“Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim.” demiş Mustafa Kemal Atatürk.

Bu sözü hemen hemen tüm okulların bahçelerinde asılı görürüz. Sporla ilgili yazılan kitapların, yazıların hemen hemen hepsinde bu cümle muhakkak olur. Bu sözün öncesinde ne söylemiş peki biliyor muyuz? Şunu demiş: “Spor, yalnız bedensel yeteneklerin üstünlüğü sayılmaz. Kavrayış ve ahlâk da bu işe yardım eder. Zekâsı ve kavrayışı az olan güçlü kişiler, zekâsı ve kavrayışı yüksek düzeyde olan daha az güçlülerle başa çıkamazlar.”

Ülkemizde spor yalnızca futbol ekseninde algılandığından ve velilerin “Çocuğum ya topçu olsun ya popçu!”  yolunda ilerlemesinden sonra ahlak yalnızca kitaplarda bir kavram adı olmaya başladı. “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim.” sözü de okullara sadece “görüntü” olarak asılan bir tabela…

*

Euro 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’ndan sonra sıcaklığını hiç yitirmeyen konulardan birisi “Fatih Terim-Arda Turan-Burak Yılmaz”  arasında yaşanan, herkesin bildiği ama kimsenin de bilmediği “prim” üzerinden yürüyen fakat derine inmeye çalıştığınızda onlarca sorunu karşınıza çıkaran bir tartışma…

Ne olmuştu?

A milli futbol takımımız, eleme maçlarından sonra adeta mucizelerle Fransa’da oynanacak turnuvaya bilet almaya hak kazanmıştı. Hazırlık maçlarında gösterilen performans,  kamuoyuna yansıyan güzel hava geleceğe umutla bakmamıza neden olmuştu. Hepimizin bildiği sorunlardan birisi A milli futbol takımımız özelinde Türkiye’nin futbolda bir sistemi, bir ekolü yoktu. Bir sistem varsa da o Terim’le özdeşleşmiş “kaos futbolu” idi. Kamuoyundaki genel algı “Şampiyon da olabiliriz, sonuncu da.” eksenindeydi. Ama şu kesindi, ne olursa olsun bu çocuklar mücadeleden kaçmaz, canlarını dişlerine takıp oynarlardı. Hazırlık döneminde çıkan bazı haberlere “Olur böyle şeyler. Çözülür, orası milli takım.” diyorduk.[1][2][3] Ama öyle olmadı. Büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. “Yahu ne olmuş bu çocuklara?” sorusu deyim yerindeyse adeta yetmiş milyonun aklındaki tek soruydu. Biz bu sorularla kafamızı yorarken, gazetelerde ve televizyonlarda çıkan haberler şok edici bir nitelik taşıyordu. Gelen haberler, içeride bir prim kavgası olduğu, Arda’nın hala Terim’le sorunu olduğu, takım içinde gruplaşmaların olduğu yönündeydi. Sahadaki oyun da bu haberleri doğrular nitelikteydi. Son olarak İspanya ile oynanan grup maçında Arda’nın isteksiz ve can sıkan performansı tribündeki vatandaşlarımızı çileden çıkarıyordu ve Arda ıslıklanıyordu. Arda, oyununa bakması gerekirken tribünlere dönüp el kol yapıyordu. Artık iyice tepkileri üzerine çekmişti… Ertesi maç takım güzel bir performans göstermiş, sahadan 2-0’lık üstünlükle ayrılmıştı. Burak Yılmaz’ın gol attıktan sonra kameralara kolunu göstermesi, Arda Turan’ın tüm ulusa meydan okuyarak “Herkese tek tek hesap soracağım.”[4] demesi bardağı taşıran son damlaydı. Günler geçti… 15 Temmuz gecesi, büyük bir badire atlatan ulus, olağanüstü günleri atlatıp normal hayata dönmek istiyordu. “Demokrasi” adına yapılan açık hava toplantıları iktidarın siyasi şovuna dönüşüyordu. Arda Turan, Kısıklı’da Recep Tayyip Erdoğan’ın evinin önünde bir ay öncesinde dönüp el kol yaptığı, tek tek hesap soracağı “milletine” sesleniyordu: “Biz ne kadar yüce bir milletiz. Siz hepimizin kahramanısınız, gerçek kahramanlar sizlersiniz. Bu ülkenin demokrasisine sahip çıktınız. Benim milletime yakışan budur. Siz liderinize yakışır şekilde davrandınız. Biz Müslümanız, ayıbı örteceğiz, gece gibi olacağız. Birlik olacağız, beraber olacağız. Siz canlarsınız. O yüzden hep beraber bu demokrasiyi en güzel şekilde, Cumhurbaşkanımızla beraber yaşatacağız.”[5]

Pişkinlik had safhadaydı…

Günler geçti… A milli takım 2018 Dünya Kupası’na katılmak için eleme maçları için yeniden toplanıyordu. Kadrolar açıklandı. Arda Turan ve Burak Yılmaz yoktu.

