Tarihteki ilk antiemperyalist mücadele olan Türk Devrimi’ni zayıflatmak isteyen karşıdevrimcilerin ayak seslerinin iyice arttığı, kimisi öldürülen kimisi ise tutsak edilen cumhuriyet değerlerimizin “nöbet”lerinin tutulduğu bu günlerde -tarihin tekerrürden ibaret olduğunu unutmayarak- 96 yıl önce bugün imzalanan ve bir “teslimiyetin hikayesi” olan Sevr Antlaşması’nı iyi tahlil etmek gerek.

Sevr’i iyi tahlil etmek için de Sevr’e giden yoldaki aşamaları atlamamak, tarihi anlamak, onu doğru yorumlayabilmek ve anakronizme(*) düşmemek açısından oldukça önemlidir.

10 Ağustos 1920’ye gelmeden önce 18 Ocak 1919’a uğramak emperyalizmi ve onun hedeflerini anlamamıza yardımcı olacaktır.

18 Ocak 1919’da Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren Paris Barış Konferansı toplanmıştır. Paris Barış Konferansı; savaşın galibi olan İngiltere, Rusya, Fransa gibi devletlerin savaşın mağlubu olan Osmanlı Devleti, Almanya İmparatorluğu ve Avusturya-Macaristan’ı nasıl parçalayacaklarına karar vermek için Paris’te toplamış oldukları ve ‘barış’ diye niteledikleri konferanstır.

Çünkü emperyalizm, bazı kavramları kendine perde yapar.

Ve bu perdeler, emperyalizmin odalarının içinin görünmesini engellemek içindir.

Paris Barış Konferansı’nda üzerinde en çok durulan 2 konuya bakarsak bunlardan birincisi, “Almanya İmparatorluğu’nu nasıl yok ederiz?” fikri; ikincisi de “Osmanlı’nın geride kalan topraklarını nasıl paylaşırız? Anadolu coğrafyasını Türklerin elinden nasıl alırız?” fikridir.

Peki, bu fikirlerin tartışıldığı, İngiltere’nin maşa olarak Yunanistan’ı kullanacağı ve Anadolu işgalinin Yunanistan tarafından yapılacağına kesin olarak karar verilen bu konferansta barışa dair bir iz var mıdır?

Barış perdesinin arkasında yeni işgal planları vardır, ihanet vardır, Türkleri haritadan silme isteği vardır.

Bu yüzdendir ki Paris Barış Konferansı, ölü doğan Sevr’in anne rahminde olgunlaşmasıdır, doğuma yaklaşmasıdır.

***

“Barış” kelimesi Kurtuluş Savaşı yıllarında ve öncesinde emperyalizmin bir numaralı perdesi olmuştur. Bir ülkeyi parçalama planlarını kurdukları toplantıya “barış konferansı”; bir devleti, bir milleti yok etme ve haritadan silme planlarını imzalattıkları antlaşmaya da “barış antlaşması” demişlerdir.

Karşıdevrimci tarihçiler de yıllar boyu emperyalist kavramların büyüsüne kapılıp Sevr’in gerçek bir barış antlaşması olduğunu yazmışlar, hiç çekinmeksizin Lozan’la bir tutup Sevr’in “bir barış projesi” olduğunu söyleyerek toplumun bilinçaltındaki imgelere saldırılar düzenlemiş, Sevr’in kanlı emellerini toz pembe hayallere çevirmek istemişlerdir.

Evet, literatüre her ikisi de barış antlaşması olarak geçmiştir. Fakat Atatürk, Lozan Antlaşması’nın, Türk ulusuna Sevr Antlaşması’yla hazırlanan büyük bir “suikastı” önlediğini Nutuk’ta da şöyle ifade etmiştir:

“Bu antlaşma, Türk milletine karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belgedir.” (Nutuk, s.606).

Tarihçi-Yazar Sinan Meydan’ın da söylediği gibi, “Önemli olan anlaşmanın adı değil nasıl bir anlaşma olduğudur. Bu anlaşmayı imzalayan ülkeye ne getirdiğidir. Yani önemli olan içeriktir.”

