Toplumsal düzen bir çark gibi işler. Dişliler birbiriyle ne kadar uyum içinde dönerse çarkta o kadar düzgün çalışır. Eğer dişlileri birer birey olarak ele alırsak, çarkın bütünü toplum demektir. Düzen kısmı ise devlet kavramına işaret etmektedir. Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan biri devlet kavramıdır.

Biz bu sefer bir değişiklik yapıp devlet kavramından biraz uzaklaşarak topluma yöneleceğiz. Bu yolculuğa başlarken biraz eskilere gitmemiz gerekecek. Aristo’nun söylediği şu sözü hatırlıyor musunuz? “İnsan toplumsal bir hayvandır.” Yani diyor ki:

“Sen ben olmadan yaşayamazsın, ben de sen olmadan yaşayamam. Bizler birbirimizle sürekli etkileşim halindeyiz ve eğer bu etkileşim kesilirse ben de insan olmaya devam edemem.”
Bu noktada üzerinde durmamız gereken kavram “toplumsal etkileme” kavramıdır. Bu kavram aslında Hitler Almanya’sındaki körleştirilmiş toplumun ve günümüz Orta Doğusu’nun hatta Türkiyesi’nin gerçekten de iki kelimelik özetidir. Hani hepimiz ağız biriliği yaparcasına diyoruz ya “Yahu bu insanlar kör mü, neden görmüyorlar yapılan yanlışları, neden anlamıyorlar?” diye. İşte farkında olmamız ve çözümlememiz gereken “toplumsal etkileme” kavramı burada karşımıza çıkmaktadır. Konuyla ilgili uzun tanımlar yapıp can sıkıcı hale getirmeye gerek yok. Bunun yerine bazı psikolojik deneylerden bahsetmek daha uygun olacaktır.

İlk olarak Nazi Almanyası’yla fazlaca özdeşleşen Milgram deneyinden bahsetmek istiyorum. Adında da belli olduğu gibi deneyin sahibi, bir sosyal psikolog olan Stanley Milgram. Yale Üniversitesi’nde 1961 ve 1962 yıllarında savaş suçluları üzerine bir çalışma yapıyor. Konuya ilgisi savaş suçlularının “ben sadece görevimi yerine getirdim” diyerek savunma yapmaları üzerine başlıyor ve böylece bizleri korkunçluğuyla dehşete düşüren o savaşın içinde nasıl soğukkanlılıkla yer aldıklarını araştırmaya başlıyor.

Milgram deneyi soru-cevap kurgusu üzerine oturtulmuştur. Seçilen denekler farklı yaş, cinsiyet, eğitim, ırk ve meslek gruplarına sahiptirler. Her yanlış cevaba karşılık deneklerden, kendileri gibi katılımcı olduklarını zannettikleri aktörlere 15 volttan başlayıp kademeli olarak 450 volta kadar yükselen elektrik vermeleri istenir. İlk başta 15 voltluk cezayı vermekte denekler zorlanmaz. Ancak voltajın yükselmesiyle yan odadan aktörler rolü gereği yalancı çığlıklar atmaya başlarlar. Burada kilit karakter deneklerin yanlarında oturan ve sürekli sakinliğini koruyan deney sorumlusudur. Volt arttıkça denekler çığlıklara dayanamayıp artık elektrik vermek istemediklerini belirtir. Deney sorumlusu ise uygun beden diliyle ve gözlerini deneğe odaklayarak devam etmesi gerektiğini kısa ve net bir biçimde tekrarlar. Deneklerden bazıları dayanamayıp ağlamaya başlasa da büyük bir çoğunluğu ciddi bir havaya bürünüp işlerine devam etmektedir.

