Eğitim, tarih boyunca bireyin doğa ve toplumla olan ilişkileri gereği içerik kazanan bir kavram olmuştur. İnsanın, doğa karşısında yaşayarak elde ettiği deneyimi, rastlantı ve tesadüf eseri olmaktan çıkarıp toplumu oluşturan diğer bireyleri bilgi sahibi yapmak için bunu bir şekilde anlatı ve şekillere dökmesiyle eğitim kavramı ilkel toplumlardan bugünkü çağdaş dünyamıza kadar gelebilmiştir. Buna bağlı olarak eğitim ve öğretim yöntemleri de deneyim aktarımı ve bilgi paylaşımı gereksiniminden doğmuştur.

Avrupa, Rönesans ile üzerindeki ölü toprağını atmış, üretim araçlarının gelişimiyle de Rönesans’ın temelini attığı “Aydınlanma” yeni ve çağdaş bir boyut kazanmıştır. Toprak ağalarının, babadan oğula geçen yönetimlerin, dogmaların, din temelli yaklaşımların ve soylu zümrenin akılcı bir tutumla eleştirisinin ve sorgusunun yapıldığı yeni bir sayfa açılmıştır. Feodal ve genden soylu düzene karşı gelişen liberal sorgulayıcı tutum, bireyin özgürlüğü, yasalar önünde yurttaş eşitliği, toprak mülkiyeti, özgür ekonomik gelişim ve politik katılımın sağlanması gibi taleplerle 18. Yüzyıl Avrupası ve diğer ülkelere “Aydınlanma” yolunda ışık tutmuştur.

Bilgi, aydınlanma döneminde sorgulamanın ve eleştirel düşünmenin kaynağını oluşturmuştur. Eleştirebilmenin, akıl yürütebilmenin yöntemi bilgi doğrultusunda şekillenmiştir. Sanayinin gelişimi ve yeni araçların piyasaya sürümü ile beraber bu bilgi paylaşımı, arayışı ve artışı, eğitim-öğretim sistemlerinin yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmıştır.

18. yüzyılın sonlarında başlayıp Türk Devrimi ile beraber en verimli dönemini yaşayan Türk aydınlanmasının da temel dayanak noktaları Batı’da gerçekleşen aydınlanma sürecinden farklı olmamıştır. Akılcı, laik, bilimsel bir çerçevede gelişen Türk aydınlanması, hurafeler ve safsatalarla mücadeleyi kendine ilke edinmiştir. Yine Avrupa’da olduğu gibi düzenin değişmesi, bireyin önem kazanması ve sürekli gelişmekte olan araçların zorunlu bir getirisi olarak ortaya çıkan bilgi paylaşım ve artışının etkisiyle çağa ayak uyduramayan eğitim sisteminde değişikliğe gidilme gereksinimi duyulmuştur. Bu gereksinim doğrultusunda Türk aydınlanmasının öncüsü Gazi Mustafa Kemal eğitim ve öğretimde izlenecek yeni yolun yöntemini şöyle belirlemiştir:

“Efendiler, eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için fazla bir süs, bir egemen olma aracı ya da medeni bir zevk değil de, maddi yaşamda başarılı olmayı sağlayan uygulamalı ve kullanılabilir bir aygıt haline getirmektir…”

Belirlenen bu yöntemden hareketle Mustafa Necati, Hasan Âli Yücel, İsmail Hakkı Tonguç, Saffet Arıkan gibi aydınlar Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmış, yıllarca uygulanan politikalar doğrultusunda ezilmiş yoksul Anadolu halkının üzerindeki ölü toprağını atmasının temel şartının eğitimden, eğitim için de idealist cumhuriyet öğretmenlerinin yetiştirilmesinden geçtiğini görmüşlerdir.

Nüfusun %85’ini oluşturan köylünün eğitilmesi, ilk olarak harf devriminin de öncülerinden olan dönemin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’nin girişimleri doğrultusunda açılan millet mektepleri ve köy okulları ile bir şekilde sağlanmaya çalışılmış fakat ne yazık ki bu okullardan öğretmen sayısının yetersizliği ve şehirden giden öğretmenin köy şartlarına uyum sağlayamaması gibi nedenlerden dolayı istenilen verim alınamamıştır.

