara karşı, sizin ülkenizi destekleyen ya da yıkmak isteyen birilerine karşı ülkenin yetkili makamları yapıyorsa sizin devlet olarak bir yaptırımınız vardır. Bunlar tabiî gizli operasyonlardır. Şimdi ilk olarak 15 Ağustos’ta iki ilçenin basılması olayı gerçekleştiğinde Türkiye aslında bir anlamda böyle bir ortama hazır değildi. Büyük bir şaşkınlık yaşandı. Hakikatten büyük bir olaydır. Ben o dönemi bir kitabımda yazdım. “O gecenin hikâyesi” diye “Devletin Derinliklerinde” isimli kitabımda. Sadece o geceyi, Eruh’ta, Şemdinli’de neler olduğunu anlattım. Bizzat o olayın içerisindeki teröristlerle, o dönemdeki yetkililerle vatandaşlarla görüştüm; çok ilginç hikâyeler çıktı. Mesela Eruh’a ilk kez geldiklerinde Ziraat Bankası’nı soymak istiyorlar. Bankanın muhasebe müdürünü buluyorlar ama bankaya girebilmek, kasayı açabilmek için mutlaka bankanın müdürünü de bulması lazım. Banka müdürü de o sırada jandarmanın bahçesinde, küçük bir ilçe olduğu için yöneticilerin bir arada olduğu bir yer. Burası da basılıyor, cebinde bankanın anahtarı bulunan müdür kümeste 5 saat saklanarak bankanın soyulmasını önlüyor. İlçede o dönemde olanaksızlıklar o kadar fazla ki saat 9’da yapılan baskının Siirt’e bildirilmesi gece 3’ü buluyor. Niçin? İlginç olduğu için anlatayım… Telefonlar kesik, jandarma hattı da kesik, elektrikler kesik. Gecenin bir saatinde kaymakam o zamanın Orman Bölge Şefi ve jandarma eriyle valinin karşısına çıkıyor. İlçesi basılmış yorgun Kaymakam Bey, valinin karşısında bayılıyor. Orada ilçemiz basıldı sözünü ilk kez jandarma er “Vali ağabey, vali ağabey, ilçemizi bastılar, yazıcı arkadaşımızı şehit ettiler!” diyerek kullanıyor. Yetkili makamlara bildirilmesi böyle başlıyor ve oradan yetkili valilik Ankara’ya aynı saatlerde Şemdinli’de olay olduğunu bildiriyor. Ve Türkiye ertesi sabah öğreniyor iki ilçesine baskın olduğunu. Tabii basına da ertesi gün yansıyor.
O günden sonra terör örgütünün bölgedeki yapılanması özellikle 1984 sonrası Suriye’nin ve diğer komşu ülkelerin destekleri ile örgütü bugünkü bilinen noktaya taşıdı. Siz az önce 22 Temmuz dediniz, 22 Temmuz nedir ki? 22 Temmuz örgütün daha çok güçlenmek, daha çok silah, mühimmat elde etmek ve kafasındaki projelerin hazırlık dönemiydi. Yani bir sessizlik dönemiydi. Kendilerinin “çözüm süreci” olarak nitelendirdikleri dönemde örgüt tamamen daha etkili bir biçimde örgütlenmek ve ilçeleri kontrol altına alabilmek için hazırlıklar yapıyordu. Yoksa örgüt her dönemde var.

Baktığımız zaman verdiğiniz tarihten önce yollar kesilmeye devam ediyordu. Örgütün terör faaliyetleri hiçbir zaman bitmedi. “Çözüm süreci” dediğimiz dönemde güvenlik güçlerine verilen talimatlar “Operasyonlar yapmayacaksın.” Normal şartlarda devletin meşru silahlı kuvvetleri, ikinci bir silahlı gücün olmasını yasalar gereği kabul edemez. Bunlara siz dokunmayınca onlar size neden dokunsun ki? Onlar istediği zaman ilerinizden geçiyor, yolları kesiyor, herhangi bir müdahale edilmiyorsa neden askeri üzerine çeksin ki? Mesela bir köye gidip istediği propagandayı yapabiliyorsa niçin güvenlik güçlerine saldırsın? Silahlı bir saldırı yok ama bölge halkını kontrol altına alma var. Mesela ben şu köyde oturuyorum, devletimizin yetkililerine diyorum ki “100 tane veya 10 tane terörist geldi, ekmeğimizi, yiyeceğimizi istiyorlar, propaganda yapıyorlar.” Devlet “Ben gelmiyorum.” diyorsa ileride o insanlar örgütün her istediğine boyun eğmek durumunda kalacak. O yüzden böyle durumlarda olay olmaması gayet normal. 10-15 köy korucusu öldürüldü, köy korucuları maaşının bir kısmını terör örgütüne bağışlar. Yani örgüt hiçbir zaman eylemlerine ara vermedi , sadece devletin operasyon yapmamasını kendi lehine çevirdi.

Fikir mi değiştirdi bir nevi?

