Sözcü gazetesi yazarı araştırmacı gazeteci Saygı ÖZTÜRK ile gerçekleştirdiğimiz röportajın “Akademisyenler Bildirisi, Mafya, Cemaat Yapılanması ve Ordu” başlıklı üçüncü ve son bölümü sizlerle…

Anlattıklarınızdan anladığımız kadarıyla binden fazla akademisyenin imzaladığı bildiriye katılmıyorsunuz…

Ne gibi katılmıyorum? İçeriğe katılmıyorum, “katliam” sözlerine katılmıyorum.

Terör propagandası suçlamasıyla soruşturma başlatılması hakkında ne düşünüyorsunuz?

Şimdi bakın deniyor ki bu kişiler üniversiteden atılacak. Yok diyorum bu konuyla ilgili bugün yeni yazdım. İşin gerçeğini konuşmak lazım. Bununla ilgili kanun iptal edildi. Bunları doğru insanlarla konuşmak gerekiyor . Eski YÖK Başkanıyla konuştum, YÖK’ün anayasa profesörüyle, bildiride imzası olan anayasa profesörüyle konuştum. Gazetecilik de bunu gerektirir. Mesela imza atanların üniversiteden atılamayacağını yazdım. Ama derseniz ki o görüşlere katılıyor musunuz? Hayır, katılmıyorum. Ama sabahın bir saati evlerinden alınmalarına da katılmıyorum. Üniversiteler özgür olmalı, üniversiteler konuşabilmeli. Bugünkü olayların kaynağı toplumun sessiz kalmasıdır. Konuşması gerekenlerin konuşmamasından kaynaklıdır.

Gençlerin silahlı örgüte katıldığından söz ediyoruz. Şimdi bu olayda akademisyenlerin, sözde aydınların terörizmi meşrulaştırmasının bir etkisi yok mu?

Her biriniz üniversite öğrencisi olarak, üniversite yapılanmasının içinde olarak en iyi izleyen, gözlemleyen sizlersiniz. Örgüte katılımlar var ama bölgede geçmişte yaşanan bazı olumsuzluklar; köylerin boşaltılması, insanların öldürülmesi, 1980 sonrası insanların öldürülmesi… Tabii o dönemde yaşanan olaylar farklı anlatılabiliyor. Şimdi 12 Eylül 1980 dönemini yaşamayanlar o dönemi farklı anlatır, o dönem gazetecilik yapanlar farklı… Ama bir de şu var, o dönemin gazetecileri “Aman demokrat derler, aman faşist derler.” diyerek gerçekleri söylemekten çekinirler. Toplum içinde farklı konuşup gazetede farklı yazarlar. Bir de böyle alçaklıklarımız var ne yazık ki. Ben işin gazetecilik kısmındayım.

Geçmişten beri adı suç örgütleriyle anılan Sedat Peker…

Adamın birisi çıkıp bir şeyler dedi diye niye dikkate alıyorsunuz…

Cesaret isteyen bir açıklamaydı sonuçta…

Ülkede yargı var, savcılar var. Suç unsuru olan bir ifade değil mi bu? Cumhuriyet savcıları nasıl akademisyenler için soruşturma başlatıyorsa bununla ilgili de başlatması lazım. Onun için Sedat Peker bunu demiş diye üzerinde durmaya gerek yok.

Koruma tahsis ettiler Sedat Peker’e…

Devlet vatandaşının can ve mal güvenliğini korumak zorundadır. Sedat Peker yarın bir gün öldürülse bu sözlerinden dolayı, bu sefer “Vay neden devlet korumadı!” olur.

Peki aynı şekilde vatandaşı da Sedat Peker’den korumak gerekmiyor mu?