Çeşitli denemelerin olumsuz sonuçlanmasından sonra başarı için köylünün dilinden anlayan yeni bir aydın tipine ihtiyaç olduğunu ve bunun da ancak köylünün kendi içinden çıkabileceğinin kanısına varan İsmail Hakkı Tonguç, uzun incelemeler ve araştırmalar sonucunda bu fikrin yöntemini belirleyebilmiştir.

Tonguç, ilk olarak 1936 yılında, askerliğini yapmış, okuma-yazma bilen köylü gençlerden oluşan bir grubu “geçici öğretmen” sanıyla yine kendi köylerine eğitici olarak göndermek amacıyla Eskişehir Çifteler Çiftliği’nde dört aylık kursların açılmasını sağlamıştır. Kursları tamamlayarak köylerinde görevlendirilen ilk 84 eğitmen istenilen başarıyı sağlamış ve bu eğitmen kursları ülkenin başka yerlerinde de açılarak çoğaltılmıştır. Köylerine giden eğitmenler, köy çocuklarını üç yılda mezun edip yerlerine başkalarını almak, köyün sağlık sorunlarıyla ilgilenmek, köylüye modern tarım tekniklerini öğretmek ve akşam okulları ile yetişkinlere okuma-yazma öğretmekle yükümlü tutulmuşlardır. Ancak bunun geçici bir çözüm olduğunun ve köy çocuklarına ilkokul düzeyinde yetkin bir eğitim verilmesi gerektiğinin farkında olan dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan ve İ. Hakkı Tonguç, açılan kursların “Köy Öğretmen Okulları”na dönüştürülmesi için girişimlere başlamış ve bu girişim 3704 sayılı yasa ile 1937 yılında yasalaşmıştır. Bu yasayla birlikte Köy Enstitülerine temel oluşturan Kızılçullu, Çifteler ve Gölköy eğitmen kursları, Köy Öğretmen Okullarına dönüştürülmüştür.

Tüm yurdu sarmayı hedefleyen işbu eğitim seferberliğinin, onun önderi Gazi Mustafa Kemal’in beklenmeyen ölümüyle, devam edip ettirilip ettirilmeyeceğini konusu, dönemin aydın ve politikacılarının tartışma gündemi olmuştur. Gazi’nin ardından cumhurbaşkanı seçilen İnönü, Gazi’nin yaktığı bu eğitim meşalesinin devam edeceğini söylemiş ve bu yönde çalışmaları için dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’a tam destek vermiştir.

Türk Tipi Eğitim Modelini oluşturmak için çalışmalarını ve incelemelerini yoğunlaştıran Yücel ve Tonguç, 1939 yılında 1. Milli Eğitim Şurası’nda Köy Öğretmen Okulları’nın niceliğinin ve niteliğinin geliştirilerek köy çocuklarına çok yönlü bir eğitim verilmesinin gerekliliğini vurgulamış ve açılacak bu yeni okulların enstitü adını almasına karar vermişlerdir. 1. Milli Eğitim Şurası’nda ortaya çıkan bu tasarı nihayet 17 Nisan 1940 tarihinde 148 muhalif vekile karşı yasalaşmıştır. Muhalif vekillerin başını Köy Enstitüleri’nin kapanmasında da büyük rol oynayacak Kazım Karabekir ve Adnan Menderes çekmiştir. Tasarı tartışılırken daha şu sözlerle enstitüleri eleştiren Karabekir, enstitülerin varlığı boyunca en sıkı muhaliflerinden biri olmuştur.  “Parti programında sınıf ayırımı yok diyoruz ama onu elimizle yaratıyoruz.”

Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ise, bu eleştiriye şöyle karşılık vermiştir:

“Köy ilkokullarından gelen çocukları şu veya bu şekilde tereddüde mahal vermeksizin imtihan ederek, karakterlerini yoklayarak ve bedeni kabiliyetlerine bakarak seçip enstitülere alacağız… Bizim arzumuz köyün içerisinde bilgili, sıhhatli, memleketine bağlı ve müstahsil(üretici)  vatandaş yetiştirmektir. Yoksa köylüyü bu arz ettiğim melekelerle teçhiz edip onları şehre akın eder vaziyete getirmek değildir… Mesele köylü çocuğunu hayat bakımından köylülük mahiyetini kaybetmeksizin yetiştirmektir. Bu davayı hiçbir zaman zayıflatmayalım… Diyorum.”

