19 Eylül tarihi itibariyle 2016-2017 eğitim-öğretim yılına  başlamış bulunmaktayız. Çocuklarımızı ve gençlerimizi eğitim yuvalarına yollarken umudumuz ve aslında gayet tabii hakkımız olan, eğitim kurumlarında bilimsel, laik, çağdaş ve milli bir eğitim politikasının uygulanmasıdır. Ancak gün geçtikçe görüyoruz ki tedrici bir şekilde uygulanan bilinçli politikalar ile sorgulamayıp biat eden, özdeğerlerinden kopuk, uydurma tarih yazımına maruz kalan ve dolayısıyla geçmişini doğru bir şekilde bilmeyen, dogmatik düşüncelere sahip bireyler yetiştirilmiş ve yetiştirilmeye de devam edilmektedir.Hem içeriden hem de dışarıdan maruz kaldığımız bu bilinçli politikaların başlangıcı elbette AKP hükümeti ile olmamıştır. Ancak şunu söyleyebiliriz ki Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren kendi dünya görüşüne uygun nesiller yetiştirme konusunda en azimli ve ne yazık ki en başarılı AKP ve tabii ki bir zamanlar beraber yürüdüğü, bu birliktelik döneminde özellikle eğitime damga vuran Gülen cemaati olmuştur…

İfade etmek istediğim şudur ki Türkiye’de milli eğitim sistemi üzerinden birtakım hedeflere ulaşılması yönünde atılan ilk önemli adımın ve bu doğrultuda uygulanan politikaların neredeyse 70 yıl öncesine dayandığıdır. Buna bağlı olarak bu çalışmada, eğitimdeki bu bozulmanın sebeplerinden belki de en önemlisi olan ve bozulmaların başlangıcı sayabileceğimiz, eğitimi özellikle millilikten uzaklaştıran ve eğitim konusunda bizi yarı sömürge haline getiren 1949 tarihli Fulbright Anlaşması’na yer verilmiştir.

***

Emperyalizm bir ülkeyi sömürge haline getirmek için o ülkeyi birden fazla koldan kuşatır. Bir ahtapot gibidir; avını 8 koldan kuşatır ve içine alır. İşini şansa bırakmaz; doğal kaynakları sömüreyim ama milli kültüre, toplum yapısına dokunmayım demez mesela. Çünkü bilir ki bir ulusun milli bilincine, kültürüne, geleneksel değerlerine dokunmadıkça yani onları yok etmedikçe bir süre sonra doğal kaynakları da sömüremez hale gelirsin. Çünkü kimliksizleştiremediği, özdeğerlerinden uzaklaştıramadığı, içinden çıktıkları topluma yabancılaştıramadıkları bir ulusu kendine tabi kılamaz, ekonomik sömürüsü de süreklilik arz edemez. Bu nedenle, emperyalizm ekonomik sömürü anlaşması yaptığı bir ülkeyle aynı zamanda askeri, siyasi, sosyal alanlarla ilgili anlaşmalar da yapar. Özellikle bir ülkenin eğitim sistemi sömürgecinin her zaman ilgi odağındadır.

“Bir ulusu, özgür ve bağımsız ya da tutsak ve yoksul yapan eğitimdir.” demiştir Atatürk. Askeri zaferlerin, özgürlük ve bağımsızlığın elde edilmesinde yeterli olmayacağının altını çizmiştir her defasında; gerçek zaferin “kültür ordusunun zaferi” olduğunu belirtmiştir. Çünkü emperyalizmi çok iyi tanıyordur, geçmişi iyi analiz ediyor ve uygulanan eğitim yöntemlerinin geçmişte ulusumuzun gerilemesinde çok büyük bir etkisinin olduğunu düşünüyordur. Bu nedenle askeri zaferlerin ekonomik zaferlerle olduğu kadar eğitimde kazanılan zaferlerle de taçlandırılması gerektiğini biliyordur. Bu sebeple eğitimde birlik ve millilik temel hedefiydi. Bu hedef Batı emperyalizminin hedefine tamamen zıttı; eğitim parçalı ve gayri milli olsun ki emperyalizm kendi kalıplarına ya da kendi çıkarlarına uygun olacak şekilde bir toplum yaratabilsin.

