AKP’nin yaptığı ya da AKP’nin içinde olduğu olayları değerlendirirken bazı gerçekleri aklımızdan çıkarmamakta fayda var.

AKP, kısıtlı yetki ile denetlenebilme koşuluyla seçildiği “erk”ten başlayarak devletin tüm kurumlarını işgal etti. Yetki gaspı yaptı. Anayasayı ihlal etti. Bunu belli kadrolarla işbirliği yaparak gerçekleştirdi. Çünkü AKP bir parti değil siyasi projeydi. Kendisine tehdit gelen durumlar üzerine işbirliği yaptığı kadrolarda değişiklik yaptığı gibi kendi kadrosunu da oluşturdu, başka kadrolardan adam da devşirdi.

Bununla beraber efendilerinin bile rahatsız olacağı kadar güce ulaştı Erdoğan. Kendi ülkesindeki gücüyle de yetinmeyip uluslararası para transferine de başka ülkelere terörist ihracına da el attı.

Ve kendi hakimiyetleri uğruna her şeyi mübah, meşru gördüklerini de yaklaşık 15 yılda net bir şekilde ortaya koydular. Bu biraz da korkudandı. Çünkü yaptıklarının, “görevlerini uyguluyor olduklarının” farkındalardı. Rüzgar ters döndüğünde nelerle karşılaşacaklarının da.

Buradan iki sonuç çıkarmakta fayda var.

Birincisi, AKP asla demokratik bir hamleyle gitmez. Gitmiyor da.
Birinci durumdan yola çıkarak kendisini oraya getiren ve orada tutan efendiler için bile Erdoğan’ın demokratik yöntemlerle tasfiye edilemeyeceği kabullenilen bir gerçek. Tıpkı Orta Doğu’da bir zamanlar destek verdikleri başka liderler gibi.

İkincisi, AKP; yaşadığı, yaşattığı her durumdan sonra durumu kendi çıkarlarına göre yontacak hatta kendisine zarar verecek bir girişimden bile meşru müdahale hakkı çıkaracak yayın mekanizmalarına sahip. Ve azımsanmayacak kadar çok sayıda kayıtsız şartsız kendisine destek veren kitlesi de mevcut. (Bu kitlenin bir kısmının bu sahiplenişinde kendi içlerinde inandıkları “Biz AKP sayesinde söz hakkına sahip olduk. Eğer AKP giderse biz de biteriz.” düşüncesinin de payı büyük.)

Sonuç olarak AKP, kendi çıkarları için her şeyi yapabilir. Ama bu durum, olan her şeyin AKP kurgusu olduğunu göstermez, kanıtlamaz. Bu sadece kolaycılık olur. Toptancı yaklaşımlar ancak doğrudan uzaklaşmamıza yol açar.

***

Fethullah Gülen cemaati ve onun TSK içindeki uzantılarına gelince…

En başında belirtmek gerekiyor ki bugün olanlara şaşıran ve durumu toptan kurgu gören kişiler, kumpas dava süreçlerini o davada olup bitenleri yüzeysel olarak takip eden ya da etmeyen kişiler olabilir.

Nerede konumlandığımı anlatabilmem için gördüğümü, tanık olduğumu anlatmam gerekiyor.

Kumpas davalarında birçok tutsak subayın yakınlarının bile destek vermeye çekindiği noktada arkadaşlarımla o subayların yanında durduk. Çünkü hedef aslında o kişilerden ziyade o kişilerin giydiği üniforma, kurum, Kemalist devrimler, Atatürk ve Cumhuriyet’ti.

AKP bu sürecin onaylayıcısıydı. Dönemin Cumhurbaşkanı Gül, “delillendirin” diyordu iddialara. [1] Fakat AKP bu operasyonları yapacak kadroya sahip değildi. İşte tam da bu aşamada bizzat CIA tarafından eğitilen Cemaat kadroları operasyona dahil edildi.[2][3] Bu operasyonlarla muhalif unsurlar, toplumun sinir uçları törpülenmeden Türkiye’de hedeflenen dönüşüm sağlanamazdı çünkü. Öyle de oldu.

Cemaat yapılarında imanın şartlarından sayılan ve olmazsa olmaz kabul edilen bir iman şartı daha vardır: Şeyh’e iman. İmam’a iman.

Fethullah Gülen cemaati için de durum bundan farklı değildi. ABD’nin “Ilımlı İslam” projesi kapsamında devlet kadrolarına sızmaları ise en az 30 yıl önceye dayanıyordu.