Deneyin sonunda elde edilen bulgulara göre; hiçbir denek 300 voltun aşağısında deneyi terk etmemiştir. Deneklerin %65’i 450 volta kadar çıkmış ve deney farklı ülkelerde uygulanmasına rağmen 450 volta çıkan kişi sayısı %85’e kadar yükselmiştir.
Sonuç olarak anlaşılmaktadır ki, bireyler bir başka birey ve/veya kurumların isteklerine bağlı olarak davranışlarını ve kişiliğini onlara göre şekillendirebilmekte destek aldıklarında ise sadistleşebilmektedirler.

Milgram ulaştığı sonuçları 1974 yılında yayımladığı İtaatin Tehlikeleri adlı makalesinde şu şekilde yorumlamıştır:
“İtaatin hukuki ve felsefi açılardan devasa önemi bulunmaktadır, ancak bunlar çoğu insanın somut durumlarda nasıl davrandığı konusunda fazla bilgi vermez. Yale Üniversitesi’nde sıradan bir insanın sadece bir deney bilimcisinden aldığı emirle başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmek için basit bir deney düzenledim. Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile saf otoriteyi çeliştirdim, ve kurbanların acı dolu çığlıklarının eşliğinde genellikle otorite kazandı. Yetişkin insanların, bir erk makamının komutası doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı isteklilik, çalışmamızın acilen açıklama gerektiren en önemli bulgusudur. Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü.”

Genel bir değerlendirme yapmadan önce başka bir deneye daha geçelim. Bu deneyde sürü psikolojisiyle ilgili ve toplumsal etkinin en güzel örneklerinden biri. Deneyin adı Asch deneyi. Katılan 5 kişiden 4’ü yine aktör. Katılımcılara bir algı testine girecekleri söyleniyor. Algı testi olarak katılımcılara beyaz kağıtların üzerinde bulunan 4 çizgi gösteriliyor. Çizgilerden biri üçlü gruba göre daha uzakta. Uzakta olan çizgi geriye kalan 3 çizgi içinden bir tanesiyle aynı boyda. Katılımcılar ise uzakta olan çizgiyle üçlü grubun içinden bir başka çizgiyi eşlemekle görevli. Aslında çizgiler arasındaki fark oldukça açık. Cevap önceliği sürekli aktörlere veriliyor. İlk denemede aktörler yanlış cevap vermesine rağmen denek şaşırsa bile doğru cevabı veriyor. İkinci ve sonraki denemelerde ise denek tedirgin bir ifadeyle aktörlerin verdiği yanlış cevabın aynısını veriyor. Asch deneyi birçok defa tekrarlanıyor fakat sonuçlar değişmiyor.

Bu deney sonucunda ise birkaç kişinin fikrinin gerçekler üzerinde nasıl etkili olduğunu, doğru olanın bir anda yanlışa nasıl dönüştüğünü, toplumsal etkiyle insanların kendi doğrularından vazgeçip sürüye uyarak nasıl uçuruma doğru yol aldığını gözlemlenmiş oluyor.
Biliyorum ki toplum psikolojisini bu iki deney tam anlamıyla açıklamaya yetmez. Fakat yapılan yanlışlara, yalanlara, acımasızlıklara yönlendirilmiş bireylerin nasıl arka çıktıklarının kısa bir özetidir bu deneyler.
Türkiye tarihine bakıldığında da bu deneylerin sonucunu destekleyecek pek çok olay gözümüze çarpar.

Örneğin özü itibariyle etnik bir ayaklanma olan Şeyh Sait İsyanı da kitleyi harekete geçirmek için sıkça dini duyguları kullanmıştır. Şeyh Said 13 Şubat 1925’te Piran Camisi’nde Cuma namazında verdiği vaazda halka şunları söylemişti:
“Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Bakanlığı kaldırıldı ve din mektepleri Milli Eğitim’e bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.” (1)

Bu sözlerin, gerici büyük bir kitleye seslense de, sadece Kürtler üzerinde kalıcı tesir yaratmasının sebebi dini motiflerin zaman zaman etnik motiflerle de bezenmiş olmasıydı.

