“Kandırıldık.”

Bir sabah uyandık ve bir baktık kandırılmışız. Sessiz sedasız, usul usul… Bütün bir gece silahlar susmamış, ölmüşüz, öldürülmüşüz. Gün aymış, kandırılmışız. Algılaması zor değil mi?

Söylemim kandırıldığını iddia edenlere değil, kandırıldığının farkında olmayanlara. Uyan güzel kardeşim KANDIRILDIK.

Halk bizim halkımız. İçine doğduk, içinde büyüdük. Avucumuzun içi gibi biliyoruz bu toprağın insanlarını, “insanlarımızı”. Karşı komşun kim? Kapısını çalsan ne der? Büyüdüğün mahallenin insanı nasıl? Bütün soruların cevabını ezbere biliyorsun. Sen biliyorsun ama kandırıldığını iddia edenler senin bildiklerinden çok daha fazlasını biliyor. Sen kapı komşunun dini inancını biliyorsun, onlar sahip olduğu ya da olmadığı inanca göre nasıl piyon olarak onu kullanabileceklerini daha doğrusu “kurban” edebileceklerini biliyor. Sen iş yerindeki arkadaşının mezun olduğu okulu biliyorsun, onlar mezun olduğu okulda aldığı eğitime göre kelime dağarcığındaki kelimelerin niteliğini ve niceliğini, hangi kelimelerin bilinçaltında daha çok etki bırakabileceğini biliyor ve ona göre hitap ediyor. Sen mahalle bakkalının maddi durumunu biliyorsun, onlar o insanın sahip olamadığı maddesel şeyleri kullanarak fark ettirmeden içine çekiyor. Kısacası bildiklerin bilmediklerinin yüzde biri etmiyor.

“Provokatör, provokasyon, propaganda.” Yazarken her gün dinlediğim haber spikerinin sesi çınlıyor kulağımda. Bu sözcükler televizyonda, radyoda, sosyal medyada dalga dalga yayılıyor. “Provokasyona gelmeyin, propagandaya kanmayın, provokatör olmayın.” Peki sen bunların anlamını GERÇEKTEN biliyor musun? Kandırmak o kadar kolay mı?

1908 yılından bu yana senin nasıl etki altında kaldığına, kandığına, kandırıldığına, yönlendirildiğine dair çalışmalar sürüyor. Sen bunların ne kadarından haberdarsın?
Kitle iletişim araçları sandığımızdan çok daha fazla görev üstleniyor. Etkileyici iletişim kavramı, kullandıkları en önemli silahlardan biri. Fakat bu kavram çok geniş bir hacme sahip bu yüzden propaganda sözcüğünün üzerinde yoğunlaşmak çok daha sağlıklı olacaktır.

Yapılan propagandaları anlamak için geliştirilmiş iki yaklaşım mevcut: Mesajı öğrenme tezi ve bilişsel tepki tezi.

Mesaj öğrenme tezinin temelini Carl Hovland oluşturmuştur. Hovland yönetimindeki ilk incelemeler Yale Üniversitesi’nde kurulan “iletişim ve tutum değişimi programı” ile başlamıştır. Kısaca bahsedecek olursak; üç basamaklı bu süreç gönderilen mesaja dikkat etmek, mesajı anlamak ve mesajı kabul etmekten oluşuyor. Eğer mesaja dikkat edilmezse süreç birinci basamaktan çökecektir. Dikkat edilir ama anlaşılmazsa bu sefer de ikinci basamakta çökecektir. Her iki basamakta doğru şekilde işlerse mesaj kabul edilmiş, yöneltilen mesaj yerine ulaşmış olacaktır.

Gelelim bilişsel tepki tezine. Bu teze göre insanları ikna etmenin iki farklı yolu vardır. Bunlar: merkezi yol ve çevresel yoldur. Basit bir dille ifade edecek olursak merkezi yol, verilmek istenen mesajı doğrudan, dolandırmadan alıcıya ulaştırmaktır. Çevresel yol ise mesajı konuya odaklanmanı engelleyecek yönleriyle iletmektir. Daha iyi anlamak için Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın kitabındaki [1] bir örnekten yararlanalım: Bir bilgisayarı satışa sunduklarında ürünün özelliklerini direkt olarak verirler yani mesajı merkezi yolu kullanarak ulaştırmaya çalışırlar. Aynı yolla alkol satışı yapıldığını düşünün. Ürünün içindeki maddeler, maddelerin etkisi reklamlarda kullanılsa sizce de çok tuhaf karşılanmaz mıydı? İşte bu yüzden çevresel yol kullanılır. Aynı sofrada alkol eşliğinde yapılan sohbetler, partilerde ve konserde alkol tüketirken eğlenen insanlar, mesajı kabul ettirmede daha etkili bir yöntemdir. Ülkede son günlerde yaşanan acı kayıpların ardından neden siyasiler birbirini suçlayarak, ekran karşısında ağlayarak, bol bol Akif’ten, yeri geldiğinde karşısındaki kitleye göre ağız değiştirerek Nazım’dan, Ahmed Arif’ten şiirler okuyarak meydanlarda boy gösteriyor? Çevresel yolu kullanıyorlar da ondan. Çünkü merkezi yoldan ülkenin kayıplarını insanlara aktarmanın halkın hükümete olan bağlılığı konusunda ters etki yaratacağının farkındalar.

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan geceyi gözlerinizin önüne getirin. Hepimiz inanılmaz görüntülere tanık olduk. Orak ile askere saldıranlar, halkın üzerine tankları sürenler, acımasızca sokakları tarayanlar… Atılan her bir kurşunun, doğrultulan her bir bıçağın ve sallanan her bir yumruğun sıkı sıkıya bağlı olduğu bir düşüncesi vardı o gece. Acımasız eylemlere dönüşen bu düşüncelerin temeli nasıl oluşturuldu öyleyse?

Gözü dönmüşlük olarak nitelendirdiğimiz tutumların nasıl oluşturulduğuna geniş bir çerçeveden bakmak gerekir. Tutum empoze etmek için diş geçirilebilecek en kolay hedef hiçbir görüş sahibi olmayan bireylerdir. Bu yüzdendir ki tarikatlar, cemaatler, terör örgütleri üyelerini oluştururken küçük yaşlardaki bireyleri himayesi altına almayı tercih eder ve tutum yüklemesi yapmaya başlarlar. Yükleme gerçekleştikten sonra mevcut tutumu geliştirmek daha kolaydır. Ama yerleşmiş bir tutumu değiştirmek, o tutumu silip yerine başka bir tutum işlemek göründüğü kadar kolay değildir. Çünkü kişi mevcut tutumunu korumak için direnç gösterecektir. Bu direnci kırmak içinse propaganda kullanılır. Propaganda kullanılan kişi bir belirsizlik silsilesinin içine düşer. Belirsizliğin sizleri ne kadar rahatsız ettiğini düşünün. Birey de bu tutarsızlık hissinden kurtulmak için kendi tutumunu değiştirip propagandadaki görüşe yönelmeye karar verir.

