Milyonlarca insan yabancı politikacıların gözü dönmüş çıkarları yüzünden cehenneme dönen ülkelerinden kaçmak zorunda kaldı. Evlerini, mahâllelerini, kentlerini, her şeylerini geride bırakıp canlarını kurtarmak için kaçtılar… Ege açıklarında batan botlar, kıyıya vuran cesetler, Avrupa’nın kapısında insanlara takılan çelmeler, Avrupa’nın göbeğinde arsız kahkahalarla havalara atılan bozuk paralar… Örtülü savaş, temsilci savaşı veya iç savaş, adına ne derseniz, dramatik sahneleri yaşatıyor insanlara. Dünya bu insanların nereye gideceğini, ne yapacağını konuşuyor. Avrupa Birliği ile Türkiye arasında sıkı pazarlıklar yapıldı. Sonunda kesin bir noktaya gelindi. Hayret verici olaylara tanık oluyoruz.

Türkiye bugün mülteciler konusunda neme lâzımcı bir tutum takınamaz. Bu hem vicdana hem tarihe ters gelir, olmaz. AKP’nin Suriye politikalarını desteklemeyen insanlar çok fazla olsa da neticede Türkiye’yi hükûmeti temsil etmektedir ve maalesef o makamı da tarihin en âciz, en uğursuz yönetim takımı işgâl etmiştir. Bu itibarla Suriye’yi kana bulayanlara her türlü desteği veren, meşru hükûmeti yok sayıp teröristlerle muhattap olan, IŞİD’e dahi göz yuman, Suriye’yi içişlerimize dâhil etmeye kalkan bir politika, bir Suriye yurttaşının mülteci oluşunun önemli müsebbiblerinden biridir ve buna neden olan devletin ortaya çıkan bu mağduriyeti de gidermesi, gideremiyor veya gidermiyorsa da onarması gerekir. Aslında gereklilikten çok bana kalırsa işin zorunluluk kısmı bu.

İkincisi her insaflı, erdemli insanın yapacağı iş zor durumda kalana yardım etmektir. Mazluma, ezilene dost eli uzatmak kutsal bir iştir. Kültürümüzde “Tanrı misafiri” diye bir söz vardır, komşuluk münâsebetleri önemlidir. Suriye topraklarında yaşayan insanlarla buradakilerin akrabalık ilişkileri vardır, tarihî, dinî bağlar, ölümden kaçan insanlara kucak açmamızı gerektirecek insanî, etik değerler vardır.

“Elin yobaz Arap’ının ne işi var Türkiye’de?”, “100 yıl önce bizi arkamızdan vurmadınız mı oh olsun oh!” gibi düşünmek insanî değerleri benimseyip yaşantısına yansıtamamış kişilerin işi… Mülteci meselesine bu cepheden bir tepki bize yakışmaz. Ama “Amasız fakatsız konuşun!” dayatmasına kapılıp da işin geri kalan kısmını ve hayatımızı, sağlığımızz, huzurumuzu derinden etkileyen ve etkileyecek olan bir meseleyi unutacak değiliz.

Türkiye’nin (burada hükûmet kast ediliyor) Suriye’yi karıştıran güçlerin arasında olması bu karışıklığın sonucu olan mülteci krizinin çözümü için en çok fedâkârlık gösterecek ülkelerden biri olmasını gerektirir, dedik. İyi de ABD’sinden Suudlara, Katar’dan o “Mültecileri nasıl Avrupa’dan kovarız?” diye düşünen alçak Avrupa politikacılarına kadar bir dizi aktör de bu bataklığı yaratanlar arasında değil mi? Suriye’de rejimin çökertilmesi ABD’li bakanların, stratejistlerin tâ İkinci Körfez Savaşı’ndan sonra 2004’lerde açık açık dile getirdikleri bir projeydi. İsrail’e bakarsanız daha eskiye gidersiniz. 2011’deki iç savaş patladığında da yine Batı dünyası ile Suudî Arabistan, Katar gibi memur monarşiler ve de maalesef Türkiye terörü birlikte ve işbirliği içinde tırmandırdı. Erdoğan’a yeni Osmanlı ve Sünnî halifelik kuşağı rüyasını gördüren gayipten gelen bir ses değil ABD idi. Feci başarısızlık “işveren”i pişman etse de bu böyle. Terör örgütlerinin, ölüm mangalarının, ciğer yiyen kâtillerin kimlerce finanse edildiği mâlûm.