Daha açılmadan çeşitli olumsuz eleştirilere maruz kalan Köy Enstitüleri, açılışının ardından da olumsuz gözleri üzerinden alamamıştır. Öyle ki bu okullar muhafazakâr görüşlü politikacılar ve yazarlar tarafından “komünist yuvası, zina yuvası” yakıştırmasına maruz kalırken sosyalist görüşlü yazarlar tarafından “İsmet Paşa Nazizmi’nin okulu” olarak adlandırılmışlardır. Bu yazar, politikacı ve toprak ağalarının enstitülerin önüne koydukları taş şüphesiz Türk eğitim tarihinin de kaderini değiştirmiştir.

Bu yazıda şu ana kadar önemini vurguladığımız ve devamında da vurgulamaya devam edeceğimiz Köy Enstitüleri’nin, dönemin muhalifleri tarafından neden bu denli eleştirildiğini görebilmek için öğrenci yetiştiriş tarzını da incelememiz gerekmektedir.

Şüphesiz bu enstitülere yöneltilen eleştiri ve haksız ithamlara, enstitülerin teknik detaylarına girmeden de verilebilecek net bir cevabı vardır. Bu da sorgulamak ve aydınlanmaktır.

Yıllardır ağasına, paşasına, padişahına boyun eğmiş Türk çocuğu bu enstitülerle beraber her şeyden önce sorgulamayı, fikir yürütmeyi ve eleştirel düşünmeyi öğrenmiştir. Günümüz eğitimiyle kıyası dahi yapılamayacak eğitim modeliyle köyünden çıkan yoksul Türk çocuğu, Sofokles’ten, Gogol’dan, Moliere’den oyunlar sergileyecek, mandolin çalacak, klasik eserleri okuyacak dahası enstitüsünü ziyaret eden Cumhurbaşkanı İnönü’ye kendilerinden ayrı yemek verilmesine isyan edecek, karşı çıkacak duruma gelmiştir. Köy Enstitüleri muhaliflerinin de katlanamadığı şeyin işte bu bilinçlenme ve aydınlanma olduğu bizzat kendileri tarafından anılarında da itiraf edilmiştir. Meclis Eski Başkanı ve toprak ağası Kinyas Kartal anılarında Köy Enstitüleri’nin kapatılma meselesinden şöyle bahsetmiştir:

“Enstitüler komünist yetiştirmiyordu; ama biz bu söylemi kullandık. Akçadağ Köy Enstitüsü’nden mezun olan çocuklar benim köyüme geldiler, köyün çocuklarını okuttular, onlara Türkçe öğrettiler. Köylünün mektuplarını, dilekçelerini yazdılar. Eskiden bu işleri ben yapardım. Bu böyle giderse benim otoritem ne olacaktı. Adnan Menderes’le bir pazarlık yaptık. Bu okullar kapanacak, ben de emrimdeki köylülerin oyunu toptan ona verdirecektim. Böyle de oldu.”

Bu bağlamda Köy Enstitüleri, akademisyen Fay Kirby’nin de ifade ettiği gibi 2. Mahmut’tan beri Türk toplumunun modern bir toplum haline getirilmesi için eğitimde yapılan deneylerin ardı ardına getirdiği başarısızlıkların verdiği tecrübelerden sonra bulunmuş bir çıkar yol olmuştur. Düşüncenin işle, işin ise düşünce ile birlikteliğinin öğretildiği iş içinde eğitim yöntemi, Köy Enstitüleri’nin temel öğretim yöntemini oluşturmuştur. Bu eğitim modeli köyden, üretimden ve emeğin bilincinden kopuk aydınlar yetişmesini önleyerek aydınlanmanın köylü çocuklarıyla köy içinde gerçekleşebileceğini göstermiştir. Bu okullarda öncelikle, öğrenciye yetki ve sorumluluk verilerek onların kişiliğinin geliştirilmesine çalışılmış ve ileride köye gittikten sonra karşılaşacağı güçlükleri başarabilecek yetenekleri kazanması sağlanmıştır.