Tabii ki. O yüzden dediğim gibi devletin yasal işlemleri yerine getirmesi gerekiyor. Hapise atılması gerekiyorsa atılmalı. Gerçi günümüzde olaylar ifade özgürlüğü olarak değerlendiriliyor. Bugün en büyük sorun kurum ve kuruluşların görevini yerine getirememesidir. Yargı Türkiye’de bağımsız olursa mesele olmaz ama görüyoruz ki yargı yürütmenin altında. Başbakan, Cumhurbaşkanı açıklama yapıyor ve yargı hareket ediyor. Böyle bir şeyin olmaması lazım.

Bölgeyi bilen birisiniz ve terörle mücadelede psikolojik mücadelenin ne kadar önemli olduğunu, meşrulaştırmanın terör örgütüne ne kadar katkı sağlayacağını bilen biri olarak, bu moral motivasyon ve psikolojik olarak normalleştirmek terör örgütü propagandası mı sizce?

Her bildirinin yanında olacaksın diye bir şey yok. Fikir özgürlüğü kapsamında değerlendirmek lazım. Bugün Türkiye’de olayların bu hale gelmesinin nedeni üniversitelerdir. Mesela TBMM’de önemli kanunlar görüşülüyor, torba kanunları, insan hayatıyla ilgili kanunlar, güvenlikle ilgili… Bir üniversitede hukuk fakültesi profesörü, dekanı çıkıp konuşmuyor. Eskiden kıyamet kopardı. Üniversiteler ayaklanırdı, sağlıkla ilgili bir konu olur, tıp fakültelerinin dekanı bildiri yanınlardı. Tarımla, hayvancılıkla ilgili ziraat veya veteriner fakülteleri açıklama yapardı. Bugün kimse tek kelime etmiyor.

Bu bildiri herhangi akademisyenin aydın kaygısıyla yazdığı bir bildiriden ziyade bir algı operasyonu…

Buna imza atan kişiler arasında değerli profesörler, bilim adamları var. Algıysa yapmasınlar ya… Ne diyelim. Onların düşüncelerine, görüşlerine de saygı duyacaksın.

Bugün konuşanlar dün işlerine gelmeyince susuyorlardı. Mesela biz isteriz ki bir aydın tepki gösteriyorsa Balyoz’da da “askeri casusluk” operasyonlarında da aynı hassasiyeti göstersin.

Gazeteci olarak hep olayların içerisindeyim ben.

Cemaat operasyonları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Ergenekon sürecinde onu ilk kamuoyuna duyuran kişi benim. O dönemler Tempo dergisinde yazmıştım. Hürriyet’te yazıyordum ama haber Hürriyet’te çıkmamıştı, Tempo dergisinde yayınlanmıştı. Ergün Poyraz ve Emin Şirin gözaltına alınmıştı. Emin Şirin serbest bırakıldı. Onunla konuştum, ifade tutanağını okuma fırsatım oldu. Ben bunu Tempo dergisine verdiğimde çok önemli olduğunu söyledim. İlerde Türkiye’nin konuşacağı bir haber olacak ve siz de “İlk yayınlayan biziz.” diye konuşacaksınız dedim. Tuncay Güney mesela olayların kilit isimi, onunla Kanada’da röportaj yaptım telefonla. Evinde bomba bulunan komutan Oktay Yıldırım benim ulaştığım belgeleri kullandığını söyledi. Gazetecinin bir belgeye ulaşması sade bir vatandaştan daha kolaydır. Ergenekon’la ilgili benim de mahkûmiyetlerim var. Bir gün Tuncay Güney’le yazışıyorum, “O kadar yoğunum ki Veli Küçük Paşanın ifadesini bile okuyamadım.” dedi. Veli Küçük’ün ifadesini biz İstanbul’da arıyoruz, bulamıyoruz. Tuncay Güney Kanada’dan bana ifadeyi gönderdi. Veli Küçük’ün kızı ifadenin doğruluğunu onayladı. Bende bunu hem Tempo hem de Hürriyet’te yazdım. Bundan dolayı 1 yıl 5 ay 15 gün kesinleşmiş hapis cezam var. Gizliliği ihlâlden dolayı. Balyoz’la ilgili o kadar kitap yazdım, bana hep teşekkür ettiler. Konuyla ilgili araştırma yapmadan bunları yazamıyorsunuz.

