Soğuk Savaş’tan sonra içeride ve dışarıda estirilen rüzgâr artık ulusal devletler çağının kapandığı, küreselleşmenin önüne geçilemeyeceği ve ulusal egemenliğin yerini uluslararası veya küresel egemenliğe bırakacağı yönünde. Batılı stratejistler ve onların tezlerini okuyup üfleyerek terfi atlayan yerli aydınlar yirmi yıldan bu yana ülkenin her sorununu ulusal devlete bağlıyor, her sorunun çözümünü “küresel bakış”ta görüyor. Bu bakış açısının toplumda ne kadar karşılık bulduğu tartışılır ancak üniversitelerde ve entelektüel hayatta iktidarını sürdürüyor.

Küreselleşme (globalization) yeni bir kavram sayılır. 1990’lardan önce de “küresel” nitelikte uluslararası politikalar görülüyordu. 20’nci yüzyılda kurulan başlıca uluslararası örgütler olarak Milletler Cemiyeti’ni, daha sonra Birleşmiş Milletler’i, Avrupa Birliği’ni sayabiliriz. Bunlar gibi örgütlenmeler giderek daha fazla uluslararası işbirliğini gündeme getirmiş, devletlerin kendi sınırları içindeki millî egemenliklerinin giderek daha fazla sınırlandırılıp ulus ötesi güçlerin daha fazla yetki sahibi olması eğilimi öne çıkmıştır.

Bugünkü tabloya bakarsanız, ulusal egemenlikten pay verilmesi, hattâ onun yerini alması istenen uluslararası yapılarda eşitlikçi, âdil bir denge olduğundan söz etmek olanaksızdır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde beş “daimi üye” ülkenin bulunması, nükleer silâh sâhibi olmanın bâzı ülkeler için serbest sayılırken bâzı ülkeler için yasak sayılması gibi örnekler ilk akla gelenler. Sistemde, kurallarda, görünürdeki bu tip dengesiz durumların yanı sıra etkisini “fiiliyat”ta gösteren etkenler daha büyük sorun. İktisadî, siyasî, askerî gücü büyük olan ülkelerin bu uluslararası örgütlerde daha fazla söz sâhibi olmasına “Ee, hayatın gerçekleri…” dense de vicdanlar tatmin olmuyor. Sonuç olarak Türkiye gibi bir ülkede ulusal devleti eleştirenler, egemenlik devrini demokrasinin bir gereği olarak önerenler Türkiye’de Türk milletinin hâkimiyetinin yerine Amerikan milletinin, Alman milletinin vs. hâkimiyetini ikâme etmeyi istemiş oluyorlar. Siyasî anlamda da böyle, iktisadî anlamda da böyle. Neo-liberal politikalarla, “dışarıya açılma”yla, açık kapı ekonomisiyle devletçilikten kurtulduğuna sevinenler, bu kez örneğin Amerika Birleşik “Devlet”leri yönetiminde çok büyük güç sahibi olan, o “devlet”le derin ilişkileri bulunan sermaye gruplarının ekonomiye hâkim olacağını görmezden gelmişlerdir. Tabiî burada maddî eşitlik, fırsat eşitliği, özgürlük, adâlet kavramları üzerinde yeni olmayan bir tartışmanın kapısı aralanıyor ancak o başka bir yazının konusu olsun.

Bugünkü tablonun onarılmaz aksaklıklarını bir kenara koyup meseleye kuramsal yaklaşalım. Ulusal egemenlik kısmen de olsa ulusun dışındaki bir güce devredilebilir mi? Veya devletler kendi toprakları üzerinde, yabancı ülkeleri doğrudan ilgilendiren bir durum yaratmamak kaydıyla, her ne olursa olsun müdahale edilemez, sonsuz bir egemenliğin sahibi olabilir mi? Soruları “devredilmeli mi/olmalı mı” şeklinde de alabiliriz. Dediğimiz gibi, mevcut ulus ötesi yapıların niteliklerini tamamen konu dışı bırakarak düşünelim.