Bu anlayışla yetiştirilen Köy Enstitüleri öğrencileri eğitim hayatları boyunca, sabah derslerinden önce kızlı erkekli halay çekip marş söylemiş, günde 1 saat serbest okuma yapmış, öğretmenleri ve müdürleriyle cumartesi günleri geçen haftanın değerlendirmesini yapmış, toprakla uğraşmış, çatı onarmış, en az bir çalgı aletini çalmış, öğrendiği teorik bilgilerin yanında günlük düşün ve münazara saatlerinde genç cumhuriyeti nasıl bir adım öne götürebileceğine kafa yormuştur.

Eğitimlerini tamamladıktan sonra köye öğretmen olarak giden Köy Enstitüsü mezunları, köylerde öğrencilerinden başlayarak aileye kadar ulaşan bir eğitim ortamı yaratmışlardır. Bilinçsiz köylü bırakmamak ve toprak ağalarının direnci kırılmak hedeflenmiştir. Bu yaratılan ortam, tıpkı enstitülerde olduğu gibi sadece teorik bilgi ile sınırlı kalmamış modern tarım, zanaat, çalgı aleti, genel sağlık eğitimleri de öğretmenler tarafından köy çocuklarına ve onların ailelerine verilmiştir.

Enstitü eğitimi alan mezunlar atandıkları köylerdeki okulları bir bakıma ilkel Köy Enstitüleri haline getirmeye çabalamışlardır.

Öğretmenler bu çalışmaları yaparken de köyde yalnız olmamış, gezici öğretmen, gezici başöğretmen ve ilköğretim müfettişlerince denetlenmiş ve karşılaşılan sorunlar hep birlikte çözülmüştür.

Köy Enstitüleri ile yaratılan bu eğitim modeli yukarıda saydığımız özellikleriyle Türkiye gerçeklerini kucaklayan, Türk eğitimini dış ülkelerin boyunduruğu altından kurtaran, mevcut ülke olanakları içerisinde gerçekleştirilmiş, gerçekçi, bilimsel ve özgün bir eğitim yöntemi olmuştur. Bu model, kısa sürelik ömründe ülke geleceğine yön verecek köy öğretmenlerinin yanında Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Prof.Dr. Ayşe Baysal, Talip Apaydın, Pakize Türkoğlu gibi birçok yazar ve akademisyeni içinden çıkarabilmeyi başarmıştır.

1946 yılında Köy Enstitüleri’nin yaratıcıları olan sırasıyla Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un, Köy Enstitüleri’ni ve öğrencilerini yaşamı boyunca koruyup arkasında duracağına namus sözü vermiş İsmet İnönü tarafından yoğun baskılar ve oy kaygısı nedeniyle görevden alınmasıyla başlayan Köy Enstitüleri’nin yıkım süreci 1954 yılında Demokrat Parti iktidarında tamamlanmıştır.

1954 yılı itibari ile milli ve özgün bir eğitimden vazgeçen Türk eğitimi, bir türlü kendisini toparlayamamıştır. Milli ve özgün eğitim modelini reddeden ancak yeni bir eğitim modeli oluşturamayan geri kalmış zihinler bir bakıma bugün Türkiye’nin çektiği birçok sıkıntıda da pay sahibi olmuşlardır. Öyle ki bu model uzun süre devam edilebilse belki de aydınlanan ve bilinçlenen köylü toprak ağalarını bastıracak ve Türk Devrimi’nin hedeflerinden biri olan toprak reformu gerçekleşmiş olacaktı. Gerçekleşen reformla kurulan kooperatifler kendi toprağına sahip doğu ve batı köylüsü arasındaki ilişkiyi güçlendirecek, bugün ülkemizin doğusunda varlığını koruyan feodal ağalar, köylünün bilinci ve birliği ile yıkılacak terör hiç var olamayacaktı.