Çünkü Nasturi ayaklanmasının elebaşı ve aynı zamanda Bitlis eski mebusu olan Yusuf Ziya ile 1923 yılında yaptıkları görüşme Kürdistan’ı kurmak amacıyla gerçekleşmişti. (2)

Olayların arka planında ise gözlerini Musul topraklarına dikmiş İngiltere’nin, emeline ulaşması için Kürtlere vaad ettiği “Kürdistan” hayali yatıyordu.
1930’lara geldiğimizde Menemen olayı seriliyor gözlerimizin önüne. Menemen’de isyanın başını çeken Derviş Mehmet:
“Ey Müslümanlar, ne duruyorsunuz; Halife Abdülmecit hududa geldi, Sancak-ı Şerif çıktı, gelin altında toplanalım, şeriat isteyelim” (3) diyerek bağırdığında kimse ona dur diyememişti. Çünkü, otorite yine dini araç olarak kullanıyor ve olayları kontrol altına almak isteyen Asteğmen Kubilay’ın kafasını keserek güç gösterisinde bulunuyordu.
Başka bir acı gerçeğimiz ise Köy Enstitülerinin kapatılmasıdır. Köy Enstitüleri Saffet Arıkan ve İsmail Tonguç’un uzun uğraşları sonucunda Hasan Ali Yücel döneminde tam şeklini alarak 17 Nisan 1940’ta kurulmuştu.

O yıllarda 16 milyonluk nüfusun 12 milyonu köylerdeydi ve yaklaşık 40 bin köyün 35 bininde okul yoktu. Bu boşluğu doldurmak gerekmekteydi. Bunun için Köy Enstitüleri en iyi çözümdü. Günümüzle kıyasladığımızda Köy Enstitüleri ezberci sistemin çok dışında yer almaktaydı. Ders programında Türkçe, tarih coğrafya, matematik gibi derslerin yanında ziraatçilik, sağlıkçılık, duvarcılık, demircilik, terzilik, balıkçılık, arıcılık, bağcılık ve marangozluk konuları da uygulamalı ders olarak yer alıyordu. Enstitüde yatılı kalan öğrenciler, uygulamalı derste yetiştirdikleri buğday ile ekmeklerini kendileri yapıyorlardı. Her öğrenci yılda en az 25 tane klasik roman okuyor ve yine en az bir tane müzik aleti çalmayı öğreniyordu.
Enstitüler açıldıktan 3 yıl sonra, 1943’te bir toprak ağası ve Eskişehir milletvekili olan Abidin Fotuoğlu Köy Enstitüsü öğrencileri için şu sözleri sarf etmişti: “Bunlar yetiştiklerinde kafamızı keserler.”

Ama Menemen’de görüldüğü gibi kafa kesenlerin Köy Enstitüleriyle hiçbir bağlantısı yoktu. Bu cümlenin asıl sebebi o dönem meclise sunulan çiftçiyi topraklandırma yasa taslağında gizliydi. Fotuoğlu gibi toprak ağalarının karşı çıkmasına rağmen yasa 278 oyla kabul edildi.

Yasanın kabulüyle birlikte yasaya karşı yapılan propagandalar da kendini gösterdi. Ancak enstitülerden çıkan öğrenciler; toprak ağalarının, şeyhlerin, dedelerin otoritesine boyun eğmiyorlardı. Cumhuriyetin ve millet egemenliğinin farkında olan bu nesil yoksulluğu, açlığı sorguluyordu. Bu durumu yıllar sonra CHP milletvekili ve aynı zamanda bir toprak ağası olan Kinyas Kartal şu sözleriyle desteklemişti:
“Köy Enstitüleri kesinlikle komünist uygulama değildi. Doğuda en yüksek eğitim gören insan benim. Köy Enstitüleri, bizim devlet üzerindeki gücümüzü kaldırmaya yönelikti. Bunu içimize sindiremedik. Benim Van yöresinde 258 köyüm var. Bunlar devletten çok bana bağlıdırlar. Ben ne dersem onu yaparlar. Ama köylere öğretmenler gidince benim gücümden başka güçler olduğunu öğrendiler. DP ile pazarlığa girdik, kapattık.” (4)