Uğur Mumcu’nun tabiriyle “Tarikat, Siyaset, Ticaret” tüm kapıları açtı onlara. Özellikle de 12 Eylül darbesi ile…

İşte bu yollardan palazlanarak gelen Cemaat kadroları, AKP iktidarına da sırtını yaslayarak resmen katliam yaptı kumpas davalarında.

Yapıları da buna müsaitti. Sadece “rehber imam”larına biat eden, aldıkları eğitimlerle insani tüm duygularından soyutlandırılan, mekanikleşen, Fethullah Gülen “hoca efendileri” yemeğini yarım bıraktığında onun tabağından bir lokma alma şerefine erişmek için birbirleri ile yarışabilen bir zihniyetten bahsediyoruz.[4] Zindanlarda tutulan insanların yiyeceklerine böcek ilacı koyan, ileri aşamada kanser olan hastadan “topluma zarar vermeyeceğine dair belge” almasını isteyen bu zihniyetti. [5][6]

Bu yaklaşımlar sonucunda kardeşim dediğim kişilerin hayatlarının mahvolduğuna tanık oldum. Ağabeyim dediğim kişiler gözümün önünde öldürüldü. Daha önemlisi dünyanın seçkin subayları arasında olan Türk subayının, Türk Silahlı Kuvvetlerinin anti-Amerikancı askerlerinin nasıl harcandığını gördüm.

Esas kaybeden Türkiye’ydi. Acıyı dayanılmaz kılan buydu.

Davalar devam ederken özellikle İlker Başbuğ’un içeri alınmasından sonra toplumdaki algı değişmeye başladı.

Erdoğan ve Fethullah Gülen ilk ayrışmayı burada yaşadı. Erdoğan istediğini almış, üstelik artık kamuoyunda soru işaretleri artmaya başlamıştı. Ona göre “bu kadarı yeterli”ydi. Oysa Fethullah Gülen böyle düşünmüyordu. Onun için son Kemalist kalmayana kadar devam etmeliydi “kırım“.

Sonrasında ipler gerilmeye başladı, Erdoğan, “Orduda komutan kalmadı.” açıklamasını yaptı. Sonrasında da Ergun Saygun’u hastanede ziyaret etti. [7][8]

Hakan Fidan’ın gözaltına alınmaya çalışılması, 17-25 Aralık operasyonu ile de yataklar tamamen ayrıldı. “İdeolojiler değil menfaatler çatışır” cümlesinin somut bir örneğiydi yaşanan durum. İki tarafın da Kemalizm, Atatürk nefreti bakiydi fakat pasta paylaşımında artık öyle bir kesim olmadığı için rakipleri birbirleriydi.

Ayrıca Fethullah Gülen, ABD’nin “esas çocuğu”, “bizim çocuk” dediği kişiydi, Erdoğan ise içinde barındırdığı hırs ve nefret açısından kendi çıkarlarına uygun “profil“.

Operasyonlar başladığında da sonrasında da yazılarımızdan ötürü insanlar cemaatin ne durumda olduğunu ve neler yapacağını sordu.

Hep aynı yanıtı verdik:

“Sızdıkları tüm devlet kurumları kendileri için önemli. Her kurum için mücadele ederler ama bir yerden sonra geri çekilirler. Tek bir yer hariç: TSK. TSK’de çok güçlüler. Hem de meşru silahlı kuvvete sahip olmak tüm güçlerinin dayanma noktası. Eğer operasyonlar bir gün TSK’ye yapılmaya başlarsa cemaatin kaybedecek hiçbir şeyi kalmaz, darbe yapmaktan bile çekinmez. Zaten birçok parametre de darbe yapılmasını meşru görmeye yardımcı olur.”

Davaları yakından takip eden kaynaklar son dönemde Erdoğan’ın Hulusi Akar’a “Ağırdan alıyorsun. Böyle devam edeceksen ben yapacağım gerekeni.” dediğini konuşuyordu. Askeri yargının, personel daire başkanlıkları ile birlikte cemaatin TSK’de en güçlü olduğu yer olduğu da bilindiğinden sivil yargı ile operasyon hazırlıkları son aşamaya gelmişti. Operasyonu yapacak savcı da iddianame de iddianame kapsamında gözaltına alınacak kişiler de belliydi. (İddianamede 1364 kişi olduğu söyleniyordu.)

