Sözcü gazetesi yazarı araştırmacı gazeteci Saygı ÖZTÜRK ile gerçekleştirdiğimiz röportajın “Cizre ve Sur’da Neler Oluyor?” başlıklı ikinci bölümü sizlerle…

Peki Cizre’de ve Sur’da ne oluyor? İnsan hakları ihlali meydana geliyor mu?

Sur, Diyarbakır’ın merkezi ve tarihi bir yapı. Gittiğim için biliyorum, özelliği şu, kentleşen bir bölge, rantın yüksek olduğu bir yer. Şöyle söylemek gerekirse, İstanbul’un Bebek’i, Ankara’nın Çankaya’sı neyse Diyarbakır için de Sur bu kadar kıymetli, ranta açık bir bölge. Böyle olduğu için yarın rezidansların, otellerin yükseleceği düşünülüyor. Burada terör örgütü insanların evden çıkartılması için rant çetelerinin de desteğini alıyor. Birlikte hareket ediyorlar. Bu yüzden burayı farklı görmek lazım. Sıradan bir terör eyleminin gerçekleştirildiği yer olmadığını anlatmak için söylüyorum. Ve o yüzden bölge önemli rant çeteleri açısından…

Rant çeteleri derken kastedilen AKP’nin rant çeteleri mi?

Daha çok HDP’nin rantçıları demek lazım. Şimdi Cizre’yi ele alalım… Cizre, tarihin her döneminde önemli bir yere sahip. Örgüt açısından da orası bir laboratuvar görevi gören bir ilçe. Yani örgüt bir planı uygulamaya koyacaksa her zaman ilk uyguladığı yer Cizre olmuştur. Cizre’nin böyle bir özelliği var, zengin bir ilçe. İpek yolu üzerinde olması, sınır kapılarına yakınlığı, Suriye ve Irak’a komşuluğu…

120-130 bin nüfusu vardır. İçinden nehir geçen çok güzel bir ilçe… Örgütün her eylemini başlattığı yer olduğu için önemli… Dikkat edilirse YDG-H kanadının ilk eğitimi burada verildi. Bizim gazetede (Sözcü) bu haberin fotoğrafları çıkmıştı. Dönemin hükûmeti “Yok canım burası Cizre değil.” diyerek olayı küçümsedi. Yine YDG-H “çözüm süreci” dediğimiz dönemde güçlendi. Tüm samimiyetimle söylüyorum, son iki yıldır yazılarımda ne kadar silah ve roketatar geldiğini yazdım. Bir partiye mensup olduğum için değil gazetecilik kimliğimden ötürü… İşte ilçenin böyle bir özelliği var. Sur’a geri gidecek olursak, Sur’un caddeleri çok dardır, iş makinelerinin ya da zırhlı araçların girmesi mümkün değildir. Yakın zamanda o bölgede görevli bir komutana sordum: “Neden bitmiyor bu olaylar?” Onları da dinlemek gerek, olaya tek taraflı bakılmaması gerekiyor, işimiz insanlara doğruyu anlatmak. İstenilse 24 saat içerisinde buralara girer, dümdüz de ederiz. Girdiğimiz zaman hem daha çok şehit vereceksin hem daha çok sivil insan hayatını kaybedecek hem de daha çok terörist öldürülecek. Olayların içerisinde de hasar görmemiş tek bir bina kalmamış olacak. Böyle bir ortamda çok dikkatli davranılması, adım adım gidilmesi gerekiyor. 36-40 gündür %60-70’lik bir kısmı tamamlandığını söylüyor. Hendekler kazılıyor, arkasına labirentler kuruluyor.

Hendeklerin çevresinde her taraf tuzaklanmış el yapımı bombalar… Mesela kapıyı çekiyorsun, bubi tuzağı, kapının kolu patlıyor. Pencereyi iteceksin, pencere patlıyor. Şehrin yolları parke taşı, bunların altına bomba yerleştirilmiş veya tandırın altına… Şimdi diyeceksiniz bu işin sorumlusu kim? Bana göre hükûmettir. Valilere “aman dokunmayın” diye talimat verenler, çözüm sürecinde örgütü ürkütmeyin diyenler… Çözüm sürecinde yapılan görüşmelerle terörle mücadeleyi birbirinden ayırman gerekiyor. Bu yapılmadığı için böyle bir sonuç çıktı karşımıza. Şu karşı binadan ateş ediliyor mesela ve sade vatandaşın evi. Teröristler eve girmiş, güvenlik güçleri sabretmek durumunda kalıyor. Ağır silahlar kullanıldığında binalar hasar görüyor ve böylece sade vatandaşlar olay sırasında hayatını kaybediyor. En zor mücadele binaların içerisinde meskûn mahallerde olan mücadelelerdir. Ateşe karşılık vermek zorunda olduğu için insan hakları ihlali de maalesef meydana geliyor. Binalar hasar görüyor. Bunlar maalesef meskûn mahaldeki mücadelelerin zorlukları. Şimdi aynı mücadeleyi yabancı bir ülkeyi işgal ederken verseniz orayı dümdüz edersiniz ancak burada kendi vatandaşınız karşıdan ateş edince, kendi askeriniz, kendi vatandaşınız zarar görsün istemiyorsunuz.

O zaman insan hakları ihlali olmadan terörle etkin bir biçimde mücadele etmek imkânsız, ne kadar dikkatli davranılsa bile…

Bu koşullar altında mümkün görünmüyor. Biliyorum ki orası sade bir vatandaşın evi ve bana ateş ediliyor, 2-3 askerim şehit ediliyor. Biraz daha yaklaşayım derken 3 şehit daha veriyorsun. Anlıyorsun ki burası teröristlerin karargâhı, ateşle karşılık verince görüyorsun ki sivil de terörist de hayatını kaybediyor. Ama şöyle de sormak gerekiyor: “36-40 gündür sokağa çıkma yasağı var. Bu durumun tek sorumlusu hükûmet midir sadece?” Geçmiş dönemdeki hatalar evet hükûmetin ama bugün terör örgütü olmasa bu insanların sokağa çıkma yasağı diye bir şey de olmaz. Burada vatandaş hayatını kaybediyor, terörist evine girip ateş ediyor, yoksa durduk yere güvenlik güçleri evin karşısına geçip ateş edecek değil. Yollar bu hale geldiyse, her taraf tuzaklanmış, patlayıcılar yerleştirilmişse bunun sorumlusu güvenlik güçleri değil, orayı bu hale getirenler, az önce belirttiğim gibi terörle mücadele ile çözüm sürecini ayıramayan hükûmettir.

Sokağa çıkma yasağı insanların güvenliği için alınan bir önlem değil midir?

Sokağa çıkma yasağı tabii ki insanların güvenliğiyle ilgili bir olay. Ancak öyle bir yapı var ki terör örgütü yerleşmiş. Mesela Sur ilçesini bildiğim için söylüyorum, Sur’da evler bitişik veya altında çok eski dönemlerden kalma -yine o komutandan dinlediğim kadarıyla- iki atlının yer altından rahatlıkla gidebileceği dehlizler var. Yani nereden girer nereden çıkarsın belli değil, evlerden evlere geçiş noktaları var. Buradan ateş ediyorsun ve on bina öteden çıkıyorsun. Surda 8 bin civarında bina var her kapıya bir asker diksen 8 bin asker eder. Kolay bir mücadele değil. Ne kadar doğru emin olamıyoruz ama açıklamalar yapılıyor, 573 terörist öldürüldü. “Ya Allah kahretsin!” diyorsun, 573 terörist bu ilçelere geldi ve yerleşti, sen hâlâ devlet olarak bunlara seyirci kaldıysan “Yazıklar olsun!” diyorum.

Peki hükûmet bir süreç yürütüyor ve bu süreç içerisinde TSK, valilerden operasyon izni istiyor ve izin çıkmıyor. Bir gün bu işin biteceği ortada. Peki TSK bu meskûn mahallerde düşük yoğunluklu veya yüksek yoğunluklu konseptleri neden geliştirmiyor?

“Çözüm süreci” denilen dönemde ve “Kobani” olaylarında müthiş bir eğitim gördüler, o bölgelere çok sayıda gönüllü katıldı. Kobani’de edindikleri bilgileri Türkiye’de uygular hale geldiler. Daha önce böyle yapılanmalar biliyorsunuz yoktu, sadece dağ kadroları vardı. Operasyonlar dağda yapılır, güvenlik dağda çatışırdı. Şimdi güvenlik güçlerine operasyon yetkisi verilmedi. “Bu işlerin sorumlusu hep hükûmettir.” diyorum değil mi? Vali kim? Hükûmetin temsilcisi… Ne yazık ki devletin temsilcisi konumunda kimse yok. Dolayısıyla vali kendisine verilen görevi yerine getiriyor. Son zamanlarda televizyonlarda hep söylüyorum, bu işlerin bu noktaya gelmesine seyirci kalan valiler ve onlara emir veren yetkililerdir. Şu anda diyoruz ki 224 askerimiz şehit oldu, son süreçte 20-25 şehidimizin olmasının tek sorumlusu hükûmettir. Başından beri sen bunların silah mühimmat yığmasına seyirci kalacaksın, sonra terörle mücadele ediyoruz! Hay senin mücadelene… Böyle mücadele mi olur?

TSK bir konsept geliştiremez mi?

TSK başbakana bağlı. Şimdi askeri birliğin önünden teröristler marş söyleyerek geçiyor, güvenlik güçlerine “görmeyeceksin” emri verildiği için askere kışlasından çıkması yasak. Kendisine emir verilmeden operasyona çıkması durumunda Allah korusun şehit verilmesi halinde bu konuyla ilgili hesap oranın komutanına sorulur.

Süreç sonrasından bahsedersek…

TSK kendi içerisinde kendisine emir verilmeden EMASYA (Emniyet-Asayiş Yardımlaşma) planıyla asker sokak çatışmaları için eğitilirdi. Bu da AKP hükûmeti döneminde “darbe planı hazırlıkları” diyerek kaldırıldı. Dolayısıyla EMASYA kaldırıldığı için askerin kendiliğinden EMASYA planına uygun hareket planı da ortadan kalkmıştır. Ancak son 2 yıldır bu işin askerin üzerine kalacağı düşünülerek asker bu eğitimleri tekrar vermeye başlandı.

Ne zamandan itibaren?

Geçen yıl verilmeye başlandı.

Hulusi Akar döneminde mi?

Hulusi Akar döneminden önce, Necdet Özel döneminde. Yine bir köşe yazımın içerisinde var ve operasyonların yapılması için sürekli başvurular vardı ancak başvurular kabul edilmiyordu. Valiliğe başvurulur, valilik İçişleri Bakanlığı’na… Sonra üç gün geçer, buradan bilgi sızar ve bakılır o bölgeden kimse yok. 5 Ağustos’ta valilere “operasyon yapabilirsiniz” diye yetki verildi, askere değil, jandarmaya daha çok… Sanıyorum jandarmanın yetmediği durumlar için 7. ve 8. Kolordu’ya terörle mücadele kapsamında jandarma yetkisi verildi.
17-25 Aralık’la birlikte AKP içinde belirli bir saltanat var. Bu kişiler kendi güvenlikleri için her şeyi yapabilecek yapıdalar. Dışarıdan bakıldığı zaman bir taraftan devlet yapması gerektiğini yapıyor diyoruz… Yok canım yapılması gereken yapılsa bugün bu noktada olunur mu?

Peki sizce şehirleri bilen, gözlemleyen biri olarak… Hükûmet gerçekten ne yapmak istiyor? Terörü bitirmek mi istiyor?

Güneydoğu’da mücadele hükûmetin kontrolü altında değil. Bahsediyoruz, ilçeler bu kadar istila altında olmadı. Sanıyorum 91-92 döneminde Şırnak’ı bir grup terörist istila etmeye kalkıştı, oradaki evlerden ateş edildi. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi ama bu sanıyorum 1 ya da 2 gün sürdü. Sonra anons edildi, “Herkes stadyuma gitsin.” diye. Dönemin valisi Ünal Erkan “Silahları olan getirsin bıraksın.” dedi ve olay kapandı. O zaman askerin etkinliği bölgede fazlaydı. Mete Sayar adında bir komutan vardı. Sınır ötesi harekâtlarında hep o bulunurdu. Bugünkü gibi aylarca istila altında ve terör örgütünün hakimiyetinin altında, girilmeyen mahalleler hiçbir dönemde olmadı. Bunlar AKP dönemi eseridir.

Hükûmetin fikrini değiştiren ne oldu? Düne kadar kol kola geziyorlardı, buna ne kadar güvenebiliriz?