***

1938 yılından sonra başlayan karşı devrim sürecine en büyük katkıyı, yabancı ülkelerle yapılan ve yapılırken ülke çıkarlarının göz önünde bulundurulmadığı ikili ya da çoklu anlaşmalar yapmıştır. Bu anlaşmaların eğitim ve ekonomi alanındaki sonuçları, Türkiye açısından çok ağır olmuştur. Birlik ilkesi bozulan eğitim, özellikle yapılan anlaşmalarla, ulusal niteliğini de kaybetmiş; ya İngilizce kaynaklı Batıcılığa ya da Arapça kaynaklı tutuculuğa kaymıştır.[1] Türk Milli Eğitimi’nin “milli” özünden koparılması; ABD’nin milli eğitim sisteminin işleyişine dâhil edilmesine ve kısa bir süre sonra da bu işleyişin temel belirleyicisi olmasına aracı olan 27 Aralık 1949 tarihli “Türkiye ve ABD Hükümetleri Arasında Eğitim Komisyonu Kurulması Hakkındaki Anlaşma” ile olmuştur. Eğer bugün Köy Enstitülerinin kapatılmasından, öğretim birliği esasının işlevsizleştirilmesinden, eğitimin dinselleştirilmesinden, çocukları ve gençleri ulusal kültüre yabancılaştıran iletişim şeklinin yaygınlaştırılmasından, eğitimin özelleştirilmesinden/sektörleşmesinden, eğitim müfredatının bilimsellikten uzaklaştırılarak yeniden yapılandırılmasından, çocukların ve gençlerin bu eğitim müfredatıyla birlikte kendi tarihlerinden koparılmasından ve bunlar gibi birçok yanlış eğitim uygulamalarından şikâyet ediyorsak, Batı emperyalizmiyle yapılan bu tür anlaşmaların sonuçlarını görüyor ve yaşıyoruz demektir.

27 Aralık 1949’da ABD ile imzalanan anlaşma ile amaçlanan; ABD yanlısı kadroların, ABD çıkarlarına uygun olarak, üst düzey yöneticiliklere yani devlet kurumlarının kilit noktalarına yerleştirilmesi için eğitilmeleridir. Yani bu anlaşma bir “proje”dir, Batı emperyalizminin eğitim projesidir. Bu anlaşma Türkiye’nin, ABD yarı sömürgesi haline gelmesi, onun bir uydusu konumuna girmesi aşamasında kilit rolü oynayan anlaşmaların başında gelir.

Fulbright Anlaşması

Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı ve İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminde imzalanan bu eğitim anlaşmasının 1. maddesine göre:

“Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu adı altında bir komisyon kurulacaktır. Bu komisyon, niteliği bu anlaşmayla belirlenen ve parası T.C. Hükümeti tarafından finanse edilecek olan eğitim programlarının yönetimini kolaylaştıracak ve Türkiye Cumhuriyeti ile Amerika Birleşik Devletleri tarafından tanınacaktır.”

Kurulacak eğitim komisyonun yetki, işleyiş ve oluşumu ile ilgili alt maddeler:

“Türkiye’deki okul ve yüksek öğrenim kurumlarında ABD vatandaşlarının yapacağı eğitim, araştırma, öğretim gibi eğitim faaliyetleri ile Birleşik Devletler’deki okul ve yüksek öğrenim kuruluşlarında Türkiye vatandaşlarının yapacağı eğitim araştırma, öğretim gibi faaliyetlerini; yolculuk, tahsil ücreti, geçim masrafları ve öğretimle ilgili diğer harcamaların karşılanması da dâhil olmak üzere finanse etmek… Komisyon harcamalarını yapacak veznedar veya bu işi yapacak şahsın ataması ABD Dışişleri tarafından uygun görülecek ve ayrılan paralar, ABD Dışişleri Bakanı tarafından tespit edilecek bir depoziter veya depoziterler nezdinde bankaya yatırılacaktır.”

