Bir tezin oluşması,ortaya atılması, kendisine karşı bi tezin ya da tezlerin oluşmasını da beraberinde getirir. Tez ile karşı tez bazen uzlaşabilir olsa da bazı örneklerde de görüleceği üzere asla uzlaşmaz ve mücadeleleri tez ve karşı tez hayat buldukça devam eder.

İlerici Kemalist devrim ile gerici karşı devrim arasındaki mücadele gibi.

Bu bilimsel veriden yola çıkacak olursak;

1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile atılmıştır gericiliğin, karşı devrimin tohumları. O tohumlar 1938 sonrası filizlenmeye başlamış, 2002 sonrasında ise zehirli sarmaşık halini almıştır.

Özellikle 2002 sonrasında ulusal Türk kimliğinin hedef tahtasına konması, -her ne kadar parlamentoda tam karşılığını bulmasa da- toplumdaki milli hassasiyeti arttırmış, saldırılar bir yandan Türk kimliğini yıpratırken diğer yandan da daha nitelikli bir şekilde savunulması için gerekli şartları oluşturmaya başlamıştır

Fransız İhtilali’nin özellikle Balkanlarda yarattığı milliyetçilik akımı, sonrasında “idare-i maslahatçı” yönetim mekanizmasının imzaladığı anlaşmalarla Osmanlı’yı getirdiği nokta ile çok fazla benzerlik gösteren bir dönem yaşıyoruz.

Devletin toprak kaybetmesi ve yıkılması açısından ele alacak olursak benzerlik gösteren süreçlerin sonlarının benzememesi, bizlerin “azim ve kararlılığı” ile alakalı sadece.

İşte bu benzerlik gösteren zamanların arasındaki süreçte ortaya atıldı ve karşılık buldu Türkçülük akımı.

Fakat Türkçülüğü savunan kişi ve tezleri gördüğümüzde tarihsel sırasıyla 3 tarz Türkçülük akımı çıkıyor karşımıza.

Birincisi, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Kemalist felsefenin milliyetçilik/ulusçuluk anlayışının özünü oluşturan “Kültürel Milliyetçilik” eksenli Türkçülük. (Bunu Kemalist Türkçülük ya da Demokratik Türkçülük olarak da niteleyebiliriz.)

Son evrildiği noktayı baz alacak olursak Ziya Gökalp’tir bu akımın öncüsü. Ve de hak ettiği ilgiyi halen görmeyen Yusuf Akçura.

Tabi bu kişileri fikir önderi kabul eden Mustafa Kemal Atatürk.

İkincisi, 1940’lı yılların başında daha fazla ortaya çıkan Nihal Atsız’ın önderliğini yaptığı mutlak ırk esasına dayanan Atsız Türkçülüğü.

Üçüncüsü de bundan yaklaşık 20-25 yıl sonra “Türk-İslam sentezi” olarak nitelenebilecek, “Türklüğü beden, İslamiyet’i ruh, ruhsuz bedeni, yani İslamiyetsiz Türklüğü “ceset” kabul eden Türkeş Türkçülüğü.

Bu üç seçeneği aklımızda tutarak “3 Mayıs Türkçülük günü” olarak anılan günün hikayesine dönelim.

İsmet Paşa döneminin dış politikasında ülkeyi 2. Dünya Savaşı’nın dışında tutmak önemli bir başarıdır. Fakat bununla beraber İsmet Paşa döneminde dış politikada tabiri caizse yanlış ata oynanmış, bu yanlıştan dönmek de dış politikada keskin manevralar yapılarak başarılmaya çalışılmıştır.

Bir dönem(Almanya ile yakın ilişkilerde bulunulan İsmet İnönü dönemi) Başbakan(Aynı dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu) kanalından destek bulan hareketin Almanların yenilgisi sonrası hedefe konmasında bunun da payı dikkate alınmalıdır. İşte bu değişen dengelerin dış politikada belirleyici olduğu süreçte başlayan, Nihal Atsız- Sabahattin Ali davasını da içine alan ve “Irkçılık – Turancılık davası” olarak tarihe geçen davanın 3 Mayıs 1944 tarihli duruşmasından sonra yapılan yürüyüşleri ve bunun yıl dönümünü Nihal Atsız ve yargılanan arkadaşları “Türkçülük günü” olarak ilan etmişlerdir. [1]

Bugün hala kutlanan gün üzerinden Nihal Atsız Türkçülüğünü mercek altına alalım.