Bu “kalkışma”dan yaklaşık bir hafta önce amirallerin tutuklanma kararı ile artık düğmeye basılmıştı. Üst düzey belli kurumlar tarafından alt mercilere “İçinizdeki kriptoları deşifre edip bize yollayın.” mesajları gelmişti.

Yüksek Askeri Şura’da yaşanacak tasfiyeler de belliydi. İlginçtir, iktidar bu kapsamda cemaatle mücadele eden hatta kumpas davalarında ağır bedeller ödeyen kişilerin görüşlerine başvuruyordu, o kişilerin söylediklerini ne kadar ciddiye aldığı tartışmaya açık olsa da. (Burada kastedilen İsmail Hakkı Pekin ve Vatan Partisi yetkilileri değildir.)

Yine kumpas davalarının iddianamelerini okurken cemaatle ilgili şunları demiştik:

“Kendi yaptıkları, yapabilecekleri ne varsa bu iddialarla vatanseverlere iftira atıyorlar.”

Askeri casusluk, uçak bombalaması, kendi kurumlarına saldırı yapılması vb…

Birçok konuda taban tabana zıt olsak da Gazeteci Ahmet Şık’ın, konuyla ilgili “istihbarat” destekli olduğunu belirttiği iddiası, yukarıda anlatılan yaklaşımla örtüştüğü gibi aynı zamanda “Tamam da neden dün ve neden bazı açılardan amatörce?” sorusuna yanıt arayanlar için yardımcı olacak nitelikte:

“Ordudaki Cemaat kadrolarına yönelen soruşturmalarla ilgili 16 Temmuz sabah erkenden operasyonların ilk dalgasının yapılmasına karar verildi. İzmir askeri casusluk davası kumpas soruşturmasın savcısı Okan Bato’nun şüpheli listesindeki askerlerin tamamı hakkında gözaltı kararı var. Bunun dışında komuta kademesindeki birçok rütbeliyi kapsayan gözaltı kararı verilmişti. Savcı Bato’nun, Ağustos şurasından önce operasyonların başlatılması önerisi Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından onaylanmıştı. Gözaltı kararları ve yapılacak operasyonlarla ilgili Genelkurmay’a bilgi verildi onay alındı. Bu sabah 04’te operasyonlar başlayacaktı. Aralarında darbe girişimine kalkışanların da bulunduğu haklarında gözaltı kararı verilen tüm askerler teknik takip altındaydı. 15 Temmuz gündüz saatlerinde teknik izleme yapan birimler olağan dışı hareketlilik gözlemlendiğini rapor etti. Ancak ne olduğu anlaşılamadı. 15 Temmuz gecesi ise darbe girişimi ortaya çıktı. Tahminen daha ileri tarih için planlanan darbe girişiminin B planı devreye sokuldu. Jandarma ve Hava Kuvvetleri merkezli darbe girişiminin beyni Cemaat. Sayıca çok büyük değillerdi ve ordu içinden destekleri zayıf kaldı. AKP ve Erdoğan karşıtı asker ve sivillerin kendilerine destek vereceklerini, AKP yanlılarına karşı yanlarında duracağını düşündüler. PKK ile devam eden savaş koşulları nedeniyle ciddi eylemler gerçekleştirileceği ve darbe girişimine karşı güçlerin bölüneceği hesaplanmıştı. Bu planların hiçbiri tutmadı. Başlangıçta adı darbeci diye anılan 1. Ordu Komutanlığından da karşıt açıklama gelmesi ellerini zayıflattı.” [9]

Dün yaşananlarla ilgili olarak kumpas davalarında ağır bedel ödeyen kişilerden bazılarının sözlerine bakalım, tabloyu anlamamıza yardımcı olması bakımından:

Tamer Karslıoğlu:

Defalarca söyledik:
TSK’deki FETÖ yapısını tespit edin, bunlar her şeyi yapabilecek kötü ruhlu insanlar. Suç duyurusunda bugün yaşananların aynısını anlattım savcıya.
Abartıyorsunuz dediler.
Abartmıyorum analiz yapıyorum dedim.
Bence bu bir darbe teşebbüsünden daha çok TSK’nin içerisine yuvalanmış ve senelerce uyarmamıza ve suç duyurusunda bulunmamıza rağmen hiçbir şey yapılmayan hainlerin TSK içindeki FETÖCÜLERe operasyonlar başlayınca iç savaş çıkartmak için yaptıkları kamikaze eylemleridir.
(…)
Her zaman dedim bu mücadele siyaset üstüdür. Konuşarak yazarak anlatamadık bari izleyerek öğrenelim.
TSK’deki FETÖ yapılanması için yüzde hesabı yapmayın bir gram siyanür tüm su kutusunu zehirler dedik fakat anlatamadık.
Belki şimdi anlaşılır.” [10]

Özgür Ecevit Taşçı:

“Ankara’da F-16’lar Emniyet Binasını yerle bir etmiş durumda. Bu net bir cemaat darbesidir. Herkes tavır almalı.
Cemaatin köpekleri sözde Balyoz Darbe Planı’nı da aptalca hazırlamışlardı. Bu girişimleri de aptalca. Kafa bu kadar basıyor. Artık bunlardan net ve acımasızca hesap sorulmalı.” 