Kısaca hiçkimsenin tek başına Erdoğan ve Davutoğlu’na fatura edemeyeceği ağır bir fatura var masada. Türkiye’deki kimi güya muhalefet çevreleri de ortadaki bataklığın tek sorumlusunun AKP olduğunu ve hattâ Batılı müttefiklerimizin Erdoğan’ı terörle ilişkileri yüzünden uyardığını, engellemeye çalıştığını, onu Lahey’de yargılayacaklarını söylüyorlar. Acziyetin sınırları… Ama şimdi geçelim, konuyu dağıtıyoruz.

Evet, Türkiye’yi temsil eden AKP hükûmetleri Suriye’yi cehenneme çevirenler arasındadır ama arasındadır. Yâni ABD, İngiltere, Fransa, Almanya, İsrail, Suudî Arabistan, Katar gibi suçlarının büyüklüğü değişen bir dizi ülkenin arasındadır. Bu yüzden ortaya çıkan sığınmacı sorununu karşılamada her ülkenin yapması gereken maddî, sosyal, siyasî fedâkârlıklar vardır. Kimse bu yükü sâdece Türkiye ve Lübnan’ın sırtına bırakamaz. Türkiye ortaklaşa bir çözüm masasında, sığınmacılara sâhip çıkma meselesinde payına düşeni, kendi koşullarının elverdiğini yapar. Olması gereken budur. Her Arap’ım, Müslüman’ım diyene tuzlukla koşmaz.

Ayrıca “Bizim ülkelerimize bir şekilde yerleşen şu Suriyelileri nasıl kovsak bilemedik. Al şu parayı, sen bakıver şunlara!” diyerek insan tüccarlığı yapmak ırkçılıktır, vicdansızlıktır. Sekiz milyara yaklaşan dünyanın gözü önünde bunu yapıyorlar, insan yerine koymadıkları, nefret ettikleri “Doğulu”lar ülkelerinden gitsin diye kırk takla atıp düne kadar anti-demokratik politikalarından yakındıkları AKP’yi AB’ye girme lâflarıyla kandırıyorlar, yalan söylüyorlar. Bu arada mültecilere karşı bu ahlâksız tavrı Avrupa’nın devrimci kökenleriyle, uygarlığıyla, eşitlik-özgürlük-kardeşlik akımlarıyla bağdaştıramayanlar gırla gidiyor. Böyle konuşanlar Batı aydınlanmasının, ilerici fikir ve hareketlerin sâdece “beyaz adam” için yapıldığını, en engin felsefeleri, en erdemli teorileri yapan Batı aydınının geri kalan “barbar” dünyayı sömürmeyi, yağmalamayı, talan etmeyi mübah gören zihniyette olduğunu bilmiyor olmalılar. Yâni Avrupa hümanizme, kendi değerlerine Cezayir’de, Güney Afrika’da, Hindistan’da, Avustralya’da, Amerika’da ihânet etmemişti de şimdi şimdi biraz şaşırtıyor. Bunu da geçelim.

Bunların ışığında AKP’nin Türkiye’ye yeni bir mülteci akınına onay vermesinin kabûl edilir bir yanı yoktur. Var olan 3 milyona yakın mülteci nüfusun yarattığı sorunlarla baş edemezken Türkiye’ye girecek yeni kâfileler, hâlâ ve hiç bitmeyecekmiş gibi süren bir iç savaş yanı başımızda yaşanırken ülkemizdeki maddî, mânevî, sosyal, siyasî tüm sorunları derinleştirecek, yeni sorunlar meydana getirecek.

3 milyar Euro’ya ek olarak 2018’de 3 milyar Euro daha vereceklermiş, AB’ye katılım müzakerelerinda falanca fasıllar açılacakmış, La Fontaine’den masallar… Suriyeliler nedeniyle özellikle güney illerimizde ev kiralarının yükselmesi, işgücü piyasasına ucuz işgücü olarak giren mülteciler nedeniyle işsizliğin artması, bazı şehirlerin demografik yapısının tamamen değişip yerleşim yerlerinin âdetâ kimlik değiştirmesi, mültecilerin arasındaki ne idüğü belirsiz, hangi örgüte çalıştığı meçhûl kişiler yüzünden artan terör saldırısı riski, yine mültecilerin büyük yoksulluk içinde gasp, hırsızlık, cinâyet gibi suçları bulaşması, 3+3 milyar Euro’nun kesinlikle yetmeyecek olması ve yeni göç akınıyla birlikte oluşacak sağlık ve eğitim masraflarının Türk halkının üzerine binecek dev yükü, üniversite ve liselere girişte mültecilere tanınan ayrıcalıklarla yurttaşlarımızın eşit olmayan bir yarışa sokulması, pazarlarda, çarşılarda, seyyar satıcılıkta para kazanmaya çalışan mülteciler ile yerli esnafın rekâbetinin esnafa vereceği zarar… Saymakla bitmiyor sorunlar. 3 milyona yakın mülteciyi taşıyamayan bir toplum şimdi daha fazlasını taşımak zorunda bıraklıyor! Neden? “Batılı”lar “Doğulu”ları görmek istemiyor ve Türkiye hükûmeti bu bahaneyle Avrupa’nın desteğini yeniden kazanmak istiyor diye. Üstelik Nisan 2011’de Türkiye’ye gelen ilk mülteciler önümüzdeki aydan itibaren 5 yılı dolduracakları için T.C. vatandaşlığına başvurabilecekler ve mâlûm hesapları yapan siyasî iktidar bunları onaylayacak. Zaman ilerledikçe 5 yılını dolduranlar başvurmaya devam edecek. Sonuçta iktidar için muazzam bir oy deposunun vanası açılmış olacak. Zâten şu anki statüleriyle dahi Türkiye’deki Suriyelilerin seçimlerde oy kullandığı iddiaları var…