Öyle de olmuştu. Cumhuriyet Halk Partisi içinden köylüyü topraklandırma yasasına karşı çıkan Menderes’in de içinde olduğu bir kesim milletvekili Demokrat Parti’yi kurdu. Ayrılan, milletvekilleri köy ağası, toprak ağası, şeyh gibi statülere sahipti ve bu oluşum onların işlerine gelmemişti. Sonunda Hasan Ali Yücel ve İsmail Tonguç görevden alınarak yerlerine Reşat Şemsettin Siner atandı ve Köy Enstitüleri itaat bekleyen otoriteler sebebiyle 1954 yılında kapatıldı.

2 Temmuz 1993’te karşımıza 33 yazar, şair, düşünür ve 2 otel çalışanı olmak üzere tam 35 kişinin can verdiği Madımak Katliamı çıkıyor. Olayların başlangıcında otelin önünde “Sivas laiklere mezar olacak.” sloganları atılıyordu. Din, yine otoritenin maşası olmuştu. Kısacası Milgram deneyinde olduğu gibi denekler sorgulamaya ihtiyaç duymadan elektriği vermişti.
Gelelim günümüze. Son yıllarda kadına şiddet, tecavüz olayları gündemden inmez oldu. Bu olayları kınayan kesimin yanında birde “hak etmiş”çiler çıktı. Hak nedir? Bireyin diğer insanların kendi hayatlarını yaşama şekline müdahale etmeden, kendi yaşamına yön verme özgürlüğüdür. Hukuk düzeninin kişilere tanımış olduğu yetkilerdir. Öyleyse kadın gördüğü şiddeti hak ederek mi yaşar, hak ederek mi tecavüze uğrar? Nasıl ve kim yetiştiriyor şiddeti ve tecavüzü bir hakka çeviren bu kafaları?

Babanın kızına duyduğu şehveti normal sayan Diyanet görüşünün onaylandığı, ‘etek giyerse olacağı budur’ diyerek tecavüzün doğal karşılandığı bir topluma evriliyoruz. Sonra başkası gelip masum ve düşünceli bir tavırla sabah 8’den akşam 8’e çalışan pembe taksileri salıyor sokağa, onu alkışlıyoruz. Ama geriye dönüp baktığımızda bu son olsun diyerek toprağa verdiğimiz bir Özgecan ve onun ölümünden sonra katledilen yüzlerce kadın görüyoruz. Bu olaylarda hak etmiş diyenlerin otoritesi kimdi peki?

Kız çocuğuna konuşma, gezme, okuma diyen babaydı, karısını çocuklarının karşısında döven kocaydı, erkek çocuğunun sırtını sıvazlarken kız çocuğuna senin bacaklarını kırarım diyen anneydi, okulun ilk günü kendimi tanıtırken “sadece babanın mesleğini sordum sana” diye bağıran din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenimdi, ekranlarda 3 çocuk diye bağıran Cumhurbaşkanıydı, “anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün? Anası ölsün.”, “kadınlar iş aradığı için işsizlik yüksek” diyen bakanlardı.

Herkesi duyduk herkesi dinledik. Yalanlara, yanlışlara kulaklarımızı tıkayamadık. Türk toplumu olarak defalarca toplumsal etkilenmenin kurbanı olduk. Ama bir türlü akıllanamadık.

Özge OZANSOY
16 Şubat 2016

KAYNAKÇA
1) www.wikipedia.org/ Şeyh Said
2) Hayrullah Akın/Şeyh Said
3) www.add.org/ Cumhuriyete başını veren öğretmen: Kubilay
4) www.cumhuriyet.com.tr/ Köy Enstitüleri neden kuruldu, neden kapatıldı?

Bir Cevap Yazın