Mustafa Önsel:

“Fethullahçı çeteyi 2010’dan beri anlatıyoruz…
Meczup gibi görülmeye başlamıştık.
Tedbir alın bakın genç kurmay subayların yüzde 90’ı bunlardan dedik.
Söylediklerimizin altını doldurduk. Çoğu dudak büktü. Mahkemelere verildik…
Askeri tesisler yasaklandı bize.
KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIM…
Fakat Fetullah örgütünün epey bölümü destek vermedi. Bunu da göz ardı etmeyelim…
Artık metaztas yapmamalı.
Hepsi katılan katılmayan ama bu zamana kadar bunlarla hareket eden herkes tasfiye edilmelidir…” [11]

Ahmet Zeki Üçok:

“TSK sabaha kadar FETÖ darbecilerine karşı sessiz kalarak zımmen destek vermiştir.

Tüm halkımızı Cumhuriyetimize karşı darbeye teşebbüs eden FETÖ üyesi alçaklar hakkında bildiklerini resmi makamlara bildirmeye davet ediyorum” [12]

Ki bu “kalkışma”dan 3-4 gün önce Ahmet Zeki Üçok’un yaptığı açıklamalarla ilgili haber şöyleydi:

“…
Askeri savcılıkların 2010’daki anayasa değişikliğiyle, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) bünyesinde FETÖ’ye yönelik inceleme ve soruşturma yetkilerinin kalmadığını söyledi. Askeri savcılıkların ellerinde dosya varsa derhal sivil savcılara teslim etmeleri gerektiğini dile getirdi. TSK içindeki FETÖ örgütlenmesinin ancak bu şekilde yürütülebileceğini kaydeden Üçok, aksi takdirde FETÖ’nün TSK içindeki varlığını sürdürmeye devam edeceğini söyledi.

ASKERî SAVCILIKLAR FETÖ MÜCADELESİNE ENGEL

Üçok, askeri savcılığın örgütlü suçlarla ilgili soruşturma yürütemeyeceğini ifade ederek; “Bu nedenle, bu bir kandırmacadır. TSK dışında FETÖ ile ilgili bütün kamu kurum ve kuruluşlarında operasyon yapılıyor. Neden TSK’da daha yapılmadı şeklinde eleştiriliyor ya. Bunun üzerine Genelkurmay Başkanlığı savcıya talimat verdik diye açıklama yapıyor. Bu gayri yasal bir durum.” diye konuştu. Üçok, askeri savcılığın TSK’dan evraklar ve gizli belgeler sızdırılmasına ilişkin birçok dosyayı sivil savcılığa göndermeyerek, FETÖ’nün TSK’daki yapılanmasının ortaya çıkarılmasına dolaylı olarak engel olduğunu söyledi.