Sonuç olarak, bugün yürürlükte olan Türk Milli Eğitimi’ne baktığımızda milli yakıştırmasının yıllardan beri süregelen geleneğin bozulmaması için varlığını koruduğunu görmekteyiz. Ezbere dayalı, üretimden kopuk, bağımsızlıkçı ve sorgulayıcı ruhtan uzak olan bu ilkel sistem modern çağa ve sürekli gelişmekte olan araçlara uyum sağlayamamaktadır. Değişen hükümetlerce sınav sisteminin değişikliğinden ibaret olarak yenilenmeye çalışan günümüz eğitimi, maalesef üniversitelerde verilen doktora gibi üst düzey eğitimlerde bile 1940 yılında köy öğretmeni yetiştirmek için açılan kurumların gerek bilimsellik gerek verim açısından kat ve kat altındadır. Günümüz devlet okulları ve özel okullarında gelecek için nitelikli, üretken, düşünen birey yetiştirebilmek maalesef imkânsızdır. Nitelikli, üretken, düşünen bireyler bugün ancak kişilerin kendi bireysel çabaları ile yetişebilmektedir. 1954 sonrası oluşturulan eğitim modeli nitelikli bireyler yerine, kitap okumayın diyen akademisyenler, kız çocuklarının başını 6 yaşlarında kapatıp onları metalaştıran anasınıfı öğretmenleri, din sömürüsüne kanan halk ve sadece din bilme kabiliyetine sahip yöneticiler yetiştirebilmiştir.

Bugün; tıpkı Köy Enstitüleri’nde olduğu gibi modern, çağına ayak basan, gerçekçi, mevcut ülke gerçeklerini kucaklayan, ezberden uzak, iş ile ya da daha doğru tabirle üretim ile iç içe yeni bir modele ihtiyacımız vardır.

Dr. Orhan Özdemir’in deyimiyle  “Sorun, içinde yaşadığımız yüzyılda dünyadaki ve buna bağlı olarak ülkemizdeki değişimleri göz önünde bulundurarak nasıl bir eğitim sistemi geliştirilmesi gerektiği sorunudur. Var olan eğitim sisteminin, uyguladığı eğitim-öğretim anlayışıyla Yeni Ortaçağ’ın gelişini engellemek bir yana, hızlandırma eğiliminde olduğu gözlenmektedir.”

Ortaçağ ilkelliğine hapsolmuş eğitimimizi, dolayısıyla geleceğimizin en azından milli, planlı bir devlet modeli oluşturulana dek hükümetlerin çıkarlarına ve keyiflerine bırakmamak gerekmektedir. Bu noktada aydınlar ve sivil toplum örgütlerine büyük görev düşmektedir. Onlar tarafından gerçekleştirilebilecek halka açık sanat atölyeleri, fikir çalıştayları ve aydınlanma konferansları Köy Enstitüleri’nden ışık alınarak oluşturulacak yeni bir devlet eğitim modeline kadar bir nebze de olsa ezberci, tutuk bireyler yetişmesinin önüne geçebilecektir.

Bugün içinde bulunduğumuz Ortaçağ karanlığından da kurtulabilmemizin tek yolu aydınların çabası ile yeniden özgün, düşün temelli bir eğitim modeli oluşturulmasına bağlı olacaktır.

Barış Ozan ÖZDEMİR

17 Nisan 2016

Yararlanılan Kaynaklar

Bursalı, Orhan, (Ed.). (2008). Cumhuriyet Gazetesi Bilim Teknik Dergisi, 14.03.2008.

Özdemir, Orhan, Köy Enstitüleri ve Yeni Ortaçağın Eğitim Sorunu. Mersin Üniversitesi Eğitim Fakültesi Der., Cilt 4, Sayı 1, Haziran 2008, ss. 46-54.

Aysal, Necdet, Anadolu’da Aydınlanma Hareketinin Doğuşu: Köy Enstitüleri. Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Derg. S 35-36, Mayıs-Kasım 2005, s. 267-282

Atıcı, Erdal, Anadolu’da Aydınlanma Ateşini Yakanlar, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Yayınları,2010.

Sakaoğlu, Necdet, Cumhuriyet Dönemi Eğitim Tarihi, İstanbul, Cep Üniversitesi İletişim Yayınları, 1993.

1 Yorum

  1. “Türk Aydınlanmasının Eğitim Modeli: Köy Enstitüleri” başlıklı yazınız etkileyici bir yazı olmakla kalmıyor, genç arkadaşlarımızın ‘Aydınlanma’ mirasına sahip çıktığının da bir göstergesi oluyor. Ne var ki bilimsel çalışmalar, buluşlar olmadan aydınlanma mirasını korumak pek olanaklı görünmemektedir. Bu durumda, gençlerimizin geçek yol gösterici olan bilimsel çalışmaları önemsemesi gerektiğini düşünüyorum.
    O. Özdemir

Comments are closed.