“Cumhuriyet Çınarı” Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ, Üçüncü Yol yazarlarından Beyza ÇaldırSena Yaşar, Buğra Can Bostancı ve Berfin İnetaş‘ı Mersin’deki evinde ağırladı. Atatürk dönemindeki eğitim politikalarından bugünkü toplumsal bozulmanın sebeplerine kadar birçok konuda sohbet ettiler…


Muazzez İlmiye Çığ

“15 YILDA YAPILAN HER ŞEYİ EN İNCE AYRINTISINA KADAR GÖZLER ÖNÜNE SERİYORUM”

Üçüncü Yol: Şu an üzerinde çalıştığınız kitap projesinin ne kadar sürede bitebileceğini düşünüyorsunuz?

Muazzez İlmiye Çığ: Yazamıyorum eskisi gibi, çok yazamıyorum. Yoruluyorum, gözüm yoruluyor. 8-10 satır yazıyorum dinleniyorum.

Ü.Y.: Peki bu projeyi sizin gibi devam ettirebilecek öğrenciler mutlaka yetiştirmişsinizdir?

M.İ.Ç.: Yok. Ben üniversitede çalışmadım müzede çalıştım. Ondan sonra da kitaplar yazdım. Yani öğrencilerim kitaplarımı okuyanlar.

Ü.Y.: Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde Nazi olaylarından kaçan Hans Gustav’dan ders aldınız. O dönemde Türkiye’ye gelen profesörlerden ve dönemin şartlarından biraz bahseder misiniz?

M.İ.Ç.: Tabii. O, o kadar büyük bir atılımdı ki… Tarihte ilk defa beyin göçünü yaptırdı Atatürk. Bu insanlar ölüme mahkumdu. Ölecekti kendi ülkelerinde. Dünyanın bütün diğer devletlerine, Amerika’ya müracaat ettiler. Hiç kimse kabul etmedi. Neden? Hitler korkusu. İşte o zaman bizim memlekete İsviçre’den bir profesör çağırılıyor. Üniversite, fakülte açmak istiyoruz ama bu üniversiteyi nasıl yapalım, program lazım. Bundan yararlanmak üzere Atatürk diyor ki: “Bakın onun yapacağı programı aynen kabul etmeyeceksiniz, kendi bünyemiz bizim Türklük bünyesine göre yapacaksınız, millileştireceksiniz.” Onlar da (Nazi olaylarından kaçan profesörler) zaten İsviçre’de bir yardımlaşma derneği kuruyorlar. Onun üzerine diyorlar ki, profesör “Türkiye denilen bir yer varmış.” O zamanlar 10 yıllık devletiz daha. Hiç kimsenin haberi yok. “Acaba ona müracaat etsek bizi alırlar mı?” diyorlar. Müracaat ediyorlar. Atatürk “Derhal gelsinler.” diyor. Çünkü Atatürk üniversite açmak istiyor ama eğitecek adam yok. Gönderdi bir yığın genç Avrupa’da eğitim görüyor ama hem üniversite okuyacaklar hem doktora yapacaklar. Hoca seviyesine gelinceye kadar çok uzun zaman. Bunlar böyle hazır. Onları davet ediyor böylece Avrupa’nın en yüksek eğitim adamları geliyor.  Ondan sonra onlara ne istedilerse yapıldı. Mesela benim hocam diyor kitap yok Almanya’da filan profesör öldü. Onun kütüphanesi satılığa çıktı acaba alır mısınız? Derhal kütüphane satılıyor ve geliyor bize. Gelen profesörler kütüphane istiyor, yapılıyor. Laboratuvar istiyorlar derhal kuruluyor. Yanlarına birer tercüman veriyorlar. Çünkü onların dilini kimse anlamıyor. En fazla 3 senede Türkçe’yi, ders anlatacak seviyede öğrenme mecburiyeti konuyor. Mesela benim hocalarımdan bir tanesi harika Türkçe bilirdi. Bana 11 sayfa Türkçe mektup yazmıştı. Mektuplaşırdık onunla. Onlara iyi para verdiler, iyi yaşam sağlandı. Yeni fakülteler yapıldı. Böylece büyük bir eğitim seferberliği sağlandı. Ama bu eğitim bu kadar geri kalmış bir milletin en yüksek seviyedeki eğitimiydi. Yani Avrupa’nın en yüksek seviyesindeki eğitimi. O zaman okuyanlar son derece çalışkandı. Çünkü herkes bunun farkındaydı fedakarlıkla bunların yapıldığını. Herkesin bütün gayesi bir an önce öğrenip çıkıp memlekete faydalı olmak. Para kazanmak değil, düşünmüyoruz parayı. Ülkeye faydalı nasıl oluruz diye düşünce vardı herkeste. Bana sordular “Boş zamanlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?” diye,  ben de dedim “Boş zamanımız yoktu ki geçirelim.” Her dakika çalışıyorduk. Kolay değildi yabancı hocalar, yabancı dil. Sonra ne oldu? Avrupa’ya gönderilen gençler orada okudular, doktora yaptılar, geldiler. Yavaş yavaş bu profesörlerin olduğu yerlere gelmeye başladılar.