Yazının başında belirttiğimiz tez-karşı tez ayrımını Cumhuriyetin ilanından başlattığımızı belirtmişken Cumhuriyetin ilanından sonraki süreçte Mustafa Kemal Atatürk ile yollarını ayıran, sonrasında da yurt dışına kaçan bir kişi vardır: Bir dönem Milli Eğitim Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı da yapan dönemin Sinop Vekili Rıza Nur.

Bu kişi, aynı zamanda kendi günlükleri üzerinden Atatürk’le ilgili çok ağır iddialarda bulunmuştur. Bunların içinde bugün karşı devrimin propaganda malzemesi yaptığı Atatürk’ün eşcinsel olduğu, Atatürk’ün annesinin hayat kadını olduğu gibi iddialar da vardır.

Zaten bu zatın “Hayat ve Hatıratım” adlı kitabı 1968 yılında, alternatif ve yalan tarih yazımının Türkiye’deki öncülerinden, Atatürk düşmanı Kadir Mısıroğlu tarafından yayımlanmıştır.

İşte Nihal Atsız, bu Rıza Nur’un manevi oğludur. (Bu durum daha sonrasında mahkeme kararı ile resmiyet de kazanmıştır.)

Nihal Atsız’ın Rıza Nur’un düşünsel yapısı hakkındaki görüşleri de açıktır:

“Türkçülük ülküsünün bugünkü en büyük şahsiyeti Rıza Nur … Kanaatlerini her yerde açıkça söyleyerek nikbetlere katlanan büyük Türk Rıza Nur, Türk milletinin nuru Rıza Nur …” [2]

“Büyük Türkçülerden merhum Dr. Rıza Nur … Siyasi hayatın haksız darbelerine uğrayıp gurbetlere düştükçe, boş durmayan, duramayan, milletine mutlaka bir hizmet yapmak isteyen Rıza Nur … Eğer Cumhuriyetin ilânından sonra başbakanlığa İsmet İnönü değil de Rıza Nur gelseydi millileşmek, Türkleşmek ve kuvvetlenmek bakımından Türkiye bugün başka bir manzara gösterir, bugün başımıza belâ olan birçok dâvalar tamamıyla ve kökünden tasfiye edilmiş bulunurdu.” [3]

Nihal Atsız’ın Türkçülük anlayışını daha iyi anlamak açısından Üçüncü Yol yazarı Erhan Sandıkçı’nın sözlerine kulak vermekte fayda var:

“Hüseyin Nihâl Atsız’dan bahsederken en başta onun katıksız bir ırkçı olduğunu söylemek gerekir. Onun takipçileri ile karşıtlarının, Atsız’ı araştırıp Atsız üzerine söz söyleyenlerin uzlaştığı ilk nokta ve yadsınamayacak açıklıkta olan en büyük özelliği budur. Atsız’ın “millet” anlayışı, “kusurlarına rağmen” büyük bir Türkçü saydığı Ziya Gökâlp’in ortaya koyduğu anlayıştan çok farklıydı. Gökâlp, Türkçülüğün Esasları’nda meseleyi şöyle târif etmiştir: “İnsanlarda ise ırkın toplumsal huylara hiçbir etkisi olmadığı için şecere aramak doğru değildir. Bunun tersini ele alırsak, memleketimizdeki aydınların ve savaşçıların birçoğunu feda etmek gerekecektir. Bu durum geçerli olmadığından ‘Türküm’ diyen her bireyi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe ihaneti görülenler varsa cezalandırmaktan başka çare yoktur.” Atsız ise “Türklüğe kabûl” için ırk, kan, soy arar…” [4]

Burada bahsedilen “Ziya Gökalp’in kusuru”nun ise Nihal Atsız’ın nazarında Ziya Gökalp’in Kürt kökenli olduğu da çeşitli yerlerde dile getirilen kuvvetli bir ihtimaldir.