Örgüt alan hakimiyetini genişletti. Mesela burası geniş bir bölge. Bakıyorsunuz asker yok, ne var, terörist var. Devlet alan hakimiyetini bırakınca bölgeye terör hakimiyet kuruyor ve halk boyun eğmek durumunda kalıyor. İşte devlet alan hakimiyetini bırakınca aynı bölgeye bu sefer terör hakim oluyor. Yani “eylemsizlik” dediğimiz dönemler halkı tam anlamıyla kazanma ve kıskaca alma dönemidir. PKK “Bak işte jandarma yok, hani sizin askeriniz?” dediği zaman köylü ne diyecek? Hiçbir şey. Gerçekten bakacak ki devlet yok, ne valisi ne kaymakamı… Kendisi dağın başında yalnız bırakıldığı bir dönem. Bu dönemde ne yapacak? Terör örgütünün her istediğine boyun eğecek. Örgütün de insanları katletmesi gereken bir durumda olmayacak. Yani örgütün en güçlü olduğu süreç “çözüm süreci” dediğimiz dönemdir.

Sosyolojik açıdan da sıkıntılı bir durum var. Örgüt “Bakın biz mücadele ettik ve devlet tarafından kâle alındı, onaylandı ve zaferimiz meşrulaştı.” diyerek kendi içinde de bunun psikolojik üstünlüğünü mutlaka o süreçte hissetmişti.

Halk devletin, polisin, jandarmanın üstüne gidemediği bir örgüte ben ne yapabilirim diyecek. Yetkililer zaman zaman teröre karşı dik durun gibi açıklamalarda bulunuyor. Peki ya nasıl dik duracaksın böyle bir manzara karşısında?.. 2012’de örgüte çok büyük darbeler indirildi. Bu dönemde örgütün eylem alanı daraltıldı. Geçmişte de böyle. Örneğin 2002 yılı hakikaten terörün bitirildiği bir dönem. Yıl içerisinde olay sayısının sıfırlandığını görüyoruz. Şehit sayımız 7’ye 8’e inmiş. Cumhurbaşkanının (o dönem başbakan) Diyarbakır konuşması insanları belirli beklentilere sokmuş, daha sonra o beklentilerin gerçekleşmemesiyle terör olayları yeniden başladı. Terörle mücadelede kararlılık gerekiyor. Kararlılığı bırakırsanız birileri o boşluğu doldurur. Komşu ülkelerin de bu olayların artmasında payı var. Terör örgütünün normal şartlarda bu kadar ağır silahları, mühimmatları alması mümkün değildir. Demek ki bu olayların arkasında başka devletler de var. Değişik istihbarat kuruluşlarının kontrolünde bu yapılıyor. Bugün bile Cizre’de bir muhtarla konuştum, telefonda çatışma seslerini dinletti. İnanılmaz tank, top, mermi sesleri… İnsan şunu merak ediyor, 120 bin nüfuslu ve yaklaşık 70-80 bin insanın göç ettiği bir bölgede bu kadar mühimmatın olması, sabaha kadar kullanılması sonucunda -o da sokağa çıkma yasağı olduğu halde- nasıl oluyor silahı, mermisi bitmiyor? Bunlar hep kafanızda soru işareti olarak kalsın.

1978’de ağalara karşı olan ayaklanmalar PKK’nın maskesi miydi yoksa örgüt bu niyetle kurulup dönüşüm mü yaşadı?

O dönemde pek çok Kürtçü örgüt vardı. Rızgari, Ala Rızgari, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, hepsi aşağı yukarı aynı amaca sahipti. Hepsinin ideali bağımsız Kürdistan kurulması. Bazıları “Böyle bir niyetleri yoktur.” der. Bakın bu işler hep böyle başlar. Bundan 2-3 yıl önce öz yönetim ifadelerinin hiç konuşulduğunu, gündeme getirildiğini duymamışızdır. Bu merdivendir, merdivenin belirli aşamaları vardır. Sonuncu basamak “devrimci halk savaşı”dır . Bu savaşın amacı bağımsız bir Kürt devleti kurulmasıdır. Bugün Güneydoğu’ya baktığımızda 78’den beri bu olaylar var. 78’den sonra gelinen bugünkü noktanın basamağı onuncu noktadaysa bir sonraki basamak ise bunun bağımsızlığa doğru giden yoludur. O yüzden örgütün başlangıçtaki değişik grupların, çok sayıda Kürtçü örgütlerin olduğu 78’li yıllarda bunları sindirme yöntemleri oldu. Daha çok silaha davranan, ağalara karşı olan örgütler diğerlerini etkisiz hale getirdi. Bu sayede halkın sempatisini kazandı… Bazen silah kullanarak halkın sempatisini kazanırsınız bazen de ağalara başkaldırarak. 1979 yılıydı, dönemin İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş ile bölgeyi dolaşmaya gitmiştik. Gazeteci olarak sadece ben vardım. 15 günlük bayram tatili dönemi, yeni evliydim. Siverek’e gitmiştik. İçerde toplantı yapılıyor, dışarda bakana suikast düzenleneceği ihtimalinden dolayı tedbirler alınıyor. Kaymakamlığın bahçesinde vatandaşlarla konuşuyorum, silah sesi geldi. O sıkı önlemler arasında bir aşiretin önde gelen isimlerinden biri vurulmuş, can çekişiyordu. O zamanlar hiç unutmuyorum fotoğraf makinesinin kolunu çevirerek çekiyorsun, heyecandan hızlıca çevirip makinanın kolunu kırmış, fotoğraf çekememiştim. Siverek’te böyle bir olay başıma gelmiştir. Dolayısıyla o sıkı önlemlere rağmen aşiretin önde gelen isimlerinden birinin öldürülmesi kimi kesimlerce sempatiyi arttırdığı gibi kimi kesimlerde de korkuya neden oldu.

Bir Cevap Yazın