Askeri savcılıkların FETÖ ile yapılacak mücadeleyi doğrudan ya da dolaylı, bilinçli ya da bilinçsiz olarak engellediklerini yineleyen Üçok; “Askeri savcılıkların ellerinde FETÖ dosyası varsa bunlara derhal görevsizlik kararı verilerek, dosyaların derhal sivil savcılıklara teslim edilmesi gerekmektedir. Aksi takdirde bu yapı TSK içindeki gücünü devam ettirecektir. Çünkü o kadar rahatlar ki, askeri savcılıkta 2006 yılından beri bir FETÖ dosyası var. O zamandan beri hâlâ tek bir şüpheli ya da sanık hakkında hiçbir yasal işlem yapılmadı. Bu tamamen FETÖ’nün kendi faaliyetlerini güvence altına alma çabasıdır.” dedi.
Üçok, 2006’da Genelkurmay Askeri Savcısı Zekeriya Öztürk’ün başlattığı FETÖ soruşturmasının başına gelenleri şöyle anlattı: “Nurettin Veren gelip Öztürk’e ifade verdi FETÖ hakkında. Öztürk soruşturmayı başlattı. Yürütürken, FETÖ’cüler Öztürk’e çeşitli tuzaklar kurdular ve istifa etmek zorunda kaldı. Bu dosya yıllardır sürüncemede dolandı durdu. Dosyayı sonra FETÖ’cü bir ekip aldı. Bize, ‘Gelin bize bilgi verin’ diye davetiye gönderdiler, biz de saf saf gidip anlattık. Meğerse FETÖ hakkında ne bildiğimizi öğrenmek istiyorlarmış. 2006’dan bu yana ne bir gözaltı, ne bir tutuklama var. Halen dosya güncel, rafa kaldırılmadı. En son bu dosya kapsamında iki ay kadar önce Rasim Ozan Kütahyalı’yı, Müyesser Yıldız’ı çağırdılar. Beni de çağırdılar, ben de onlara, ‘Yetkiniz yok böyle bir soruşturma yapmaya, o nedenle size ifade vermiyorum.’ dedim. Dosya şu anda Genelkurmay Askeri Savcılığı’nın elinde.”
Anayasa’nın askeri mahkemelerin görevini tanımlayan 145. maddesinde 2010 yılında yapılan değişiklikle, askeri kişilerle ilgili anayasal suçlara bakma görevi tamamıyla sivil savcılıklara verildi. 2010’dan bu yana askeri savcılar, görev kapsamına giren askeri suçlara, asker kişilerin asker kişilere karşı işlediği suçlara bakabiliyor. Askeri bir mahkemede devletin güvenliğine ilişkin suçlara bakılamıyor. Üçok; “Bu düzenlemeyi benim için yaptılar. Ben görevdeyken FETÖ’yle ilgili Kayseri ve Karargâh Evleri soruşturmasını yürütüyordum. O döneme denk geldi bu değişiklikler. TSK içinde FETÖ’cüler bugün cirit atıyor ve onlar hakkında içeride başlatıldı denilen soruşturmalar aslında gerçekte başlatılmıyor. Sivil savcılıklara intikal etmediği için, TSK’da FETÖ’cüler giderek yayılıyor, yerleşiyor, her istediklerini yapıyorlar.” [13]

***
Yazılarımızda anlatmaya çalıştığımız şeylerden birisi de şuydu:

“Evet, Erdoğan ve AKP iktidarı Cumhuriyet kazanımları için büyük bir tehdit. Ama tek tehdit değil. Erdoğan nefretinin diğer tehditleri görmemize engel olmasına izin vermemeliyiz. Hele de sırf Erdoğan’a karşıt gözüküyor diye onlardan kahraman yaratmaya çalışmak intiharımız olur.”

***

AKP de Cemaat de kendi çıkarları için ne kadar hukuksuz olabileceklerini tamamen kanıtladılar artık. Üstelik bunu da “demokrasi” adı altında yaparak.

Dünkü kalkışma sonrasında camilerden organize edilen çağrılar, atılan toplu mesajlar, Erdoğan’ın makyajsız ve telefondan ekranlara yansıyan Kaddafivari pozları yaşanan paniğin ve korkunun göstergesiydi. Elinde olan tüm gücü kullanma çabası.

Saatler sonra havaalanında konuşurken bile koordinasyon sorunları Erdoğan’ın satır aralarında açığa çıkıyordu.

Kendi Genel Sekreteri’nin, Genelkurmay Başkanı’nın, Kuvvet Komutanları’nın nerede olduğunu bilmeyen bir “Başkomutan”. [14]

Yansıtılan kadar kısa ve kolay olmasa da kalkışma büyük ölçüde bastırıldı. Öte yandan da AKP bunu kendi şovuna dönüştürdü.

Fırsattan istifade, 86 yıl önce Kubilay’ın kafasını kesenlerin torunları olan mahluklar “emir eri” kişilerin canına kast etti.

Çünkü gericilik bu toprakların en belirgin tehdidi, zehiri.

Cemaat gibi çok ciddi bir tehdit ile mücadelenin zemini çok daha belirgin oluştu. Fakat öte yandan da AKP’nin bu zemin sayesinde çok daha pervasız olmasına uygun alan da açıldı. Erdoğan bunu mutlaka kullanacaktır.

