“Düşünürlerin aydınlatamadığı toplumu, şarlatanlar aydınlatır.”

*

18. yüzyıl düşünürlerinden Marquis de Condorcet’e ait bu söz ne kadar da günümüzü “aydınlatıyor” değil mi?

*

Evet, 21. yüzyılın dünyasında yaşıyoruz. Sancılı geçen 19. ve 20. yüzyıllardaki değişim rüzgarlarının yaratmış ve yaratacak olduğu bir yüzyıl…

*

Yoksulluktan teröre, cinsel istismardan mülteci sorunlarına kadar birçok sıkıntının kâh miras alındığı kâh doğurulduğu bir zaman diliminde insanlık. Şüphesiz her sosyal alan, her sosyal bilim kendi içerisinde bu ve benzeri sorunlara çareler ve çözümler üretmekte üretmeye çalışmaktadır. Ancak bu yazının konusu hemen hemen bütün bilimleri kapsayan toplum bilimini (sosyolojiyi) genel olarak incelemekten ziyade Türk toplum yapısındaki düşünür, aydın kıtlığını ve halkımızın ne yapabiliriz endişesini birlikte inceliyor olmasıdır.

*

“Bir toplum içinde; geçmişin kalıntıları, geleceğin filizleri ve güncelin egemenliği birlikte yaşar.” Yine 18. yüzyıl düşünürlerinden Henry Fielding’e ait bu söz, yaklaşık 300 yıldır insanlığın yaşadığı ani kırılma ve değişimleri yansıttığı kadar, Türk insanının toplumsal ve bireysel olarak değişimlerini, dönüşümlerini de yansıtmaktadır.

*

Bu 300 yılın mirası olarak, ülkemiz “siyaset bilmeyicileri“nde kalıcı bir hastalık oluşmuştur. Topluma ve toplumsal olaylara ısrarla siyaset penceresinden ve tepeden bakmak gibi. Evet bu pencere toplum bilimi dediğimiz evin dış dünyaya açılan en önemli pencerelerinden birisidir fakat hepsi değildir. Sağlıklı bakabilmek daha geniş açıda meseleleri görebilmek ancak ve ancak o evin bütün pencerelerinden, tepeden değil boyutlar halinde bakılmasıyla mümkündür.

*

İnsanımız kendisini, adının önünde aydın sıfatını taşıya(maya)n her fırsatta halka ve halkın değerlerine saldırmaktan kendini alamayan birtakım zevatın başını çektiği siyasi ve sosyal bir atmosferin ortasında buluvermiştir. Bugün önümüze gelen ya da getirilen hemen hemen siyasi bütün sorunların iç cephesini araştırdığımızda irdelediğimizde karşımıza çıkan tablonun, sosyal hareketlerin, ani değişimlerin bünyelerde yaratmış olduğu alerjilere, yaralara uygulanan yanlış tedaviler topluluğu olması veyahut yapılan doğru tedavilerin ise halka doğru kanallarla aktarılmamış ve aktarılamıyor olması sonucudur.

*

Bugün ülkemiz toplum itibariyle kamplaşıp, kutuplaşmamış adeta mahallelere bölünmüştür. Her mahalle ezberlenen söylemleriyle kendi meskenlerinde kendileri çalıp kendileri söylemektedirler. Tabiri caizse toplum taraftar topluluklarına dönüşmüş kendi amigolarını yaratmıştır. Bu sosyal ortam daha çok yakın bir geçmişte, yaklaşık 25 yıl önce etnik temelli siyasi sorunları bir hastalık haline getirmiş, kanlı iç çatışmaları tetikleyerek önümüze, dağılan ve içinden 7 ayrı devletin çıktığı Yugoslavya örneğini koymuştur. Böylesine canlı ve sıcak bir örnek gözümüzün önünde dururken bu ülkedeki aydın geçinen tayfa kendi egolarını tatmin ederek halkı koyun yerine koymaktan başka ne yapmışlardır? Bu tayfanın bu taraftarlaşma ve amigoluğu önleyip, uygar bir toplum ve önderler yaratılmasına katkı da bulunması gerekirken zihinleri “Yugoslavyalaştırmak“tan başka katkıları olmuş mudur? Yanıtınızı duyar gibiyim…

*

Ülkemizin ve insanımızın ayağına pranga olmayı kendisine düstur edinen bu kimselerden kurtulması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu nokta itibariyle halkın kendisine de büyük bir iş düşmektedir. Atatürk‘ümüzün de ifadesiyle “Milletimizin saf karakteri yeteneklerle doludur. Ancak bu doğuştan gelen yeteneği geliştirebilecek metotlarla donanmış vatandaşlar lazımdır.” Elimizdeki bu muhteşem cevheri ustalıkla işleyen bir insandan gelecek nesillere nasıl işleyebileceklerini aktaran ne güzel bir söz. Bu cevherin farkında olmayan sadece bu sözde aydın tayfası mıdır? Hayır. 1938’den beri bizi idare etmeye çalışan istisnasız her idareci bakın yönetici demiyorum “her idareci” ne yazık ki bu duruma ortak olmuş yukarıda bahsettiğimiz yanlış tedavilere katkıda bulunurken doğru tedavileri de halka sil baştan yanlış aktararak yine Atatürk’ün ifadesiyle “tarih yazmanın tarih yapmak kadar mühim olduğu” gerçeğine aykırı davranmaktan kendilerini al(a)mamışlardır.

*

Peşinen şunu belirtmeliyim ki milletimizin seviyesi yüksektir, bu topluma farklı konularda önderlik etmek isteyenlerin öncelikle kendi seviyelerinden milletin seviyesine çıkmaları şarttır. Bu milleti tanımayan, bu milleti sevmeyen, insanı sevmeyen, bu topraklara bu kültüre aşık olmayan, bu coğrafyanın içinden çıkmayan ve gereğiyle anlamayan kişiler yazının en başında belirttiğim gibi ancak şarlatan olurlar! Kendi taraftar kitlelerini yaratır amigoluk yaparlar. Bizim ne taraftara ne de amigoya ihtiyacımız var. En önemli ülkümüz büyük bir aile olarak toplumumuzu uygar hale getirmemiz ve önderler yaratmamızdır. Bunun zamanı sizce de geldi de geçmiyor mu?

*

Toplum olmak ve bu topluma önderlik etmek için öncelikle ön yargılarımızdan sıyrılmalıyız. Bizim ötekileştirme lüksümüz yok. Miras almak ve taşımak zor iştir. Atatürk’ten devraldığımız mirasın bize öğrettiği budur. Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i de anlamayan, tanımayan herkese ulaştırmak, ulaştırmaya çalışmak her şeyden önce birleştirici ve kucaklayıcı bir öğretinin mahalleleşmesini önlemek demektir. Bunu başarmak mevcut bütün siyasi sorunların sosyal bir çözüme kavuşmasıdır. Hiç şüphe yok ki Türk gençliği de bunu layıkıyla başaracaktır.

*

Toplum haline geleceğimiz büyük ve güçlü bir aile olacağımız günler yakındır. Yazımı Atatürk’ün savaşın en buhranlı anında Mondros Ateşkesi’nden 4 ay kadar önce karanlıkların sonsuz aydınlıkların müjdeliyicisi olması sebebiyle sarfettiği sözle tamamlamak istiyorum:

“Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız muhabbetim değil; bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir.”

Burak KETMEN