Örneğin bir ülkenin yönetimi halka karşı büyük bir katliama girişmişse “Bağımsız bir devletin egemenlik haklarına müdahale etmeye hakkımız yok, kendi tasarrufudur, karışamayız.” mı demeli? Bu düşünceyi savunamayız. Mâsum insanların hayatı söz konusu. Fakat insanların katliam vb. olaylara karşı duyarlı tavrını istismar etmek için yapılan manipülasyonlar, medya oyunları ile ortada bir katliam olmasa bile o ülkenin egemenliğine müdahale etmek için böyle bir algı oluşturulabiliyor. Bu kez sistem güvenilirliğini kaybediyor.

Tabiî egemenlik hakkı yalnızca insanlara katliam yaparak kullanılmadığı için egemenliğe dışarıdan müdahaleyi de yalnızca bu gibi örneklere bakarak yorumlayamayız.

Tartıştığımız konunun önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum… Biliyorsunuz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları Türkiye’yi bağlıyor. Yâni Türkiye’de gerçekleşen bir olayla ilgili Türk mahkemelerinde verilen kararı sınırın ötesinde, Strazburg’daki AİHM bozabiliyor. Bu, egemenlik paylaşımının en açık örneği. (Kimilerinin zannettiğinin aksine egemenliğin tek organı hükûmetler veya meclisler değil, aynı zamanda yargı da egemenliğin bir parçasıdır.) Türkiye’de çeşitli nedenlerden dolayı siyasî bir dava yüzünden mağdur edilen bir kişi bu egemenlik devri sâyesinde AİHM kararıyla hakkına, özgürlüğüne kavuşabilir. Fakat aynı AİHM’nin Almanya, Fransa gibi önde gelen AB ülkelerinin politikalarına göre davranıp Türkiye’de özellikle Kürt meselesiyle ilgili bir konuda “aykırı” bir karar almayacağının garantisi yoktur.

Türkiye’den çıkıp dünyaya bakalım. İngilizce’de “proxy war” denen, bizim vekâlet savaşı veya temsilci savaşı dediğimiz bir savaş türü son yıllarda çok fazla öne çıkıyor. Birbirleriyle doğrudan savaşmayı göze alamayan devletler el altından destekledikleri terör örgütleri ile düşman ülkelere zarar verdiriyor. Suriye’deki vekâlet savaşı bunun en güncel ve acı örneği. Terör örgütleri uluslararası hukuktan bağımsız, sorumsuz yapılar oldukları ve terörün radikalizmini taşıdıkları için sivil, silâhsız insanlara, çocuklara zarar vermekten çekinmiyorlar. İşte IŞİD insanlığın tarihindeki barbarlık sınırlarını yukarı çekiyor, Türkiye de maalesef IŞİD ve PKK terörlerinden nasibini almış bir ülke, son aylarda hem sivillere hem askerlere yönelik katliamları yaşadık. Irak’ta IŞİD bir statta 65 kişinin ölümüne yol açan bir bomba patlattı. Taliban’a bağlı bir örgüt Pakistan’da bir lunaparkı kana buladı.

Bu terör örgütlerinin hiçbir devlet tarafından desteklenmediğini, kendi çabaları ile ayakta durduklarını ve faaliyet yürüttüklerini kim iddia edebilir? PKK, ABD tarafından resmen bir terör örgütü olarak tanınıyor ama İncirlik’ten kalkan ABD uçakları PKK’nın bir parçası olan YPG’ye destek veriyor. Ciğer yiyen ÖSO, Ankara’da ve Avrupa başkentlerinde ağırlanıyor, muhatap alınıyor. Taliban, ABD’nin SSCB’ye karşı kullandığı bir örgüttü. Talibanlı teröristlerle buluşup “Allah büyüktür! Allah sizinledir!” diyen Z. Brzezinski yıllar sonra “Bir avuç kızgın Müslüman”ın Sovyet imparatorluğunun dağılmasından daha az önemli olduğunu söyleyerek kendini ve Carter yönetimini savunacaktı. İran’ın HAMAS ve Hizbullah’a yardımı biliniyor. IŞİD konusu ise sözde muamma.