***

10 Ağustos 1920’de Sevr Barış Antlaşması imzalanmış, imzalanma sürecine kadar da 1919-1920 yılları oldukça çetrefilli geçmiştir.

Emperyalist devletlerin kendi aralarındaki paylaşım savaşları Sevr’in imzalanmasına giden süreci uzatmıştır.

İngiltere, her ne kadar Birinci Dünya Savaşı’ndan galip ayrılsa da savaş sonunda büyük bir hasarla karşı karşıya kalmıştır. Yeni bir işgal dönemine hazırlanması demek daha büyük hasarlar demektir. Bu yüzden kendisine maşa olacak devletleri kullanmak istemiştir.

Savaş sonuna kadar kendisine büyük sözler verilen İtalya, İngiltere tarafından uzun vadede tehdit görüldüğü için ondan daha kullanışlı ve güçsüz bir maşa olarak Yunanistan seçilmiştir.

Yunanistan bu konuda iyi bir seçimdir çünkü zaten yıllardır içinde biriktirdiği bir “megalo idea(**)” intikamı vardır.

***

Tüm bu anlaşmazlıkların arasında Yunanlılar, İngiltere’nin maşası olarak Anadolu’ya çıktı. Fakat İngiltere, maşası olarak kullandığı Yunanistan’a bile yeterince güvenmedi ve Yunanistan’ın önüne bir sınır çekti: Milne Hattı

Bu hattın özeti şuydu: İngiltere, kendi maşası olan devlete bile ancak bir yere kadar güvenebilirdi. Evet, İngiltere, Yunanistan’ı kullanıyordu fakat Yunanistan’ın da emellerini dizginlemek istiyordu. Bu yüzden Yunanistan’a “Sen ancak Ege’ye kadar gelebilirsin. İç Anadolu’ya kadar gelemezsin. Biz ne zaman sana o yönde izin verirsek o zaman gelebilirsin.” diyerek kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarını bu hat ile korumak istedi.

Fakat Yunan ordusu bu şartları dinlemedi ve hattı geçerek Anadolu’ya doğru ilerlemeye başladı.

İtilaf Devletleri kendi aralarındaki anlaşmazlıklarla uğraşırken Anadolu’da Mustafa Kemal önderliğinde bir direniş çoktan filizlenmişti.

Yunan ordusu Anadolu’ya doğru ilerlerken Osmanlı Devleti’nin son meclisi olan Mebusan Meclisi’nde “Misak-ı milli” yayınlandı.

Mustafa Kemal, bu meclisin İstanbul’da toplanmasına karşı olsa da burada tarihi ve büyük kararlar alınabileceğini düşünüyordu. Bu yüzden bu meclise Anadolu’dan gidecek olan milletvekillerine bazı talimatlar verdi. Bunlardan bir tanesi de Türkiye’nin bugünkü sınırlarını çizen “misakı milli”nin ilan edilmesiydi. Misak-ı milliyi kendine büyük tehdit gören işgal güçleri İstanbul’u bir kez daha işgal etti ve 16 Mart 1920’de meclisi dağıttı.

Bu meclisin dağılmasından sonra Mustafa Kemal, Ankara’da halkın temsilcilerinden oluşan gerçek bir meclis oluşturmak için harekete geçti. Anadolu’nun dört bir yanından gelen ve İstanbul’dan da kaçabilen milletvekilleriyle birlikte Büyük Millet Meclisi’ni kurdu.

Tüm bunlara karşı olan Damat Ferit Paşa Hükümeti ve onun iş birlikçileri de Sevr’e giden yollardaki taşları kendi elleriyle döşediler.

10 Ağustos 1920’ye gelindiğinde ise Vahdettin ve Damat Ferit Paşa’nın kurduğu Saltanat Şurası, Sevr’i imzalamayı kabul etmiş; Bağdatlı Mehmet Hadi Paşa, Rıza Tevfik Bey ve Reşat Halis Bey’den oluşan Şura Fransa’ya giderek bir devletin ölüm fermanına imza atmışlardır.