Propagandayı etkili kılacak çeşitli elemanlar vardır: Propagandanın kaynağı, propagandanın özellikleri, propagandanın uygulanacağı hedef kitle ve ortam gibi.
Hangi propaganda kaynakları daha çok inandırıcıdır? Bu noktada propagandacının saygınlık ve güvenirliği devreye girer. Saygınlık bir noktaya kadar hedef kitlede bir inanma isteği oluşturacaktır. Peki ya güvenilirlik? Kabaca düşündüğümüzde güvenilir insanların söylediklerine daha çabuk inanırız ama işin içine propaganda girince işler tam tersine dönebiliyor. Yapılan bir araştırmada, teypten halka daha güçlü bir polis kuvvetinin oluşturulmasının ve mahkemelerde suçlulara karşı daha sert kararlar alınmasının gerekliliğini savunan bir konuşma dinletilir. Konuşmanın halka aktarılması sırasında iki farklı konuşmacı kullanılır. Bu konuşmacılar, saygınlığı yüksek bir savcı ve hapse girip çıkan bir sabıkalıdır. Sizce halk hangi konuşmaya daha çok inanmıştır? Saygınlık açısından oklar her ne kadar savcıyı gösterse de sonuç sabıkalı bireyden yana olmuştur. Çünkü insanlar güçlü bir polis kuvveti ve sert kanunların, sabıkalı bir bireye hiçbir fayda sağlamayacağını bu yüzden bu konuşmayı herhangi bir çıkara yönelik yapmadığını düşünmüştür. Şimdi ekranlarda itirafçı edasıyla bir zamanlar içinde bulundukları terör örgütünün “iç yüzünü” anlatanların, insanları masum olduklarına nasıl inandırdıkları daha net görülebilmektedir.

Propagandayı sağlamlaştıran başka bir etmen iletişim kaynağının sayısıdır. Her sabah uyandığımızda hepimiz inanmak istemediğimiz haber başlıklarını onlarca gazetede aynı anda görüyoruz ya da spikerler ağız birliği etmişçesine aynı paragrafları tekrarlıyorlar. Tüm bunlar sebepsiz olabilir mi? Sosyal etki kuramına göre dinleyici mesajı tek bir kaynaktan almak yerine birçok iletişim kaynağından alırsa daha çok etkileniyor.

Hepimiz çocukluğumuzda aşı olurken bağışıklık kazanmak için vücuda mikrop verildiğini duymuşuzdur. Bu şekilde vücudumuz o mikropla nasıl savaşacağını öğreniyor. Propaganda uygulanırken kullanılan çift yönlü iletişim yöntemi de aşıdan ilham alınarak isim bulmuştur. Hatta diğer adı da “aşılamadır”. Parti üyeleri meydanlara çıktıklarında bir zamanlar ortaklık yaptığı örgütü sadece kendi görüşleri çerçevesinde eleştirmek yerine bir dönem içlerinde bulunmalarından kaynaklı olsa gerek neyi nasıl yaptıklarını, nasıl bir misyona sahip olduklarını, sistemlerinin işleyişini, uzun uzun anlatarak eleştirirler. Aslında bu, bir tutumu güçlendirme yoludur. Artık mesajı alan her bir dinleyici yeni oluşturulan tutumuna bir saldırıda bulunulduğunda, “ama bir zamanlar sen de onları savunuyordun” denildiğinde kendini korumayı öğrenmiş demektir.

Propagandanın onlarca yolu var. Yazmakla bitmez. Araştırmak, öğrenmek, direnmek gerek. Yıllardır bu oyunlara yeniliyoruz. Cehaletle kendi kendimizi ateşin içine atıyoruz.
Bu arada unutmadan propaganda araştırma, öğrenme çabası, insanın kendini eğitme isteği azaldıkça varlığını daha çok hissettirmektedir. Daha fazla nasihate gerek yok. Söylenmesi gereken yıllar önce söylenmiş zaten.

“Biz cahil dediğimiz zaman mektepte okumamış olanları kastetmiyoruz. Kastettiğimiz ilim ve hakikati bilmektir.Yoksa okumuş olanlardan en büyük cahiller çıktığı gibi hiç okumak bilmeyenlerden gerçek alimler çıkabilir.”
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Özge OZANSOY


Dipçe:

[1] Prof. Dr. Çiğdem Kağıtçıbaşı ve Doç.Dr.Zeynep Cemalcılar- Dünden bugüne insan ve insanlar-Sosyal psikolojiye giriş (2014)

Bir Cevap Yazın