Anlaşmanın, “Türkiye’de Birleşik Devletler Eğitim Komisyonunun” kuruluşunu belirleyen ve ABD’nin “Türk Milli Eğitim” sisteminin işleyişinde ne denli belirleyici olacağını gösteren 5.maddesine göre ise:

“Komisyon, dördü T.C. vatandaşı ve dördü ABD vatandaşı olmak üzere sekiz üyeden oluşacaktır. ABD’nin Türkiye’deki diplomatik misyon şefi komisyonun fahri başkanı olacak ve komisyonda oyların eşit olması halinde kararı komisyon başkanı verecektir.”[2]

Şimdi gelelim, yukarıda aktardığım anlaşma maddelerini detaylı bir şekilde incelemeye:

Anlaşmaya göre; Türkiye’de bir Birleşik Devletler Eğitim Komisyonu kurulacaktır. Bu komisyon, Fulbright Eğitim Komisyonu ya da diğer bir adıyla Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri Kültürel Mübadele Komisyonu olarak da adlandırılmaktadır, hatta 1949 tarihli bu eğitim anlaşması Fulbright Anlaşması olarak anılmaktadır; adını, bahse konu olan “eğitim projesi”nin mimarı olan ABD’li senatör J. William Fulbright’tan almıştır.

Komisyonun giderlerini Türkiye karşılayacaktır. Harcamaların miktarını ve ne şekilde kullanılacağını belirleyen ise ABD Dışişleri Bakanı’dır. Bu harcamaların nereden sağlanacağı konusu ise Türkiye’nin adeta “kendi parası ile kendini bağımlı duruma getiren” bir pozisyona düşmesine vesile olmuştur. Harcamaların ödeneği, ABD’nin Türkiye’ye verdiği borcun faizlerinin yatırılacağı Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasına, Türkiye tarafından ödenen paralardan karşılanacaktır. Bu kaynağın var oluşu yine ABD ile imzalanan bir borçlanma anlaşmasına dayanmaktadır. 27 Şubat 1946 tarihinde imzalanan anlaşmanın 1. maddesi, eğitim komisyonunun harcamalarının karşılanacağı kaynağı işaret etmektedir:

“Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Birleşik Devletler Dış Tavsiye Komisyonu’nun Türkiye dışında satılığa çıkardığı ihtiyaç fazlası teçhizat ve malzemelerden, ihtiyaçlarını karşılayanlarını alabilecektir. ABD Hükümeti bu alımları kolaylaştırabilmek için Türk Hükümetine 10 milyon dolar kredi verecektir. Kredinin anapara ve faiz geri ödemeleri Birleşik Devletler’in arzusuna göre, Merkez Bankası’nda özel bir hesaba yatırılacak ve Birleşik Milletler tarafından Türkiye’de kullanılan memurların ücretleri dâhil olmak üzere Birleşik Devletler’in masraflarına tahsis edilecektir.[3]

Ve anlaşmanın en dikkat çekici ve Türk Milli Eğitim sisteminin dışarıdan kumanda edileceğinin ilanı olan 5. maddesine göre; dördü ABD vatandaşı dördü T.C. vatandaşı olan sekiz kişilik eğitim komisyonu Türkiye’nin milli eğitim programını belirleyecektir. Komisyonun fahri başkanı da ABD’nin Türkiye’deki büyükelçisi olacak ve olur da komisyonda bir karar alınırken oylar eşit çıkarsa bu fahri başkanın vereceği oy geçerli olacaktır. İlkokuldan liseye kadar tüm eğitim müfredatı işte bu komisyon tarafından belirleniyor… 2016 yılı Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Yönetim Kuruluna yani eğitim komisyonu üyelerine baktığınızda 8 üyeden 5’inin Türk olduğunu, 3’ünün ABD’li olduğunu göreceksiniz.[4] Ancak 5 Türk üyeyi araştırmaya başladığınızda da birinin ABD doğumlu olduğunu ve ilkokuldan yüksek öğrenimine kadar tüm eğitimini ABD okullarında almış olduğunu göreceksiniz. Diğer Türk üyelerin ABD’de aldığı eğitimlerden bahsetmiyorum bile… Zira bu eğitim anlaşmasıyla başlayan süreç ABD açısından o kadar başarılı olmuştur ki bugün Türkiye’de Amerikan yanlısı eğitim almamış üst düzey yönetici kalmamış gibidir.[5]