Nazlı Ilıcak sizin bu yaklaşımınızı farklı yorumlamıştı.

Ne gibi?

Asker -daha doğrusu- darbe yanlısı diyerek.

Diyebilir. Bakın az önce şunu söyledim size, “Aman ben demokrat görüneyim, aman bana faşist derler.” yaklaşımı içerisinde olursanız gerçekleri söyleyemezsiniz. Bazı meslektaşlarım toplum içinde farklı, gazetede farklı konuşur dedim. Ben inandığım şeyleri söylerim. Gazetecinin namus borcudur gerçeği yazmak, konuşmak ve anlatmak. Topluma karşı sorumluluğumuz budur. Hapis cezası aldım diyorum, feda olsun hapis cezası da alırız… İşim gereği yazıyorum, yasak var diye ne yapayım kardeşim? Haber değeri olan bir şeyi ben dayanamam yazarım.

17 Aralık sürecinden itibaren cemaatin üzerine ciddi bir biçimde gidilmeye başlandı. Emniyette, yargıda… Fakat TSK’da bu yapılmıyor.

Onu bilemiyorum. Şu anda herkes cemaat düşmanı oldu. Az önce anlattığım konular da bunlarla ilgili. Cemaat bu ülkede yeni değil ki! Yıllardır var. 90’lı yıllardan bu yana etkin bir biçimde var. Ben çok iyi hatırlıyorum, Hürriyet’te 93-94 yıllarında yazmıştım ‘Cemaat emniyeti ele geçiriyor.’ diye. İstihbarat dairesinden aldığım bir belgeye dayanarak yazmıştım. Star gazetesi Ankara Temsilcisi’ydim. Ben bunları hep yazardım. Kitabımdaki bilgilerin dörtte üçü gazetelerde yazdığım ama hepsi belgeli olan şeyler. Ama bunu yazınca Fethullah Gülen’in ifadesini de yazmak zorundasınız. Amerika’da Gülen’in ifadesi alınıyor, bunu yazacaksın. Sen doğru bilgiyi ver, okuyucu yorumunu kendisi yapsın. Ben o yüzden kitaplarımda yorum yapmam, taraf olmam. Diyelim ki Fethullah Gülen’in Diyanet’teki sınavı geçemediğini de yazıyorsun , yapılanmasını da yazıyorsun. Örnek vereyim emniyette bu konuyla ilgili son dönemde çok kitap yazıldı.