Burada kritik sorulardan birisi şu:

Cemaat’in üzerine haklı olarak gidildiğinde onlara “Ne istediniz de vermedik?” diyenler, Cemaat ile aynı yolda beraber yürüyenler ne bedel ödeyecek? [15]

***

Belki de dün farkında olunmadan Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimi değiştirilmişti. Okunan sela, ulus devletin, laik cumhuriyetin selasıydı…

Devlet kültürü ve aklından nasiplenmemiş kişilerin ülkeyi ve kurumları getirdiği durum ortaya çıktı. Türk Silahlı Kuvvetleri itibarını sıfırladı. Daha doğrusu Türk Silahlı Kuvvetlerinin kumpas davalarındaki tavrı ile bunu zaten ilgilenenler biliyordu, dün sadece malumun ilamı oldu.

Kemalistler, organize olamamanın, kendi cenahında hedef olan insanların yanında duramamanın bedelini asli unsuru olduğu ülkedeki kötülerin kavgasına sadece seyirci kalmak zorunda olarak ödüyor.

Belki de yarın iyice daraltılan yaşam alanında bizzat canıyla ödeyecek.

Üstelik çok acı ki bu kötülerin kavgası sırasında bir kötünün üzerinde “devlet yöneticisi” kostümü var, diğerinde ise kendi ordusunun üniforması.

Kemalistler, Cumhuriyet kazanımlarından taraf olanlar kendi hayal dünyalarından ve keyfiyetlerinden gerçek dünyaya dönerek bu “raund”u kaybettiği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda öncelikle.

Yoksa vakit kazanmak için ordusunu Sakarya’nın güneyine çekenlerin torunları, ya ordudan kaçanların ya da o dönemde Milli Hükümet’e düşmanlık yaparak gerici isyan çıkartanların yobazlığı arasında yok olup gidecek.

Dün olanlarla ilgili bu yaklaşıma ihtimal vermeyenler olabilir. Çok farklı düşünen de olabilir. Fakat tartışmasız tek bir gerçek var, o da her kapının artık Yeni Anayasa’ya çıkacağı.

Yine maalesef eski yazılarımızda demiştik:

“Türk, artık devletsiz.

Türk, artık kurumsuz.

Türk, artık askersiz, yargısız.

Türk ulusunun kendisinden başka hiçbir gücü kalmadı.”

Kendinden başka hiç kimsesi kalmayan Türk ulusu kendisine artık şu soruları sormalı ve samimi olarak yanıt aramalı:

Bu kadar ivme kazanmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ölüm fermanı olan Yeni Anayasa sürecine nasıl ve ne şekilde karşı duracak?

Vatanın bölünmez bütünlüğünü, Cumhuriyet kazanımlarını nasıl savunacak?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
16 TEMMUZ 2016

DİPÇE

[1] http://odatv.com/abdullah-gul-bu-sozlerinde-samimi-mi-2010101200.html
[2] https://www.youtube.com/watch?v=xJIMFBes_w4
[3] http://www.haber7.com/guncel/haber/1670142-cemaat-polisi-itiraf-etti-bizi-cia-egitti
[4] Ağacın Kurdu; TSK’de Şakirtlerin İşgali mi? – Mustafa Önsel (2016)
[5] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/526077/Tuncay_Ozkan_in_karacigerinde_bocek_ilacina_rastlandi.html
[6] Burada kastedilen kişi Amiral Cem Aziz Çakmak.
[7] http://www.hurriyet.com.tr/erdogan-oralara-gonderecek-komutan-kalmadi-22448042
[8] http://www.milliyet.com.tr/basbakan-erdogan-ergin-saygun-u-ziyaret-etti/siyaset/siyasetdetay/09.02.2013/1666690/default.htm
[9] https://twitter.com/sahmetsahmet/status/754293852748541952
[10] https://www.facebook.com/oyum.ben/posts/10154394934537372?pnref=story
[11] https://www.facebook.com/mustafa.onsel.1/posts/1598993797066061?pnref=story
[12] https://twitter.com/ahmetzekiucok/status/754161002959216641
[13] http://mobil.zaman.com.tr/gundem_askeri-savcilar-tskdaki-fetoyu-sorusturamiyor_2378057.html
[14] http://t24.com.tr/haber/cumhurbaskani-erdogan-ataturk-havalimanina-geldi,350211
[15] http://t24.com.tr/haber/ne-istediler-de-vermedik-krizinde-erdogan-ve-gulen-arasinda-neler-konusuldu,277716

Paylaş
Önceki İçerikAli İsmail Korkmaz
Sonraki İçerikMİLLİ MÜCADELE HAREKETİNİN DÖNÜM NOKTASI: ERZURUM KONGRESİ
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

2 YORUM

Bir Cevap Yazın