Nihal Atsız iyi bir kalem, iyi bir edebiyatçı olabilir. Türkeş tipi Türkçülüğün Siyasal İslamcılığa ve milliyetçilik adı altında ciddi bir kesimi ümmetçiliğe yönlendirdiği yerde din anlayışının siyasi olarak Türklerdeki yerini daha doğru konumlandırıyor olabilir.

Fakat bu tarz bir ırkçılığın Atatürk milliyetçiliği/Kemalist ulusçuluk anlayışı ile hatta Anadolu’nun insan merkezli Türklük anlayışı ile bağdaşması, uzlaşması söz konusu olamaz.

Zaten Nihal Atsız da hiçbir zaman bunun kaygısını duymamış, birçok yazısında Kemalizme alenen cephe almıştır:

“Kemalizm denilen muazzam safsata kısmen Fransa kısmen de İtalya ve Rusya’dan alınmak suretiyle dış alemin bir değil, birkaç merkezine birden bağlı olan, bu suretle diğerlerden daha çok ve karmakarışık bir şekilde dışarıya bağlı bulunan bir ucubedir.
“Bugün dönme, mason ve Kemalist güruhunun ağzında sakız gibi dolaşan yobazlık kelimesi en çok kendilerine yakışmaktadır: İnkılâp yobazları… Kendilerinden başka türlü düşünenlere tahammül edemeyen Kemalist ve mason yobazlar… Irkçılıkla Kemalizm arasında bir ölçüştürme yapmak gerekirse şöyle denebilir: Irkçılık, bizden olmayanların bize hep ihanet ettiklerini bilmekten doğan tarihi bir gerçeğe, Kemalizm ise otuz yılın yalan‐dolan propagandasına dayanmaktadır.” [5]

“1923‐1950 çağı gayrimeşru ve müstebit bir diktatörlük zamanıdır. Diktatörlüğü yapan Halk Partisi, bilhassa onun ileri gelenleridir.” [6]

Atsız, eylem ve söylem biçimiyle öyle bir algı yaratmıştır ki sadece kendisi Türkçü/milliyetçi -hatta Türk-, kendisi dışındaki herkes gayri milli, “Moskof uşağı”dır. Köy Enstitülerine “Komünist yuvası” diye karalama yapan zihniyetin beslendiği kaynaklardan birisi Atsız’ın ta kendisidir.

Onun için;

“Şimdi, hür, müstakil bir vatan olarak üstünde dimdik durduğumuz bu aziz topraklar, onun (Atatürk’ün) bize, ölmez, zeval bulmaz yadigarıdır. Ondan ayrılmanın acısı, kalplerimizde vatan muhabbetine, istiklal aşkına İnkılabetti. Onu vatanımız kadar sevmek, vatanımızı onun kadar sevmek olmuştur”

“İstiklal ve hürriyet tarihimizin başlangıcı, sizin bayramınızdır. Yürekleriniz vatan sevgisi, dimağınız ilim aşkı, benliğiniz fazilet nuru ile dolu olsun… Bizler; ağalarınız, babalarınız, analarınız, atalarınız, bizler; bizden sonra gelecek Türk evlatlarını kendimiz-den daha mükemmel görmekle mesut olacağız… Vatan, sizden önceki nesilden, bizden, mal islediği zaman malımızı, can istediği zaman canımızı verdik. Sizin de, bizden sonra gelecek nesillerin de böyle yapacağına iman ediyoruz.” [7]

“17 milyon insanı besleyen topraklarıyla; suları damarlarımızda akan kanlar gibi bizim olan nehirleriyle; zaferlerin gölgesi hala dalgalarında titreyen denizleriyle; ecdat türbesi olmuş sıra dağlarıyla; göklerinde rahmet ve bereket taşıyan bulutlarıyla mukaddes bir bütün olan Türk vatanı, bundan tam yirmi bir yıl önce kat’i bir kurtuluşun müjdesine kavuşmuştu. O kurtulan vatanın ebediyete kadar sahibi sensin en büyük Milletim!”

