Laik devletin altı her gün biraz daha oyulurken bu gidişe çeşitli kesimlerden farklı tepkiler yükseliyor. İki hafta kadar önce altı siyasetçi ve yazar Gericiliğe Karşı Aydınlanma Hareketi başlığını taşıyan bir bildiri ile insanları iktidarın gerici uygulamalarıyla mücadeleye çağırdı. Boyun Eğme’de, Sol Haber’de gericilik gündemiyle ilgili yazılar yazıldı, haberler yapıldı, röportajlar yayınlandı, bildiriye (veya harekete) destek verenler oldu. Özetle, Komünist Parti’nin öncülüğünde gericiliğe karşı kararlı bir aydınlanma mücadelesi verileceği iddiası ortaya kondu.

Geçmişte solun önemli bir bölümünün siciline “statükoya karşı” dincilikle el ele verme suçu işlenirken bu süreçleri dinciliğe ödün vermeden geçiren eski TKP ve onun devamı olan KP’nin bugün laiklikten söz etmeye hakkı var ve bu çağrı itibarı hak ediyor elbette. Dün “On yıllardır ezilen İslâmî hareket, otoriter Kemâlist yapıyı yıkarak Türkiye’yi demokratikleştirecek.” diyerek AKP’yi destekleyenler, cemaatleri sivil toplum kuruluşu olarak tanımlayıp solculuk yapanlar, TSK’nin laiklik hassasiyetinden dolayı laikliği militarizmle özdeşleştirenler bugün özgürlüklerin kısıtlanmasından, gericileşmeden şikâyet ediyorsa ciddiye almayız, ama o gün de bugün de laiklik karşıtı hareketlerin herhangi bir gerekçe ile hoşgörülmesine itiraz edenlerin söyledikleri daha samimîdir ve önemsenir.

Uzatmaya gerek yok, KP’nin bu çıkışı kimse için sürpriz değil. Yeni bir şey de değil. Ama ne yazık ki bildiride “Laikliği keskin biçimde savunurken milliyetçi savrulmalara asla izin vermeyeceğiz.” denmesi de sürpriz değil. İsteyen istediği şekilde, istediği teorilere bağlı kalarak laikliği savunabilir canım. Bize ne? Zorla yakalarından tutup milliyetçi yapacak değiliz ya… Ancak… KP’li Kemâl Okuyan gericilik karşıtı mücadelede ittifaklardan söz ediyor sürekli. Laikliği savunan en etkili cephenin nasıl, hangi esaslar üzerine oluşabileceği üzerine konuşuyor: “Laik bir Türkiye için mücadele verirken komünist olmak gerekmiyor. Ama komünistlerin, sömürü düzenini yıkmak için verdikleri mücadeleye anlayışla bakmak, en azından buna düşmanlık üretmemek gerekiyor.” (Sol, 2.3.2016)

Burada bir duralım. Okuyan, laiklik mücadelesinin diğer parçalarından, daha doğrusu Cumhuriyetçilerden, Kemâlistlerden, Atatürkçülerden anlayış rica ediyor, anti-komünizmin bu mücadeleye zarar vereceğinden söz ediyor, “En azından düşmanlık yapmayın.” diyor. Yazıdan anladığımız kadarıyla aslında bu ricanın arka plânındaki tez, Soğuk Savaş döneminde Batı bloğu ve NATO sisteminin Türkiye’de ve diğer ülkelerde İslâmcılığı “komünizm tehdidine” karşı desteklemesi… Batı, gericiliği besleyip büyüttüğüne göre siyasî temsil hakkını verdiği kurumlar NATO’yu, AB’yi savunan insanlar “öz-hakikî-can laikliği” savunan komünistlere alan açmalıdır.

