Bilinen en klasik tanımıdır tiyatronun; insana, insanı, insanla anlatmak. Bu sanat dalının temeli her ne kadar insana dayansa da kuşkusuz oyuncular ve seyirciler kadar tiyatro metinleri de büyük önem taşır. Antik Yunan tiyatrosundan postmodern tiyatroya elimize aldığımız her metin; geliştirdiği oyunculuk yöntemleriyle, sahnelenme teknikleriyle, farklı sanat dallarıyla olan etkileşimleriyle yapısal olarak büyük farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar ise tiyatronun tarihsel sürecini insan ekseninde döndürerek gideceği yolu belirler.

Kendi akımının öncüsü olmuş oyun yazarlarının bu konudaki ustalıkları tartışmasız bir gerçektir. Nasıl ki bir Shakespeare oyunu okuduğunuz zaman içinizden bir aristokrat, bir Brecht oyunu okuduğunuz zaman göğsünüzden bir devrimci fırlıyorsa, absürt (uyumsuz) tiyatronun ustalarından Beckett‘i okuduğunuz zaman da benliğiniz bedeninizden hızla uzaklaşır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası (hayatta kalan(!)) milyonlarca insan için psikolojik bir yıkım döneminin başlamasıyla sanat dallarındaki kavramlar da sırayla yer değiştirmiştir. Geride kalan insanların gittikçe yalnızlaşması, iletişimsizliğin ulaştığı nokta ve absürtleşen gündelik yaşam, kendine tiyatro sahnesinde de farklı bir akım olan “absürt tiyatro” akımı ile yer bulmuştur. Bu akımın ortaya çıkmasıyla birlikte tiyatroya dair alışılageldik ne varsa gerçekliğinden sıyrılarak değişime uğramıştır. Bilinenin aksine oyunların başlangıçları ve sonları tepetaklak olmuş ve birbiri ardına gelen replikler kişilerden, olaylardan ve zamandan bağımsızlaşmış, karakterlere yüklenen bütün misyonlar ortadan kalkmıştır. Çünkü tiyatronun en önemli malzemesi olan insan, artık inancını yitirmiş, çaresizce bir çemberin etrafında dönüp durmaktadır. İnsanlığın yaşadığı bu buhranın şiddeti, absürt tiyatroyu farklı ve önemli bir yere koymuştur.

Günümüzde hala bu akımının modasını yitirmemesinin sebebinin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra insanlık tarihine miras kalan yalnızlaşma hissinin olduğu apaçık ortada. Öyle ki evlerinde, iş yerlerinde, sokaklarda yalnızlık hastalığına tutulan, sağından solundan ve hatta en yakınından bihaber, neyi beklediğini bilmeden çaresizlik içinde bekleyen bir yığın insan var. Beckett bu bekleyişi, yolları kesişen ve gerçekliğe sırtını çevirip varlıklarını beklemeye adamış iki yabancı ile “Godot’yu Beklerken” adlı oyununda anlatmış. Ve bu bekleyişe de bir isim takmış; Godot’yu beklemek.

Nedir bu Godot?

Kimdir?

Neyin nesidir?

Kurtarıcıdır Godot. Kimine göre para, kimine göre şan şöhret, kimine göre aşk. Biz bu aralar Godot’nun Tanrı olduğuna inandırıldık. Bir gazetecinin sorusu üzerine verdiği “Godot ile Tanrı’yı kastetmedim eğer kastetseydim Godot değil Tanrı derdim.” cevabı ile bu seçeneği zaten başından elemiş Beckett. Yeni siyasi akımlar, yeni liderler ya da işleri yoluna koyuverecek birilerini beklemek…

Beklemek, yine beklemek, eli kolu bağlı oturup, hep daha çaresizce, daha umutsuzca beklemek…

Böyle bir bekleyiş sadece insanın doğasında mı var bilinmez ama toplu bekleyişlerin toplumsal girdaplara yeni boyutlar kazandırdığı kesinlikle ortada. Her şeyi tüketerek dönüp durduğumuz bu çemberde, tıpkı oyundaki gibi başlangıç noktasına ulaştığımız an, oyun tekrar başlıyor. Aslında bittiğini zannettiğimiz bu oyun başka bir oyununun içinde tekrar başlamak için bitiyor.

Bize dayatılan ve farkında olmadan tükettiğimiz her şey bizi sosyalleştirmek için mi var, yalnızlaştırmak için mi?

Elimizdeki ışıltılı ekranlara seve seve köle olurken kulağımıza bağırılanların ne kadarını duyabiliyoruz?

Sosyal bireyler olmak için ayak uydurmak zorunda kaldığımız ve çağın gerekliliği olarak gördüğümüz sosyal medya; insanlarla daha iyi iletişim kuralım diye mi var, yoksa kendi tek kişilik ülkelerimizde kendi krallıklarımızı kuralım diye mi?

Bütün bu soruları cevaplamak elbette mümkün ve basit. Mühim olan “Benim Godot’m ne?” sorusuna dürüst bir cevap bulabilmek. Ya beklemeyi kabullenip şikâyet etmemek ya da Godot’dan ümidi kesip harekete geçmek.

Oyuna gelmemek.

Döngünün bir parçası olmamak.

Çünkü biz Godot’yu beklerken atı alan Üsküdar’ı geçiyor.

Çünkü biz Godot’yu beklerken, atı alan bize yaşanacak bir dünya bırakmayacak.

Eğer bir gün, bir yerde Godot’yu bekleyen insanlara rastlarsanız onlara Godot’nun asla gelmeyeceğini söyleyin. Söyleyin ki artık beklemek yerine insan olmanın inancı ve umuduyla, insanlar, insanlık için harekete geçsinler.

Zühal KURT

15 Şubat 2016