Burak Yılmaz milli maçlar öncesi Türkiye’ye gelmiş, eski takımı Galatasaray’ın maçını izledikten sonra basın mensuplarının sorularını yanıtlıyordu. Haliyle prim konusu açıldı: Asla prim almadım. Lafını dahi etmedim.[6]

Burak Yılmaz’ın bu açıklamasından 11 gün sonra, TFF Başkanı Yıldırım Demirören A Spor’da katıldığı programda da şunları söylüyordu: Burak, oynadığı maçlarda 467 bin lira prim aldı, son 2 maçın primini almadı çünkü oynamadı. Dekontları da bende. Bizde kayıtlı.[7]

Şimdi kim yalancı?

Burak mı, Arda mı, Demirören mi?

Belli ki birileri yalan söylüyor?

Kim?

Ya da sorun sadece yalan söylemek mi?

Basın toplantısında yanındaki kadın asistanından dahi utanmadan erkeklik organını göstererek “Onu çekmeyin bunu çekin!”[8] diyen, Gökhan Töre-Ömer Toprak gerginliğini hatta silahlı kavgasını  yanlış okuduğu ve çözemediği için onu eleştirenleri “Siz hasta mısınız ya?”[9] çıkışı ve enteresan aforizmalarla alt etmeye çalışan yine bu son olayda hala ne olduğunu tam anlamıyla çıkıp anlatmayan ve kaprisleriyle küçücük bir çocuğu andıran insanın Türkiye Futbol Direktörü olduğu bir ülkede spor ahlakını aramakla yanlış mı yapıyoruz?

Bu minvalde ilerleyen ve somut olarak başarısız bir görüntü çizen Fatih Terim’i Hocamızı hedef alıyorlar! Hedef o. Biz de muhakkak hedef olmuşuzdur. Hocamız Anadolu çocuğu. Konuşursunuz ve elinizi sıkar gider.”[10][11] gibi sığ bir yaklaşımla savunan, Beşiktaş gibi köklü bir kulübü borç batağına saplamakla yetinmeyip Türk futbolunun başına bela olan “patron” varlığını korurken Türk futbolunun gelişmesi ve nitelikli bir hal kazanmasını beklemekle yanlış mı yapıyoruz?

*

“Kim yalan söylüyor?” gibi gündelik sorulardan yola çıkarak “Şu yalan söylüyor.” tespitiyle var olan sorun çözülmez.

Türkiye’de insanların en çok takip ettiği futbol ve siyaset alanlarındaki yöneticilerin ahlaksızlığı, üslup problemi, “Ben yaptım oldu.”, “Benim söylediğim en doğru.”  tutumu toplumu baştan aşağıya çürütüyor. Çünkü onlar ne yapıyorsa  insanlar da onları yaparak kendilerini tatmin etme yoluna giriyor. 7’den 70’e televizyon başında siyasilerin ve futbol adamlarının ağzına bakan anneler, babalar, özellikle çocuklar kendi hayatlarına kopyalayıp yapıştırıyorlar “yukarıdakilerin” hayatlarını…

Toplum yapımımız baştan aşağı çürümüş durumda. Kendi menfaatleri için herkesin gözünün içine baka baka söylemekten çekinmeyen, tüm hücreleri ahlaksızlıklarla örülü bir toplum haline geldik. Yalan, ikiyüzlülük, rüşvet, tehdit, şantaj, laf taşımak, tutarsızlık ve nankörlük her yerde kol geziyor. En yakınımızdaki insanların bile bu davranışlardan herhangi birini yaptığına şahit oluyoruz. Yapılan ahlaksızlığa bir kılıf uydurulması da cabası… Kimsenin kimseye tahammülü kalmamış, en küçük karşıtlık halinde kılıçlar çekilme noktasına gelmiş durumda. Kimse kimseyi dinlemiyor. Dinlese bile ortak noktada buluşmak gibi bir gaye güdülmüyor.

Tek taraflı çıkar, en başta gelen ölçüt oldu.

Etik ise unutuldu.

Kısacası… Evet çürüdük. Çürümeye de devam ediyoruz.

Fakat bu çürümeyi gören bizler, çürümüş elmaları sağlam olanlardan uzaklaştıracak mıyız yoksa görmezden mi geleceğiz?

