“Onun uyguladığı siyaset, Osmanlı Devleti’nin yıkımını geciktirdi. İttifak halindeki haçlı zihniyetinin Osmanlı Devleti üzerindeki emellerine ulaşmasını erteledi. Hal edilmeseydi, güçlü bir devlet olarak tarih sahnesinde yerimizi devam ettirecek Meriç Nehri ile Ağrı Dağı arasına sıkışmış olmayacaktık.”

Bu sözler, bu ülkenin Gazi meclisine başkanlık yapan İsmail Kahraman‘a ait.

Evet… Bir asır önce yıkılan imparatorluğun son padişahlarından Abdülhamit‘in doğum gününü kutladık iki gün boyunca. Yeni bir kutlu doğum icat edilmek üzere, demedi demeyin…

Fransız İhtilali, hızla sanayileşme ve bu alanda insanoğlunun birbiri ardına gerçekleştirdiği devrimler, akıl ve bilimin ön plana çıkartılması, çeşitli düşünce akımlarının, ideolojilerin ortaya çıkması, devletin çehresinin ve işlevinin değişmesi, yeni devlet yapılarının ortaya çıkması, sömürge ve pazar anlayışının oluşması, ikili savaşlar, küresel savaş ve en sonunda imparatorlukların yıkılması… 20. yüzyılı böyle geçirdi insanoğlu. İmparatorluklar; böylesi uzun ve birbiri ardına zincirlenmiş sosyolojik, siyasal, ekonomik birçok beşeri nedenin “doğal sonucu” olarak tarih sahnesindeki yerini aldı. Yapıları gereği, hızlı değişime ayak uyduramadıkları için yıkıldılar.

Şark kurnazlığını hayatın her alanında, kendisinde davranış haline getiren insanların bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz. Dünyanın birçok yerinde imparatorluklar yıkılmışken, yerine modern, çağın gereklerine uygun ulus devlet yapıları ortaya çıkmışken; biz hala imparatorluğun yıkılışını, bu ülkeyi kurtaran ve kuran kişilere mâl eden bir kitleye tarih anlatmaya çalışıyoruz. Lafı uzatmadan, sözü, her ortamda karşımıza çıkan bu “Yeni Osmanlı ve taraftarlarına” getirelim.

Peşinen şunu belirtmek gerekiyor ki tarih okuması bu şekilde yapılamaz. Hele hele böylesi kritik makam ve mevkilerde konumlanan insanların, çok geniş bir perspektife sahip olması, olmazsa olmazdır.

Tarihe ya hep ya hiç olarak bakamazsınız. Doğrular ve yanlışlar farklı renklerdir. Ancak gerçekler, içinde tüm renklere ev sahipliği yaparlar. Tarih, yapılanları yansıttığı kadar yapılmayanları veya yapılamayanları da yansıtan bir bilimdir. Şüphesiz Abdülhamit‘in yaptıkları vardır ancak bu yapılanlar yukarıda bahsi geçen “kurtarıcı” misyonunu ona yüklememiz için yeterli midir? Yapılmayanlar ya da yapılamayanları hatta gerçeklikten uzakta yapılanları ne yapacağız?

Hep, Atatürk için kitlelere enjekte edilmek istenen “putlaştırma” zehri, bugün bu ülkeyi yönetenlerce Osmanlı padişahlarına yapılıyor. Okumuyorlar, araştırmıyorlar ve kavrayamıyorlar! Kuru kuru hamaset söylemleri ile siyaset yapmaya çalıştıkları gibi tarih de anlatmaya çalışıyorlar. Tarihi, bir bilim olarak ele almak yerine, toplum mühendisliği yapma doğrultusunda bir silah gibi kullanmaya kalkıyorlar.

Her şeyden evvel gözü toprak başta olmak üzere hiçbir şekilde doymayanlara bir kez daha söyleyelim; bu ülke Meriç Nehri ile Ağrı Dağı arasına sıkışmamış, sıkıştık diye tarif ettiğiniz Anadolu topraklarının her bir karesi işgal edilmiş ve yine her bir karesi Atatürk önderliğinde Türk ulusunun gayreti ile kanla kurtarılmıştır.

Meclis başkanının ifadesiyle; “onun uyguladığı siyaset” sonucu; Mısır‘ı, Tunus‘u, Kıbrıs‘ı, Sırbistan‘ı, Karadağ‘ı, Romanya‘yı toplam 1.5 milyon kilometrekare toprağı kaybetmiş, hatta ve hatta Trakya‘nın da İstanbul‘a (Yeşilköy) kadar bir dönem Rus işgalinde kalmasına, bir de burnumuzun dibine, ölen Rus askerler için anıt dikmelerine seyirci kalmıştık yani sıkışmıştık(!)…

Ve yine yukarıda yazdığım Kıbrıs‘ın kaybı ise, sözüm ona “izlenilen siyaset sonucu” İngiltere‘ye bir sözleşme ile kiralanmakla sonuçlanmıştır.

Kendisinin döneminde yabancı devletlere verilen, kiralanan demir yolları, birçok kurum, yer altı ve yer üstü zenginlikleri ise; başta Lozan Antlaşması olmak üzere, Cumhuriyet döneminde Atatürk tarafından tekrar bize ait kılınmıştır.

Kurulan, Genel Borçlar İdaresi (Düyûn-ı Umûmiye) ile devletin kendi vergilerini alamayacak duruma gelmesi, bu vergi gelirlerine başka devletlerin doğrudan el koyması, borç aldığı bankerlere borcunu ödeyememesi, bu yüzden siyasi arenada en ağır hakaretlere uğrayacak şekilde cezalandırılması ise “akıl dolu siyasetin” bir sonucu olsa gerek…

Hiç toprak kaybetmeyen sultan? Akıl dolu siyaset? “Hal edilmeseydi, güçlü bir devlet olarak tarih sahnesinde yerimizi devam ettirecektik.” derken?

Biraz insaf diyorum, biraz insaf. Siz de derin tarih bilginizle bu topraklara sıkışmayın sayın başkan.

Burak KETMEN
26 Eylül 2016