“Gençler! İnkılabın, Cumhuriyetin Çocukları… Size böyle hitap ediyorum. Çünkü aranızda yirmi bir yıl önce, 19 Mayıstan evvel doğmuş olanlar yok gibidir. Sizler dünyaya geldiğiniz dakikadan beri, bizlere tahatturu elem veren acı hadiselerden bir tekini bile görmeksizin, hür, müstakil ve daima mamur edilmeye çalışılan bir vatan üstünde büyüdünüz… Size bu mesut çocukluk ve gençlik bahşetmek için, taarruza uğramış vatan toprakları üstünde çekinmeden can verenleri ve onlara baş olanları yüreklerinizde minnetle, hürmetle yaşatmalısınız. Sıra size geldiği zaman, gözü pek, vatansever babalarınız, analarınız gibi millet ve istiklal uğrunda dövüşmeyi, erkeği, kızı beraber icabında ölmeyi şimdiden göze almalısınız.” [8]

“Türk Milletini, dünyanın dört bucağında yangınların tutuştuğu bir devirde bu derece sağlam, bu derece azimli ve iradeli, bu derece yekpare kılan kudret; O’nun her Türkün kalbinde yaktığı istiklal aşkının ateşi, millî namus ve şerefin meşalesidir.” [9]

“Biz Atatürkçüyüz. Böyle olmayanlar karşınıza çıkarsa onlara yüz vermeyin, onlara söz vermeyin” 
“Düşman, ister içimizde ister dışımızda olsun, onunla böyle düşünerek dövüşeceğiz. Bu topraklar bizimdir.“ [10]

“Şunu iyi biliniz ki Cumhuriyet Devrinin başları… Şahsiyetlerinizin gelişmesinde Türk varlığının istikbalini gördüler. Bu görüşle tarihimizin en manalı günlerini sizlere armağan ettiler. 19 Mayıs o günlerden biridir. Sizlerin, yalnız ve yalnız milletçe ve insanlıkça yüksek bir değer olmanıza çalışıyoruz… Size güveniyoruz, sevgili Türk çocukları.” [11]

cümlelerini söylemiş olan Köy Enstitülerinin mimarlarından Hasan Ali Yücel “gayrimilli”dir. Hatta “Moskof uşağı”dır.

“Milliyetçilik, mesut ve ahenkli bir insan cemiyetinin kurulması için gereken yapıtaşlarından biri, belki de en kıymetlisidir. 
Ama hangi milliyetçilik. Bizim anladığımıza göre milliyetçilik şudur:
1- Mensup olduğu milletin, dünyanın en mesut, en müreffeh(gönençli), hayat ve kültür seviyesi en yüksek topluluğu haline gelmesi için, yorulmak bilmez bir gayret ve tükenmez bir feregatle her şeye rağmen çalışmak.
2- Millete mevcut bütün iyi, ileri, insanlığın yükselmesine yarayacak vasıfları meydana çıkarıp, bunları geliştirmek; buna mukabil her millette bulunduğu şüphe götürmeyen geri, sakat tarafları, ilerlemeye engel olan kusurları bularak, bunlara karşı insafsız bir mücadele açmak.
3- İlim gibi, güzel sanatlar gibi kültür varlıklarını, yalnız muayyen bazı sınıfların veya zümrelerin istifade edebildikleri birer lüks olmaktan kurtarıp, bütün milletin malı haline getirmek (ki bunun yapılabilmesi için birinci maddede söylediğimiz refahın mevcut olması ilk şarttır.)
4- Milletin mukadderatına ait meseleleri milletle irtibatlarını kaybetmiş zümrelerin bilgisiz, alakasız ellerinde oyuncak olmaktan kurtarıp, doğrudan doğruya bir milletin kendisine teslim etmek.” [12]

“Dünyayı bir ahtapot gibi sarmaya çalışan emperyalist sermayenin kucağına atılmak, milletin alınterini dolara ve sterline satmak isteyenler kim? Gözü doymaz paranın bu korkunç taarruz karşısında milletini ve vatanını seven her namuslu insan sesini yükseltmeye mecburdur. 
Çünkü bir memlekete girip yerleşen yabancı sermayeyi çıkarıp atmanın, yabancı orduları sürüp denize dökmekten daha güç olduğunu, biz Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçıları herkesten iyi biliriz.” [13]

“Vatanımızın istiklali üzerine en küçük bir gölge düşmesin, istiklâl anlayışımız Atatürk’ün çizdiği yoldan ayrılmasın dediğimiz için mi kökümüz dışarıda?
Bin bir hileli yoldan bağrımıza sokulup bizi tekrar yarı müstemlekeliğe sürüklemek isteyen sömürücü yabancı sermayeye karşı uyanık bulunmayı istediğimiz için mi kökümüz dışarıda?” [14] diyen ve mücadelesinin bedelini canıyla ödeyen Sabahattin Ali de Nihal Atsız için “gayrimilli”, “Moskof uşağı” dır.