Şimdi düşünün, bunca terör örgütü büyük devletlerce destekleniyor. Bu destekler yüzünden asker, sivil, çocuk her yıl on binlerce insan ölüyor. Uluslararası hukukta, Birleşmiş Milletler kararlarında terörü desteklemek ciddî bir suç değil mi? Fakat kimse Amerika’ya, Avrupa’ya “Gel bakalım, sen terörü destekledin, büyüttün ve bu eylemler meydana geldi” demiyor da “uluslararası hukuk”un sopası ancak Saddam’a kalkıyor, el-Kaide’yi destekleme gerekçesiyle tepesine biniyorlar.

Eğer tarafsız, nesnel davranan bir Birleşmiş Milletler olsaydı, bir uluslararası hukuk kuruluşu olsaydı, bu büyük ülkelerin teröre verdiği destek tüm dünyanın önünde ifşâ edilip cezalandırılsaydı Orta Doğu, Afrika, hattâ tüm dünya bu terör belâsıyla uğraşır mıydı? Bir ülkeye yaptırım kararı almak için BM Güvenlik Konseyi’ndeki beş daimi ülkenin tamamının onayını almak zorundasınız. ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin… Biri “yedirmeyiz” dese BM kimseyi yiyemiyor. Nerede adâlet? Kaldı ki kuzu kurda emânet, zâten bu ülkeler terörü desteklemede başı çeken ülkeler…

Bu terör bahsinde kısaca şunu demek istiyorum ki tüm insanlığı tehdit eden çok önemli ve tam anlamıyla küresel bir sorun olan terör ve terörü destekleyenlerin cezalandırılması konusu, ulusal egemenlik devrinin en fazla gerekli olduğu bir konu ama aynı zamanda en çok “büyük”lerin kayırıldığı, küresel sistemin en çok güvensizlik verdiği, en çok vicdanları tatmin edemediği konu… Bağımsızlığı zedeleme pahasına egemenlik paylaşımı bu konuda gerekiyor ama böylesine taraflı bir küresel sisteme güvenip hiçbir hakkını devretmek istemiyor insan.

İnsanlığı tehdit eden küresel sorunların çözümü için gerekli olan, devletlere yâni milletlere eşit söz hakkı veren, evrensel hukuku tesis etmeye çalışırken iktisadî, siyasî, askerî gücüne bakmadan hiçbir devlete imtiyaz tanımayan bir küresel sistemdir. Böyle bir sistemde belirli sınırları aşmamak kaydıyla egemenlik paylaşımı gereklidir, yararlıdır. Fakat bu nitelikte bir uluslararası sistemin kurulması en azından yakın gelecekte imkânsız. Bu da çok açık bir gerçek. Üçüncü Yol bildirgesinde “insanlığa yaraşır bir dünya özlemini hayata geçirmek”ten söz etmiştik, yine Üçüncü Yol’un temel niteliklerini anlatan, internet sitesinin başında yer alan yazılardan birinde de “nihai hedef, belki torunumuzun torununun dahi göremeyeceği son aşama, yani yeryüzünde haksızlığa uğratılmış kimsenin kalmadığı bir dünyadır” demiştik. Şimdiden uzun vâdeli bir bakış açısı belirlenmezse buna doğru giden adımların atılması olanaksızlaşır.

23 Nisan 1920’nin üzerinden geçen 96’ncı yılda halkımızın Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı daha özgür, daha bağımsız, daha egemen, ayrıca çocuk tecâvüzcülerinin siyasî iktidara olan yakınlıkları nedeniyle korunmadıkları günlere dönmek dileğiyle kutluyorum.

Erhan SANDIKÇI
23 Nisan 2016