Soğuk Savaş’ın çoktan geride kalması, devasa insan gücü, ordusu ve ekonomisiyle sosyalist sistemin başını çeken Sovyetler Birliği’nin yerinde kapitalist yeller esmesi, ortada “kızıl tehdit” filân kalmayıp Türkiye’de de Marksizm kimse için ciddî bir tehlike oluşturmadığı için Batı kapitalizminin İslâmcılığa hiç de dün olduğu kadar mecbur olmaması, hattâ CIA şeflerinin Türkiye’nin fazla İslâmîleşip artık sola ihtiyaç duyduğunu beyan etmesi, NED, Açık Toplum, Alman “stiftung”ları (vakıf) vs. eliyle kukla solun örgütlenmesi, iflâs eden Yeni Osmanlı’ya karşı pekâlâ “seküler” YPG’nin desteklenmesi gibi bir dizi etkenin bu tezin geçerliliğini geçmişle sınırlaması şimdilik bir yana dursun… Batı kapitalizmiyle mücadele bu kadar önemliyken onun parçalamaya çalıştığı ulusal devlete karşı bu kadar duyarsız kalmak da insanı hangi safa düşürür? Bu da kalsın, konu bağlamından kopmayalım. “Anlayışla bakmak”, “düşmanlık üretmemek” konularında Kemâlistlerin de haklı talepleri olacaktır, değil mi?

Kemâlizmin laik Türkiye projesi, sonuna kadar milliyetçi bir projedir. Ümmet kültürünün yeri ulus kültürü ile doldurulmuştur. Teokratik devlet ve toplum yapısı tasfiye edilirken, “Zillullah-i Fil Âlem”in kulları olan tebaa Cumhuriyet’in yurttaşları yapılırken, ortaya ulusal ve laik bir kimlik çıkmıştır. “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” dendiği zaman yalnız saltanata son veren bir idârî değişiklik değil, başlı başına laik bir düzen anlaşılır. Egemenliğin kaynağı kutsal kitaplar değil, milletin ta kendisidir: Türk milleti. Türk modernleşmesinin en devrimci süreci ve laiklik anlamında da yaşanmış en radikal dönem işte bu Türk kimliğinin inşâ edildiği dönemdir. Bu sözünü ettiğimiz dönemi ideolojik kökenleri olarak algılayan insanlara “Kardeşim sen laikliği savun ama milliyetçilik yapmasan?..” diyemezsiniz! Onun için laiklik, yobaz şeyhlerin dizinin dibinde yetişip siyasî sistemi de gericiliğe boyun eğdirmeye çalışanlara karşı Türk bayrağıyla yürümektir. Laik Cumhuriyet’e suikast düzenlemenin bu insanların literatüründeki karşılığı iki sözcükten ibârettir: “vatan hainliği!” Şeyh Sait isyanında Kürtçülük ve İslâmcılık tepelenmiştir. Seyit Rıza aydınlanmaya direnen feodal bir hain ve “Kürtlerin korunması” için İngiltere’ye mektup yazan işbirlikçi bir bölücüdür. Osmanlı saltanatının son sultanı, millî hareketi boğmak için Kürt ayrılıkçılarıyla el ele vermiştir fakat laik Cumhuriyeti kuracak olanlar Kürtçü isyanları da ezip geçmiştir. Bugün de gericilik ve bölücülük ittifak hâlinde güçlenip gelişmiştir; laik, ulusal ve üniter devlet bunlara ve arkalarındaki emperyalistlere karşı korunmalıdır. Bunların hepsi birer “milliyetçi savrulma”dır ve Kemâlistlerin gericiliğe karşı mücadelesinde bu milliyetçi tonların yer almaması olanağından bahsetmek komiklik olur.

Laiklik ve aydınlanmanın ortaya çıkışı, ulusal devletin tarih sahnesinde yerini alışıyla aynı dönemdedir. Birbirinden ayrı değil, aksine son derece yakından ilişkili süreçlerdir. Hele Türkiye örneğinde Bağımsızlık Savaşı gibi milliyetçi bir hareket ile aydınlanmanın aynı önderin kanatları altında ve yine milliyetçi bir karakter içinde gerçekleşmesi de “Anadolu’nun tüm aydınlık insanlarına” laiklik çağrısı yaparken milliyetçiliğe kesin bir dille engel koymanın ne kadar sakat bir mantık olduğunu gösteriyor.

(Milliyetçilik başka yurtseverlik başka mı dediniz? Neticeye bakacak olursak bu da bir safsatadır ve milliyetçilik ve yurtseverliği bambaşka yataklara akan nehirler olarak tasvir etmenin pratikte hiçbir karşılığı yoktur. Hangi yurtseverlik?.. Falanca etnik grubun canı isterse bölünmesine “hay hay” diyeceğimiz bir yurdu pek de sevmiş olmayız sanırım. Bu bir yandan Türk ulusal kimliğini diğer etnik kimliklerle aynı tarihî ve hukukî kapsamda görüp yeni hukukî statülerden ve farklı dilde eğitim, yargı, bürokrasi (kısaca devlet) özgürlüğünden söz ederken diğer yandan özerkliğin ne kadar zararlı ve yanlış olduğundan uzun uzun söz etmek, ikisini birbirinden ayrı görmeye çalışmak gibi tutarsız bir iş… Geçiniz.)

Milliyetçilik özünde laikliğe engel teşkil eden bir unsur mu barındırıyor?

Hayır.

Hadi diyelim bildiride milliyetçilik Türk-İslâm sentezinin tekeline verilip kimi zaman ulusalcı, ulusçu, Atatürk milliyetçisi gibi kavramlara sığınabilenler için ayrı bir not düşülmüş mü?

Hayır.

Öyleyse hem “Laikliği savunan diğer kesimler komünizm düşmanlığı yapmamalı.” deyip hem Türkiye’de laikliği savunan ana gövdenin hemen hepsinin benimsediği bir değeri “asla izin vermeyeceğimiz bir şey” olarak nitelendiriyorsanız burada gericiliğe karşı laikliği ve aydınlanmayı savunan ortak, birleşik, geniş tabanlı ve çok parçalı bir cephe oluşturarak gericiliği örgütlü bir şekilde zayıflatma niyetinden söz edemeyiz. Var olan, Komünist Parti çizgisinde, tabiî küçücük bir esneme payı da bırakarak, Komünist Parti programı ve yönetiminin öngördüğü sınırların dışına taşmayan bir aydınlanmacılık şeklini propaganda eden dar ve potansiyeli düşük bir girişimdir.

Biz laikliği savunmak için milliyetçilikten vazgeçecek, milliyetçi olmak için laikliği göz ardı edecek kimseler değiliz. Meselâ Şeyh Sait’e gerici deyip Seyit Rıza’yı savunanı laikliğin değil etnikçiliğin ve mezhepçiliğin kapsamında görüyoruz ki bunun tersini de ancak Hüseyin Aygün gibiler iddia edebilir. Ne yakın dönem Türk tarihi, ne eşitlik, özgürlük, kardeşlik sloganlarıyla ulusal devleti kuran Fransız Devrim tarihi… Laikliği ve aydınlanmayı savunmak için milliyetçilikten vazgeçmemiz gerektiğini gösteren hiçbir şey yok. Tarih tersini söylüyor.

Amaç gerçekten gericiliğe karşı geniş katılımlı, etkili ve örgütlü bir aydınlanma mücadelesi vermekse, bu kafayla olmaz. Olmayacak.

Erhan SANDIKÇI

5 Mart 2016

1 Yorum

  1. Yazdıklarınıza katılıyorum. Fakat Türkiye’de laikliğe gerçekten, ciddi olarak sahip çıkma ihtiyacının olduğunu görmeliyiz. Bunu görürsek, diğer fikir ayrılıkları önemini yitirecektir… O bildiriye “milliyetçi savrulmalara izin vermeyeceğiz” yazan kişi, “milliyetçilik” kavramına olumsuz anlam yüklüyor. Türkiye’deki komünistlerin böyle bir jargonu olduğunu biliyoruz. Fakat özünde bu hareketin milliyetçi bir yapısı var. (“Türkiye laik olmalı” demek, milliyetçidir.)

    Laiklik, ekmek/su gibi, TEMEL bir konu. Önce laik olunur, demokrasi de dahil diğer herşey sonra gelir. Biz sonra gelen konuları tartışmakla meşgul olursak, laikliğin gidişine seyirci kalırız. Ama göreceksiniz, kalmayacağız, çünkü yumurta kapıya dayanıyor.

Comments are closed.