PEKİ TEHLİKE TAM OLARAK NEDİR?

Ulus devletin ağır saldırı altında olduğu yerde, ayrıştırıcı etnik kimlik – alt kimlik siyaseti yapmak kadar ulusal Türk kimliği yerine sadece ırka indirgenmiş bir Türklük anlayışı ve propagandası da toplumda aynı şekilde ayrıştırıcılığa yol açacak, karşı devrimci mevziyi kuvvetlendirecektir.

Çünkü ırkçılık ayrımcılıktır, bölücülüktür.

Bir kişinin özellikle edebi anlamda milli hassasiyetleri diri tutuyor olması, ona Atatürk’e ve Kemalizme saldırma hakkı vermez. Hele de insanların kan falına bakarak Türk olup olmadıklarına karar verme hakkını asla vermez.

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ne mutlu Türk doğana” değil de “Ne mutlu Türküm diyene” demesinde bu zihniyete bir mesaj vardır.

Saldırı altında kaldığı sürede bir yandan da değeri anlaşılan ve tekrardan güçlü şekilde yükselmeye başlayan ulusal Türk kimliği, Türkeşçi bir Türkçülük anlayışıyla, içinde bulunan doğal unsuru, laikliği kaybeder. Türk kimliği de ümmetçiliğin içinde eriyerek zamanla yok olur. (Aynı düşüncenin devamı Ülkü Ocaklarının Türkçülük gününü bile Türk ismini zikretmeden “milliyetçilik günü” olarak kutlaması da bunun bir göstergesidir.)

Aynı şekilde Atsızcı, hiçbir şekilde akılcılığa, bilimselliğe dayanmayan ırkçı bir Türkçülük anlayışı, bu toplumun tamamını kapsayan, sahiplenen, toplumun da neredeyse tamamına yakını tarafından kapsayıcı kabul edilip sahiplenilen ulusal Türk kimliğinin etnik kimliğe indirgenmesine, marjinalleşmesine ve bu etnik eşitleme üzerinden ülkenin federatif bir modelle Yugoslavyalaşmasına yol açar.
Çözüm;

kendisini Türkçü olarak niteleyen, nitelemek isteyen insanların, Ziya Gökalp ve  Yusuf Akçura gibi kişilerin (Cumhuriyet döneminin ulus devlet anlayışını da dikkate alacak olursak bu kişilere Mustafa Kemal Atatürk de eklenmelidir.) akılcı ve bilimsel metotlarından beslenen (Demokratik)Türkçülük (Ya da Kemalist Ulusçuluk) şemsiyesi altında birleşmesi;

siyasi manada akılcılık ve bilimsellikten uzak ve günümüzün modern toplum şartlarıyla bağdaşmayan düşünceler ortaya koyarken edebi anlamda bazı kesimlere motivasyon kazandıran Nihal Atsız gibi kişilerin de siyasi bir figür iddiası ve algısı taşısa da siyasi konularda sakıncalı ve toplum için ayrıştırıcı fikirleri olduğundan bu gibi kişilerin çaba ve düşüncelerinin edebi alanla sınırlandırılması, bu kişilerin de “edebi” bir figür, model olarak nitelendirilmesi, siyasi bir figür olarak parlatılmasının da önüne geçilmesidir.
Türk, bu topraklarda akılcı davranmama, duygusal yaklaşıp da kısa vadeli tepkiler verme lüksüne sahip değildir. Türkün bu topraklardaki varlığı tavla oynamak yerine satranç oynamakla, birleştirici olmakla korunabilir.