Örneğin Sabri Uzun…

Yürek isterdi, önceden neden yazılmıyordu? Emniyet deyince, Fethullahçı yapılanma deyince en önemli dairelerden birisi Millî İstihbarat Dairesi’dir bunu bilin. Şimdi ben yazıyorum o zamanlar emniyetin Millî İstihbarat Dairesi’ni ele geçirdiler, özel kalemdeki kişi şu diye. Bana bol bol dava açarlardı. Olayların mağduruyuz işte… Ergenekon’u yazıyorsun mağdur oluyorsun, bunları yazıyorsun mağdur oluyorsun. Hakkımda açılmış 150’yi geçmiş dava vardı. Ne yapayım yani yazmaktan vaz mı geçeyim? Beni kurtaran şey, her zaman belgeli yazmam olmuştur. Mesela kitabıma belgesini de koymuştum; Ankara’da soruşturmayı devlet güvenlik yürütüyordu bununla ilgili. Emniyetten sordular böyle bir yapılanma var mıdır? Sabri Uzun’un imzasıyla yanıt: “Kesinlikle böyle bir yapılanma yoktur, bunlar teşkilatımızı yıpratmaya yönelik girişimlerdir.” E şimdi bakıyorsun bu kişiler bir numaralı cemaat düşmanı olmuş. Ya kardeşim siz bu dairenin başıydınız. Bana en çok dava açan kişilerden birisi Adil’dir (Adil Serdar Saçan). Ben de onun yolsuzluklarını yazmışımdır. Adil Serdar’a da sor Türkiye’de en güvendiğin gazeteci kim? diye, beni gösterir mutlaka. Cemaat konusuna devam edecek olursak, Star’da yazdığım dönemde Hanefi Avcı’nın çocukları Samanyolu Lisesi’nde okuyordu. Yıllar sonra Hanefi Beyin kendisi yazdı bunu. Hanefi Avcı’nın kendisine cemaatçiydi veya değildi diyemem ama o dairede olduğu dönem onları koruduğunu biliyorum. Ben de bunları yazıyordum. Yazdıklarım birilerini rahatsız ediyordu ama zaman beni haklı çıkardı. Kimsenin yazamadığı dönemde bunları yazdım. Nurettin Veren vardı Fethullah Gülen’in sağ kolu, ilk kez bana konuştu. Konuşursa bana, çarptırmayacağımı, olduğu gibi aktaracağımı bildikleri için insanların bu konuda güveni var.

17 Aralık süreciyle birlikte cemaat ile hükûmetin arasındaki ipler kopmuş gibi gözüküyor. Baktığımız zaman bu sefer cemaatle muhalefet yaklaşıyor gibi. Sizce cemaatin ana muhalefet partisindeki etkisi nedir?

Bakın cemaatin oy gücü yok ama basın gücü var. Bugün olanlara baktığımızda cemaatle birlikte hareket edilmiş, cemaatle birlikte kumpas kurulmuşsa… Kardeşim ben cemaat bilmem, devletimizi, hükûmetimizi bilirim! Devlet var oldukça cemaat nasıl kumpas kurulabilir? Bunları yazdığın zaman yakında Saygı Öztürk de gözaltına alınacak. Benim de ailem var, benim de çocuklarım var. Abime, çocuklarıma şunu söylüyorum: “Toplu iğne başı kadar bir cemaatle, tarikatla, partiyle bir ilişkim yok, sadece gazetecilik yapıyorum. İşimi severek yapıyorum. İleride tutuklanırsam sizin de içiniz vicdanınız bu konuda rahat olsun.” O zaman haksızlıklara maruz kalmış, tanımadığınız insanların yanında nasıl oluyorsanız bugün de diyorsunuz ki haksızlık yapanlara sonuna kadar hesabını sorun. Onların yaptığı haksızlığın, hukuksuzluğun hesabı sorulsun ama siz onlara yapmayın onların size yaptığını. Bunu da her fırsatta söylüyorum, bunları söylediğim için de cemaatçi diye adlandıracaklar, adlandırsınlar. Birilerinin birilerine hukuksuzluk yapmasını kabul etmemeniz gerekiyor. 17-25 Aralık yolsuzluğunu ortaya çıkaran insanlara da böyle yapıyorsanız kim yolsuzluğun üzerine gidecek hangi savcı hangi emniyet mensubu?

GES’in askeriyeden alınması resmen ordunun belini kırdı…

İşte biz bunları yazıyoruz. Bunun getirdiği sakıncaları da yazıyorum. Konunun uzmanı değilim ama bir gazeteci olarak birilerinin konuyu araştırması, duyurması gerekiyordu. Mesela o olaylarda değişik dönemlerde bunları duyurdum ben.

Şöyle dediniz: “Asker, kabağın kendi başına patlayacağını görmeye başlayınca geçen seneden itibaren bazı eğitimleri vermeye başladı.” Bundan yola çıkarsak eğer ben askersem bu benim başıma iş açacaksa aynı zamanda GES’in de benden alınıp emniyete, MİT’e bağlanması benim açımdan sıkıntılı bir durum. TSK’nın bununla ilgili bir hamlesi oldu mu?