Ülkemizde bu anlaşmayı onayan yasanın gerekçesinde “Amerikan Hükümeti(…), gerekse bu vesile ile Amerikan kültürünü yaymak gayesiyle, anlaşmalarla tahassül eden alacakların bu memleketlerde kültürel gayelere sarfını temin edecek kültür anlaşmaları imzalamıştır.”[6] denmek suretiyle Amerikan kültürünü yayma gayesi açık bir şekilde dile getirilmiştir. Eğitim komisyonunun bir diğer adı kültürel mübadele komisyonu olsa da aslında Amerika tarafından tek taraflı bir kültür enjeksiyonu yapılmaktadır. Aydoğan’ın dediği gibi: “Binlerce Türk ABD’ye, ‘eğitilmek-etkilenmek’ için gitti, binlerce Amerikalı da Türkiye’ye, ‘eğitmek-etkilemek’ için geldi. Amerika’ya gönderilen Türklerin büyük çoğunluğu, döndüklerinde bakanlıkların kilit noktalarında görev aldı.”[7] Ve tıpkı Türkiye bürokrasisini incelemek üzere 1963 yılında Ankara’ya gönderilen AID (Amerikan Yardım Örgütü) uzmanı Richard Podol’un raporunda belirttiği gibi: “Yirmi yıldan fazla bir zamandır Türkiye’de faaliyette bulunan Amerikan yardım programı bir zamandan beri meyvelerini vermeye başlamıştır. Önemli mevkilerde Amerikan eğitimi görmüş bir Türk’ün bulunmadığı bir Bakanlık ya da bir İktisadi Kamu Kuruluşu hemen hemen kalmamıştır. Bu kimseler halen bulundukları örgütte ‘ilerici güç’ niteliğini taşımaktadır.  Genel Müdür ve müsteşarlık mevkilerinden daha büyük görevlere kısa zamanda geçmeleri beklenir. AID bütün gayretleri bu gruba yöneltmelidir. Geniş ölçüde Türk idarecilerini indoktrine (fikir aşılamak) etmek gerekir. Burada özellikle orta kademe yöneticiler üzerinde de durmak yerindedir. Amaç, bunlara yeni davranışlar kazandırmaktır. Bu grubun yakın gelecekte, yüksek sorumluluk mevkilerine geçecekleri düşünülürse, bütün gayretlerin bu kimseler üzerinde toplanması mantık açısından doğrudur.”[8]

***

Özetle;

“Efendiler! Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize görecekleri öğrenimin sınırı ne olursa olsun, en önce ve her şeyden önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine ve milli geleneklerine düşman bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada geçerli olan uluslararası ilişkilere göre, böyle bir mücadelenin gerektirdiği ruhi unsurlarla donanmamış bireylerden oluşan toplumlara, hayat ve bağımsızlık yoktur.

“Kültür tamamen milli bir konudur ve programlarımız milli olacaktır.

“Eğitimin amacı yalnız hükümete memur yetiştirmek değil, ülkede ahlaklı, cumhuriyetçi, devrimci, atılgan, olumlu, giriştiği işleri başarabilecek yetenekte, karakter sahibi genç yetiştirmektir. Eğitim düzeni ve programları buna göre düzenlenmelidir.

“Okul, genç dimağlara, insanlığa saygıyı, millet ve memleket sevgisini, bağımsızlık şerefini öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düştüğü zaman onu kurtarmanın doğru yolunu öğretir.

“Türk milletinin yürümekte olduğu ilerleme ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale müspet ilimdir.” sözlerinin sahibi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşen “eğitimde devrim”den ilk ödünler bu anlaşmayla verilmeye başlanmıştır. Eğitimde devrimin temel yapı taşlarından olan millilik, bilimsellik ve öğretimde birlik ilkelerinden kopuş gerçekleşirken; eş zamanlı olarak da benliğini, ruhunu, tarihini unutmuş, milli menfaatlerinden bihaber, sömürgeleşmiş beyinler yaratılmaktadır.