Sizin güvenmediğiniz gibi bizler de güvenemiyoruz, bizim de güvenemediğimiz gibi bölge halkı, Güneydoğu’daki halk da güvenemiyor. Halk devlete güvenemediği için terör örgütüne yardıma devam ediyor. Şimdi orada devletin gücünü, kararlılığını ve bu işte devamlılığını görürse devletin yanında yer alır. Şunu bilin ki bölge halkı sanıldığı gibi terörist değil.

Öyle olsaydı çoktan bir kopma olurdu…

Tabii ki şunu da söyleyeyim, 80 sonrasında doğan çocuklarda terör örgütüne müthiş bir sempati var. Bu da bir gerçek. Kuşak değiştikçe bunlar oluyor. Şimdi polis taşlayan neslin dedelerine polis şeker dağıtıyordu. Bugün “TC askeri” derler. Düşman askeri olarak görüyor ve bölgeden çekilmesini istiyorlar. Geçen gün Hakkâri’den CHP’nin eski il başkanı geldi. “İnsan polislere de acıyor.” diyor. Polis eşleri çarşıya dışarı çıkamıyor. Bize “N’olursunuz bize iki kilo domates ve erzak alın.” diyebiliyorlar.

Bölgedekilerle sürekli iletişim halindesiniz. Sur’a dağda eğitilmiş teröristlerin geldiği fakat Cizre ve Silopi’ye henüz dağda yetiştirilmiş teröristlerin gelmediği, bölge gençlerinin çatışma halinde olduğu yönündeki iddialar var…

İşte bunlar çözüm sürecinin ürünüdür. Arşivlerden bakarsanız başbakan, içişleri bakanı açıklama yapıyor, “Teröristler sınır dışına çekilecekler.” diye. Ben de “yalan” diye yazıyordum. Teröristler asla ve asla bu ülkeyi terk etmez . Alan hakimiyetinden bahsettim. Vatandaş devleti görecek, duyduğu bilgiyi belgeyi her şeyi devlete anlatacak ve oradan ayrılması demek terörün mağlubiyeti demek. Biraz örgütü tanıyan Güneydoğu’da görev yapmış güvenlik birimlerine sorduğumda da verecekleri cevap budur. Ülkenin başbakanı, cumhurbaşkanı “Sınır ötesine gidecekler.” deyince ben neye güvenerek “hayır” diyorum? 100-150 kişilik grubu gönderirler, önden gazeteciler, basın gider ama örgüte binlerce yeni katılım olur. Çünkü verilen sözler var. İş verilecek diye sade bir vatandaş bile örgüte katılabilir, 6 ay sonra iş verecek diye… İşte o dönemde örgüte iki binden üç binden fazla genç katıldı. Yani sınır ötesine gidiliyor denildiği zaman örgüte katılımlar oldu. Liselerden gençlik yapılanması altında…

Üniversitelerden katılımlar oldu. Biz o dönem çok şaşırdık. “Silahsızlanma”, “çekiliyoruz” diyorlar ve üniversiteden öğrenci topluyorlar…

Gittiler, askerin herhangi bir operasyonu yok, askerin takibi yok. Bu süre içinde yurt içi ve yurt dışı silahlı eğitim aldılar. Dolayısıyla şu anda mücadelede olan gençler eğitimini bu dönemde almış oldu. Halkı da aralarına almak istiyorlar. Halk ortada kalmış durumda. Örgütten yana olsa bir türlü devletten yana olsa bir türlü… Şimdi devleti daha güçlü gördüğü için birtakım ihbarlar alınıyor. Dediğim gibi terörle mücadele devamlılık, kararlılık ister. Devlet her zaman gücünü göstermelidir.

Bu süreçte TSK bölge halkının güvenliğini de dikkate almalı, hukuki alanın dışına çıkmamalı.
Onlar da bir vatan evladı. Ama şu var, ateş ediliyor, kardeşi, arkadaşı şehit olduysa o kişilerin dikkatli davranacağını zannetmiyorum. Ateş edilen yere ateş eder, eğer arkadaşı şehit olduysa o da bunun intikamını almak ister. Bu insan psikolojisiyle ilgilidir. Sistematik davranılıyor olsa Sur ve Cizre dümdüz edilirdi.

Bir Cevap Yazın