Ü.Y.: O dönemin profesörlerinin Mustafa Kemal Atatürk’e büyük bir minneti var. Yaklaşımları nasıldı?

M.İ.Ç.: “Türkiye bizim ikinci vatanımız oldu.” dediler.  Bir kısmı Türk tebaasına geçti. Burada öldü burada gömüldü burada gömülmek istedi. Bir kısmı gitti. Çok mutlu oldular burada olmaktan.

Ü.Y.: Birçok aydın yetiştirdik. Aydınlarımızın yetişmesinde Köy Enstitüleri’nin yeri nedir?

M.İ.Ç.: En büyük kaybımız köy enstitüleri. Çünkü onlar, köyden gelen çocuklar her şeyi kendileri yaptı. Mekteplerini kendileri yaptı, giyeceklerini kendileri yaptı. Her şeyi bilerek çıktılar. Müzik kabiliyeti olan müzik, resim kabiliyeti olan resim yaptı. Marangozluk öğrendiler, her şeyi öğrendiler öyle çıktılar. Eğer köy enstitüleri devam etseydi biz şimdi 100 yıl ileriydik. Ama onlar komünist yapacak memleketi dediler. Komünistlikle ilgisi yoktu. Böyle kötü insanların elinde kötü oldu memleket. Sonra halkevleri çok önemliydi. Çünkü halkevlerinde halkı eğitiyordu. Gençler müzik kabiliyeti varsa müzik, resim kabiliyeti varsa resim, yazı yazma varsa oralarda onları üretiyordu. Okumamış insanlar orada birçok şey öğreniyordu. Onlar kapanınca gençler de insanlar da kahvehanelere düştü. Bugün için ben gençlere çok acırım. Kimse bana gençleri şikayet edemez. Gençlere laf yok çünkü gençlere ne verdik ne alacağız?

Ü.Y.: Bir bozulmaya gidiyoruz, bunu neye yoruyorsunuz?

M.İ.Ç.: Devletin eğitime karışması. Devletin eğitime karışmaması lazım. Çünkü eğitim tamamen özerk olması lazım,  iyi ellerde ama… Dış etkiler Türkiye’nin ilerlemesini istemeyecek. Osmanlı bitmişti, Anadolu bitmişti. Birdenbire 15 yıl içinde canlanıp kalkınca şaşkına döndüler “Bunları yok etmek lazım dediler.” Tabii başta Amerika. Yaptılar maalesef. Buna el açan kendi insanlarımız oldu. Hala vatan hainleri var.

Ü.Y.: Bu süreci yaşayarak gördünüz. Bu kadar iyi giden bir sistem nerede bozulmaya başladı?

M.İ.Ç.: Bu bozulma ne yazık ki Atatürk zamanında ona karşı gelen Osmanlı artıkları vardı, karşı devrim o zaman başladı ama kimse sesini çıkaramadı. Fransız İhtilali olduğu zaman bütün din adamlarını öldürdüler. Ruslarda da öyle oldu ama Atatürk hiç kimseyi öldürtmedi. Din adamlarından hiç öldürttüğü insan olmadı.

Atatürk istiyordu yeni bir parti olsun, iki parti olsun çünkü CHP’yi yapmıştı bir parti daha yapılmalıydı. İki kere böyle parti yapılmaya kalktı hemen dincilik ortaya çıktı, kapandı. Ondan sonra artık İnönü -İkinci Dünya Harbi’nden sonra- bir parti daha yapılmasının önemli olacağını, mecbur olacağını kabul etti.

Ü.Y.: Bu doğru bir hamle miydi?

M.İ.Ç.: Doğru bir hamleydi. Zamanlı mıydı, zamansız mıydı, ne zaman olurdu? Ne zaman olursa olsun bu karşılık görülecekti.

KUR’AN’DA DİYOR Kİ:MEZHEPLERE AYRILMAYIN, GRUPLARA AYRILMAYIN.”

Ü.Y.: Bugün Irak ve Suriye civarında yağmalanan kentler ve tarihi eserler var. Gelecek neslin kültür mirasıydı bunlar. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

M.İ.Ç.: Çok üzülüyorum. Güç kimdeyse hak onun oluyor.

Ü.Y.: Mezhepler arasında çatışmalar oluyor. Bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?

M.İ.Ç.: Bunlar kendilerine adamlık süsü vermek isteyenlerin çıkardığı uydurmalar. Kur’an’da diyor ki: Mezheplere ayrılmayın, gruplara ayrılmayın. Dine aykırı. Din siyasete alet edilmeyecek. Allah ile aldatılıyor insanlar. Çok acı…

Ü.Y.: Mustafa Kemal Atatürk döneminde laikliği kabul eden bir toplum yıllar sonra neden bu hale geldi?

M.İ.Ç.: O toplum değil. O toplumun içinde zaten bulunan, karşı olan yobazlar bunu yaptı. Bütün toplumu buna atfedemezsin, ben de o toplumun adamıyım. Ama onlar toplum değil, toplumun içinde mikrop olan yobazlar.

Ü.Y.: Mustafa Kemal Atatürk, Sümer tarihini öğretmek için okullarda bir ders olarak bile görülmesi gerektiğini düşünüyordu. O dönemde yani tablet okuduğunuz dönemde bununla ilgili araştırmalarınız nasıldı?

M.İ.Ç.: Atatürk, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi açıldı dedi. Niçin? Türk dili, Türk tarihi, Türk kültürünü araştıracak insanlar yetiştirmek için. Bu arada vaktiyle Atatürk Fransızca bir kitap okuyor. Kitapta “Sümerliler Orta Asya’dan gelmiş olabilirler dilleri Türk diline benziyor.” yazıyor.  Atatürk altını çizmiş yanına kocaman bir “önemli” yazmış. Atatürk buna dayanarak Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi programına Sümeroloji bölümünü de koyduruyor. O arada Atatürk Hattuşa’da kazılar yapıldığını, Hitit tabletlerinin bulunduğunu, bunların çözüldüğünü, Hitit dilinin meydana çıktığını da öğreniyor. Diyor ki “Acaba Hititler de Türklerin bir aslı olabilir mi olamaz mı?”, bunun da araştırılması için bu konuyu da koyuyor dil tarihin programına. Yani bunlar sırf Türk dili, Türk tarihini araştırmak için kurulan şeylerdi.

Ü.Y.: Birçok tablet okudunuz. Okuduğunuz tabletlerde halka aktarmaktan çekindiğiniz, o dönemki düşünce yapısını kaldıramayacağını düşündüğünüz şeyler oldu mu?

M.İ.Ç.: Hayır. Hiçbir zaman öyle bir düşüncem olmadı.

“İNSAN AYIRMAMA, İNSANLARA ÖNEM VERME HALA VAR BİZİM KANIMIZDA.”

Ü.Y.: Şamanizm hakkında neler düşünüyorsunuz?

M.İ.Ç.: Şamanizmin din olduğunu iddia edenler var. Şamanizm din değildir, bir gelenektir.

Ü.Y.: Atatürk’ün hedefindeki din olgusu neydi?

M.İ.Ç.: Atatürk, insanların dine ihtiyacı vardır diyor toplumlar için diyor. Bizim dinimiz en son dindir bu bakımdan değerlidir diyor. Ama hurafeleri çıkarıp asıl dini öğreneceksiniz diyor. Eski Türklerin inancı “Gökyüzünde bir güç var o gücün insanlardan istediği şey sevgi”. Her şeyi seveceksin. İnsanları seveceksin, hayvanları seveceksin. Eğer sevecensen, Tanrı bir sıkıntın olduğu zaman sıkıntını gideriyor, yolunu açıyor. Eğer sevecen değilsen ne halin varsa gör diyor kendi haline bırakıyor. İnsan ayırmama, insanlara önem verme hala var bizim kanımızda.

Ü.Y.: Kitaplarınızda hiç çekinmeden doğru bilgiyi doğru yerde aktarmışsınız. Fikirlerinizin ardında sapasağlam durmanızın cesaretini nasıl buldunuz?

M.İ.Ç.: O benim karakterim. Yazdığım şeyi inanarak yazarım.

Ü.Y.: Cumhuriyet kadınlarına ne tavsiye ediyorsunuz?

M.İ.Ç.: Tepkilerini göstersinler. Tepkiler, demokrasilerdeki en önemli şeydir. İyi veya kötü ne varsa tepkini göstereceksin. Sen mademki demokrasi diyorsun o zaman  tepkinizi  göstereceksiniz.

Ü.Y.: Bugün gençlere ve çocuklara bir tavsiye verecek olsanız bu ne olurdu?

M.İ.Ç.: O kadar çok tavsiye var ki çocuklara. Bir kere hepsinin çok okuması gerek. Spora ehemmiyet vermesi… Spor çok önemli ama çocuklara spor alanları yok. Atatürk o zamanlar şehirler için spor programı yaptı. Her türlü spor yapılabilecek yerler. Bunlara para da ayırttı.

Bir Cevap Yazın