“Türkçe giderse Türkiye gider!” sözüyle kültürel emperyalizm tehlikesine dikkat çeken Oktay Sinanoğlu bakın ne diyor: “Bir millet için en büyük facia, gönüllerin ve zihinlerin sömürgeleşmesidir. Çünkü normal sömürgecilikte madenleri alırlar, ekonomik kaynakları sömürürler, hatta insanları köle gibi kullanırlar ancak böyle bir sömürü, insanların aklı başına geldiği an ortadan kalkar. Ama bir milletin zihinleri ve gönülleri köle edilmişse, sömürge ruhlu yapılmışsa o millet ilelebet köle olmaya mahkûm kalacaktır. Nitekim bunun örneğini Cezayir’de görmekteyiz. Cezayir, Fransa’ya karşı olan savaşında 2 milyona yakın şehit vermiştir, sömürge olmaktan çıkmış ve sözüm ona bağımsız bir ülke haline gelmiştir. Ama gel gör ki bugün bile Fransa’ya hala bağımlı durumdadır. Çünkü Fransa’nın Cezayir’deki ilk işi Arapçayı eğitim dili olmaktan çıkarmak, yerine Fransızcayı koymak olmuştur. Cezayirliler bir süre sonra kendi dilleri olan Arapçayı unutmaya başlamış ve kendilerini Fransız olarak görmeye başlamışlardır. Türkiye’de de 60 yıldır bu yapılmakta, eğitim 60 senedir baş aşağı gitmektedir…[9].

Bu işgale dur demeli!

Eğitimdeki karşı devrime son vermek, diğer tüm sorunların çözümü için domino taşı etkisi gösterecektir. Bu işgale de ancak durumun farkında olan ve bu amaçla hareket etmeyi kendine hedef belirlemiş neferlerden oluşacak bir “eğitim ordusu” son verecektir.

Simge KALYAN
27 Eylül 2016

DİPÇE:

  1. “Türkiye Üzerine Notlar: 1919-2015” Metin Aydoğan, Pozitif Yayınları, 36. Baskı, İstanbul-2015, sf. 161
  2. “İkili Anlaşmaların İç Yüzü” Haydar Tunçkanat, Ekim Yayınları, 1. Baskı,sf.44-45-48; ak. Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun: Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler”,Resse Yayınları, 82. Baskı, İstanbul-2014, sf. 46-47
  3. a.g.e. sf.26 ve 31; ak. Metin Aydoğan, “Bitmeyen Oyun: Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler”, sf. 45
  4. Türkiye Fulbright Eğitim Komisyonu Yönetim Kurulu için bkz.: http://fulbright.org.tr/hakkimizda/turkiye-fulbright-egitim-komisyonu/turkiye-fulbright-egitim-komisyonu-yonetim-kurulu/
  1. “Türkiye Üzerine Notlar: 1919-2015” Metin Aydoğan, sf.157
  2. “Karşı Devrim” Çetin Yetkin, Kilit Yayınları, 8. Baskı, Ankara-2011, sf. 373-374
  3. “Türkiye Üzerine Notlar: 1919-2015” Metin Aydoğan, sf.159
  4. “Oltadaki Balık Türkiye” M. Emin Değer, Çınar Yayınları, 3. Baskı, İstanbul-1993, sf. 111

9. https://www.youtube.com/watch?v=Ht1l5W_uzNo

Paylaş
Önceki İçerikKuramsal Aktarım ve Metin Aydoğan: DİL DEVRİMİ
Sonraki İçerik“Çılgın Türk”
Simge Kalyan. 1989, Lüleburgaz doğumlu. Lisans öğrenimini 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Aynı yıl, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı/Yüksek Lisans öğrenimine başladı ve halen devam etmektedir. Hukuk Bilimleri Anabilim Dalı'nda "Türk Anayasa Hukukunda Anayasa Yapım ve Değişikliği Sürecinde Referandum" konu başlıklı tez çalışmasını yürütmektedir.

Bir Cevap Yazın