Evet, oldu. Onlar görüşlerini o zaman da dile getirdiler. Şimdi şöyle oldu, o dönem öyle bir şeydi ki asker darbe yapacak, darbe planı bilmem nesi… EMASYA’dan bahsettik. EMASYA bildiğim kadarıyla 10-15 yıldır olan bir protokol. Peki 15 yıldır darbe amacıyla mı kullanıldı? Hayır. Öyle bir hava esti ki birdenbire bir EMASYA düşmanlığı başladı. Hükümet de biliyorsunuz ki bununla ilgili bir yasal düzenlemeye gitti.

Şimdi GES’le ilgili, onlarla ilgili birimler mutlaka bunun sakıncalarını anlatmışladır, anlatıyorlardır. Biz yazıları yazdıktan sonra konu meclise soru önergesi olarak da verildi. Bunlarla ilgilenen, bunların ortaya çıkan sakıncalarının giderilmesini isteyen mutlaka devletin görevlileri vardır.

Geri alındı mı sizce?

Onu bilemem tabi, biz bilemeyiz ki. Biz sadece olayı ve durumu gündeme getiririz. Durum tespiti yapıyoruz biz. Artık gerisi bizi ilgilendirmez, devletin kurumları sonuçta. Yani diyecekler ki bu GES dediğin daha önce genelkurmaya bağlıydı şimdi isim değiştirilmiş olarak MİT’e bağlandı.

Peki yakın vadede Türkiye ile ilgili ne görüyorsunuz?

Hiçbir şey görmüyorum. Yaşıyoruz işte, hep beraber görüyoruz.

Yani şöyle söylediniz ya ”Biz bir şeyleri söyledik ve zaman bizi hep haklı çıkardı.” peki şu an sizin Türkiye ile ilgili öngörüleriniz ne?

Yaşanan olaylarla ilgili değerlendirmelerimizi ifade ediyorum. Yoksa uzun vadede şu olur, bu olur… Onları bilemem ama mesela Güneydoğu ile ilgili hakikaten sıkıntılı, sancılı bir dönem var. O görülüyor yani. Bunun çok uzamadan ve ülkede fazla kan akmadan çözülmesini yürekten diliyorum. Ülkede Alevi, Sünni diye müthiş bir ayrım var. Mezhepçilik Türkiye’de son dönemlerde ana gündeme getirilen bir konu. Bunlar çok sancılı konular. Çorum olayları sırasında ben Çorum’daydım. Gazeteci olarak o zaman Hürriyet’teydim. Olaylar çıkacak diye gittik. Olayların içerisindeydim. Komşu komşuyu, aynı çevrede olan insanların, Allah korusun bu iç savaş gibi görüntülerin nelere mal olduğunu ben orda gördüm. Çok acı şeyler…

Son olarak, değerli bir gazeteci olarak genç gazetecilere ve gazeteci adaylarına önerileriniz nelerdir?

Şu anlattıklarımın hepsi bir öneri. Bir haber yazacağınız zaman elinizdeki belgeyle yetinmeyin. Mutlaka karşı tarafa da sorun, onun da görüşünü alın. Bunlar belki bazen haberlerinizi düşürebilir ama önemli değil. Her şeyden önce ben şöyle diyorum, ”Benimle ilgili birisi bir haber yazsa a eşşoğleşşek bir de açıp bana sorsaydın ya, olay nedir diye.”
Nasıl ben böyle bir durumdan rahatsız olduysam bu diğer insanları da rahatsız ediyordur. O yüzden meslektaşlarıma önereceğim mutlaka ve mutlaka budur. Bir de insanlarını sevsinler, ülkelerini sevsinler. Hakikaten ülkenin insanını da sevmen lazım. Ve tabi ki gazetecilerin de mutlaka Atatürkçü, çağdaş, laik olmalarını da yürekten dilerim.

Bir Cevap Yazın