Mülteci sayısı ve sorunu öyle büyük ki, hem Türk halkı büyük kaynakları mültecilere aktarmış olacak (Erdoğan şimdiye dek en az 10 milyar dolar harcandığını söyledi) hem de mültecilerin pek çoğu sokaklarda dilencilik yapmaya, dışarıda kalmaya, aç dolaşmaya, fuhuş yapmaya devam edecek. Tüm ağırlığı Türkiye’ye yüklemek veya tüm ağırlığı Türkiye olarak yüklenmek Türkiye’ye zarar vereceği gibi Suriyeli mültecilere de zarar verecek. Bu açık… Zâten onlar da Türkiye’ye değil Avrupa’ya gitmek istiyor.

Üstelik toplumsal yapının kesinlikle küçümsenemeyecek bir oranda değişime uğraması da insanları tedirgin diyor. Hiçbir toplum, kültürel yapısının bir anda bozulmasını, sokakta onlarca, yüzlerce dil bilmez, anlaşamayacağı, farklı insanlar görmeyi istemez. Bu yabancı düşmanlığı anlamına gelmez. Devletlerin sınırları var, milletler kendi devletlerinde yaşar, iş ve gezi için turist olarak gidip gelenler olur. İnsan bu temel anlayış ve alışkanlık içinde yaşarken birden ortalığın Arap alfabesiyle yazılmış tabelalarla dolmasından, mahâllede Türkçeden çok Arapçanın konuşulmasından, eşinin, kızının veya tanımadığı bir Türk’ün yaşam tarzının mültecilerin kültür ve normlarına göre yargılanıp baskı altına alınmasından tedirgin olmakta son derece haklıdır.

Bütün bunların üzerine bir de ileride meydana gelebilecek yeni bir terör örgütü ihtimâlini ekleyin. Suriye sınırmızda X-Ray cihazı yok mâlûm, insan silâhsız geçse bile silâh insansız geçiyor bir şekilde nasıl oluyorsa. Bazı terör eylemlerini yapanların da Suriye’den Türkiye’ye mülteci akınları sırasında geçtiğini öğrenmedik mi? On yıl sonra Suriyeden gelenler arasındaki bazı kişilerin, özellikle orada çatışma ortamında bir şekilde terörü tecrübe etmiş olanların burada ayrılıkçı bir isyana kalkışmayacakları ne mâlûm? Çok mu kuşkucu oldu?.. Otuz yılda yirmi bine yakın asker ve sivil, son beş ayda sâdece Ankara’daki üç büyük saldırıda iki yüze yakın insan hayatını kaybetti. Elbette kuşku duyacağız. Kuşku duymayan devletler güvenliklerini sağlayamaz. Şimdi bu ihtimâlin tamamen yersiz olduğunu düşünen var mı?

İktidarlar gelir geçer, “ben gidersem” o olur, bu olur diye tehdit savuranlar dahi gider ama geriye Türkiye’nin sorunları kalır. AKP eğitim ve kültür politikalarıyla, yargı, bürokasi ve TSK ile ilgili faaliyetleriyle yaptığı gibi yine Türkiye’nin, Türk milletinin yalnızca bugününü değil yarınını da ipotek altına alıyor. Geçmişimizi karalayıp bugünümüzü mahvetmekle kalmıyor, geleceğimizi de karartıyor. Bu mülteci politikası ve Avrupa Birliği ile yapılan anlaşma nedeniyle Türkiye’nin başına yeni çoraplar örülmesine izin verilmemeli. Çünkü Türk halkı bu kadar acı ve sorun üzerine yeni sıkıntıları kaldırmaz, kaldıramaz! Buradan ancak çatışma ve kaos çıkar!

Erhan SANDIKÇI

19 Mart 2016