Dağıtılmış bir meclis tarafından imzalandığı için tarih boyu hukuki hiçbir geçerlik taşıyamamış bu antlaşma, tarihin en karanlık metni olarak kalmıştır.

Sevr’i imzalayanlar, bir iflas belgesinin altına imza atmışlardır.

Ve bu iflasa itiraz, Türklerin gücünün tükendiği düşünülürken Ulusal Kurtuluş Mücadelesi ile zafer kazanmıştır.

Sevr’i unutmak demek, bize yeni Sevr’lerin dayatılmasına karşı savunmasız kalmak demektir.

***

Sevr’in 433 maddesinde de bir ülkenin tasfiyesi adım adım gerçekleştirilmiştir.

Ve bu tasfiyede yalnızca emperyalist güçler değil onların yerli iş birlikçileri de bir numara olarak görev almıştır.

Evet, emperyalizm bir ülke için en büyük tehdittir.

Ama o her şeyi yapmaz. Tarihsel süreçte de gördüğümüz gibi her zaman kendine bir “maşa” seçmiştir.

Bu maşa bazen başka bir işgal gücü olabilirken, bazen de “yerli iş birlikçiler” olmuştur.

Bunları 96 yıl önceki Sevr’de yaşayıp görmüş Türk milleti bugün emperyalizme karşı bir “nöbet” tutarken, onların yerli iş birlikçilerine de göz yummamalıdır.

Emperyalizmin her türlü işgalinde yıllar boyu “maşa” olarak görev yapmış ve Türk milletine bu süreçleri yaşatmış yerli iş birlikçilerin samimiyeti de sonuna kadar sorgulanmalıdır.

Çünkü Mustafa Önsel‘in Ağacın Kurdu kitabında da dediği gibi “Bir ağacın yapraklarının koparıldığını, dallarının kesildiğini hızlı fark edilebilirsiniz. Ama ağacın içindeki çürümeyi fark etmek hepsinden daha zordur ve fark edildiğinde ağacı kurtarmak için geç kalınmış olabilir.”

Emperyalizm ve yerli iş birlikçileri arasındaki ilişki de buna bir örnektir.

Bizler Sevr’i de onu bize dayatmaya çalışan emperyalistin kim olduğunu da emperyalizmin bugün dahi kullanabildiği yerli iş birlikçilerinin adlarını da unutmayacağız.

SENA YAŞAR
10 AĞUSTOS 2016


Dipçe:

(*) Anakronizm, herhangi bir olay ya da varlığın içinde bulunduğu zaman dilimi (dönem) ile kronolojik açıdan uyumsuz olması. Özellikle edebiyat ve sanatta genellikle eserin geçtiği tarihi döneme ait olmayan varlıkları ve uygulamaları belirtmek için kullanılır.

(**) Megalo İdea: Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alarak, Bizans İmparatorluğu’na son verdiği günden beri yürürlükte olan bir Yunan ülküsüdür. Bizans İmparatorluğu’nu bir Helen İmparatorluğu olarak kabul eden Yunan milliyetçileri, Megali İdea adını verdikleri büyük ülküleri ile eskiden Bizansa ait olan tüm toprakları yeniden elde ederek, Konstantinopolis (İstanbul) başkent olmak üzere, büyük Helen İmparatorluğu’nu yeniden kurmayı hayal etmektedirler.

Paylaş
Önceki İçerikVAHDETTİN’DEN ATATÜRK’E SEVR’DEN LOZAN’A
Sonraki İçerikUMUT – Ali TÜRKŞEN

Sena Yaşar Gazi Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğrencisidir.
1997, Adana doğumludur.
Sungurbey Anadolu Lisesi’nden mezun olmuştur. Lisedeki düşünce kulüplerinde de aktif olarak yer almıştır.
Yeni Adana gazetesinin Genç Yeni Adana ekinde yazıları yayınlanmıştır.

Bir Cevap Yazın