***

Ziya Gökalp’in,

“Memleketimizde vaktiyle dedeleri Arnavutluk’tan, yahut Arabistan’dan gelmiş milletdaşlarımız vardır. Bunları Türk terbiyesiyle büyümüş ve Türk gayesine çalışmayı alışkanlık edinmiş görürsek sair milletdaşlarımızdan ayrı görmemeliyiz. Yalnız saadet zamanında değil, felâket zamanında da bizden ayrılmayanları nasıl milliyetimizden hariç algılayabiliriz? Hususiyle, bunlar arasında milletimize karşı büyük fedakârlıklar yapmış, Türklüğe büyük hizmetler ifa etmiş olanlar varsa, nasıl olur da bu fedakâr insanlara “Siz Türk değilsiniz!” diyebiliriz? 
(…)
“Ancak hayvanlarda ırkın önemi vardır. İnsanlarda ırkın toplumsal hayata hiçbir tesiri olmadığı için şecere aramak doğru değildir. Bunun aksini meslek edinecek olursak memleketimizdeki değerlerin birçoğunu feda etmek gerekecektir. Bu hal de mümkün olmadığından “Türküm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe ihaneti görülenler varsa cezalandırmaktan” başka çare yoktur.” [15] sözlerinin ırkçılığa bakışı açısından çok önemli olduğu yerde Yusuf Akçura’nın,
“Türkiye Cumhuriyeti’nin başta Büyük Millet Meclisi Hükümeti namıyla, sonra hakiki adıyla kurulması, Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu Türkçülerin belki hayatlarında gerçekleşeceğini ümit bile edemedikleri ideal, bir Türk dehasının kudretiyle bir gerçek olmuştu, milli Türk devleti kurulmuştu.” [16] sözlerinin de Türkçülüğü Emperyalist Türkçülük – Demokratik Türkçülük olarak ikiye ayıran Yusuf Akçura’nın Türkçülük anlayışının “yayılmacılık karşıtı” ve Kemalist Ulusçuluk anlayışı ile ne kadar paralel olduğunun görülmesi açısından önemi büyüktür.

Kısacası Türklerin varlıklarını koruması;

Laik temelde kültürel milliyetçilik ekseninde birleşerek anti-emperyalist ve tam bağımsız bir tavırla, akılcı ve bilimsel metotlar ekseninde bir mücadele ile ancak mümkün olabilir.

Bunun dışındaki duygusal ve akılcı olmayan fevri yaklaşımlar, ancak Türk kimliğinin tarihten silinmesi sırasında yaşanacak kısa süreli kişisel tatminler seviyesinde kalacaktır.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
4 MAYIS 2016

DİPÇE

[1] http://www.nihal-atsiz.com/yazi/20-mayis-1040-ve-3-mayis-1944-h-nihal-atsiz.html
[2] Çınaraltı, [1] 19 Eylül 1942, Sayı: 52
[3] Orkun, Eylül 1962, Sayı: 8
[4] http://ucuncuyol1919.com/2015/05/22/kemalist-bir-bakis-acisiyla-atsiz-ve-atsizin-bakis-acisiyla-kemalizm/
[5] Orkun, 1951, sayı 21
[6] Orkun, 1.12.1950, sayı 9
[7]
Doç. Dr. Ferhan OĞUZKAN, Hasan Ali Yücel’in Türk Gençliğine Seslenişleri, sf 8-9
[8] Doç. Dr. Ferhan OĞUZKAN, Hasan Ali Yücel’in Türk Gençliğine Seslenişleri, sf 54-55
[9]
Doç. Dr. Ferhan OĞUZKAN, Hasan Ali Yücel’in Türk Gençliğine Seslenişleri, sf 82-83
[10]
Doç. Dr. Ferhan OĞUZKAN, Hasan Ali Yücel’in Türk Gençliğine Seslenişleri, sf 232-233
[11]
Doç. Dr. Ferhan OĞUZKAN, Hasan Ali Yücel’in Türk Gençliğine Seslenişleri, sf 271
[12]
Tan, Milliyetçiliğin tarifi, 11.2.1944
[13] Markopaşa, Yabancı Sermaye, 2.12.1946, sayı 2
[14]
Markopaşa, Ayıp, 18.12.1946, sayı 4
[15]
Türkçülüğün Esasları, Ziya Gökalp
[16]
Türkçülük, Yusuf Akçura s.219

Paylaş
Önceki İçerikKemalizm Laikliğin Teminatıdır
Sonraki İçerikHakkınız Yok!
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın