İstiklâl Marşı’nın kabûlünün 95. yıl dönümü kutlu olsun. Bizi “istiklâl“e kavuşturan bütün kahramanların ve bağımsızlık marşımızı yazan Mehmet Âkif Ersoy’un ruhu şâd olsun.

Büyük Millet Meclisi, 1920 yılının sonlarında yeni Türk Devleti için bir İstiklâl Marşı hazırlatmak ister. Meclis adına aday güfteleri değerlendirecek olan Maarif Vekâleti (Eğitim Bakanlığı) bir komisyon aracılığı ile kendilerine ulaşan 724 şiiri inceler. Değerlendirme ve eleme süreci sonunda Meclis Genel Kurulu’nun, arasından seçeceği 6 şiir kalır.

İşte bu sırada Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey (Tanrıöver), şiir yarışmasının galibine para ödülü konduğu için yarışmaya katılmayan Burdur Mebusu Mehmet Âkif’i bir şiir yollamaya ikna eder. Tabi ki parayı vermeyeceklerine dair hükûmetten garanti alarak…

Böylece Meclis kürsüsünde 7 tane şiir değerlendirmeye alınır. 12 Mart 1921 tarihli oturumda Mehmet Âkif’in yazdığı şiir “İstiklâl Marşı” olarak coşkulu alkışlarla kabûl edilir. Ve bu şiir, İstiklâl Marşı olarak ilk kez Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey tarafından meclis kürsüsünden okunur aynı gün. Bu müthiş güfteye Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası Şefi Osman Zeki Üngör’ün yaptığı beste 1930 yılında kabûl edilir ve marş bugünkü hâlini alır.

Mehmet Âkif Ersoy tarafından kahraman Türk ordusuna hitap edilen İstiklâl Marşı, yazarı tarafından sahibi olarak Türk Milleti gösterilmiştir.

Dünya’daki ilk anti-emperyalist mücadele ve mücadele sonundaki zaferin sahibi olan Türk Milleti, bu sahiplik bilincinin kendi zihnindeki bir nişanesi olan İstiklâl Marşı’nı koruyacaktır. Bir daha yazılmak zorunda kalınmaması için korumak zorundadır.

İSTİKLÂL MARŞI

Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak,
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül; ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl…
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım.
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım,
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
“Medeniyet” dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın,
Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın,
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden ilahî, şudur ancak emeli:
Değmesin mâbedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar, ki şehadetleri dinin temeli,
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder, varsa taşım,
Her cerihamdan, ilahî, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-u mücerret gibi yerden naaşım,
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

Mehmet Âkif ERSOY

Bir Cevap Yazın