Bir an önce çürüyen elmaları uzaklaştırmak ve bu elmaların çürüme nedenlerini araştırmak, bir çözüm bulmak gerek. Gerçeğin yalandan büsbütün en yüce olduğunu, amacın tek taraflı çıkar değil de bulunduğu zümrenin, hatta ulusun çıkarı olduğunu topluma bir an önce aşılamak gerek. Toplumu yönlendirenlerden bunu bekleyemeyiz. Çürümüş elmalardan kasıt da o. En başta onları soyutlamalı, küçük adımlarla ilerleyip,  topyekün hareket etmeli… Bir şeyleri değiştirmeye önce kendimizdin, sonra yanımızda yamacımızda bulunanlardan başlamalı ve bir çığ halinde büyümeli.

Bu noktada yazarımız Burak Ketmen’in “Taraftara amigo mu? Topluma önder mi?” yazısının şu kısmını hatırlatmalı: “Peşinen şunu belirtmeliyim ki milletimizin seviyesi yüksektir, bu topluma farklı konularda önderlik etmek isteyenlerin öncelikle kendi seviyelerinden milletin seviyesine çıkmaları şarttır. Bu milleti tanımayan, bu milleti sevmeyen, insanı sevmeyen, bu topraklara bu kültüre aşık olmayan, bu coğrafyanın içinden çıkmayan ve gereğiyle anlamayan kişiler yazının en başında belirttiğim gibi ancak şarlatan olurlar! Kendi taraftar kitlelerini yaratır amigoluk yaparlar. Bizim ne taraftara ne de amigoya ihtiyacımız var. En önemli ülkümüz büyük bir aile olarak toplumumuzu uygar hale getirmemiz ve önderler yaratmamızdır. Bunun zamanı sizce de geldi de geçmiyor mu?

Toplum olmak ve bu topluma önderlik etmek için öncelikle ön yargılarımızdan sıyrılmalıyız. Bizim ötekileştirme lüksümüz yok. Miras almak ve taşımak zor iştir. Atatürk’ten devraldığımız mirasın bize öğrettiği budur. Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i de anlamayan, tanımayan herkese ulaştırmak, ulaştırmaya çalışmak her şeyden önce birleştirici ve kucaklayıcı bir öğretinin mahalleleşmesini önlemek demektir. Bunu başarmak mevcut bütün siyasi sorunların sosyal bir çözüme kavuşmasıdır. Hiç şüphe yok ki Türk gençliği de bunu layıkıyla başaracaktır.”[12]

Haydi hep birlikte iş başına.

Başka türlü bu çürümüşlük yok edilmez.

Edilemez.

Mehmet AMAN
14 Ekim 2016

DİPÇE

 [1] http://www.fanatik.com.tr/2016/05/18/fatih-terim-finali-degil-kupayi-istiyorum-1233789
 [2] http://www.goal.com/euro2016/tr/haber/arda-turandan-medyaya-tepki-ben-ne-starim-ne-de-star-adayiyim/194dt46exq4ib16sj2cn1iwwwa / Arda bu cümlelerden sonra toplantıyı terk ederken, Terim iki kez “Güle güle” der ama Arda duymamazlıktan gelir.
[3] http://www.hurriyet.com.tr/iste-a-milli-futbol-takimimizda-yasananlar-40119414
[4] https://www.youtube.com/watch?v=cZQWEzB55RQ
[5] https://www.youtube.com/watch?v=hZbzn4Pz8uM
[6] http://www.ligtv.com.tr/haber/buraktan-milli-takim-aciklamasi-asla-prim-almadim-ama
[7] https://www.youtube.com/watch?v=KtqyZdRE0LA
[8] https://www.youtube.com/watch?v=cCMU_A0Fieg
[9] http://www.hurriyet.com.tr/fatih-terim-siz-hasta-misiniz-27356379
[10] http://www.milliyet.com.tr/yildirim-demiroren-den-flas-aciklam—2326724-skorerhaber/
[11] https://www.youtube.com/watch?v=r7GnWvUTtes
[12] http://ucuncuyol1919.com/2016/05/18/taraftara-amigo-mu-topluma-onder-mi/

Paylaş
Önceki İçerikBahriye Üçok’u Minnet ve Özlemle Anıyoruz
Sonraki İçerikMusul Operasyonu ve Türkiye
31 Ağustos 1990’da Mersin’de doğdu. İlköğrenimini Abdülkadir Perşembe İlköğretim Okulu ve Mersin Ortaokulu’nda bitirdi. Liseyi Mersin Endüstri Meslek Lisesi’nde İklimlendirme ve Soğutma Bölümü’nü okuyarak tamamladı. Fakat mesleğini sevmediği için devam ettirmedi. Gazetecilik aşkıyla askerlik görevinden sonra yeniden sınava girdi ve Niğde Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünü kazandı. Eğitimine halen devam etmektedir. İlgi alanları; spor, edebiyat ve sinema. Hayattaki en büyük hedefi, gazetecilik mesleğinin onurlu bir şekilde yapılabilmesi için çalışmak…

Bir Cevap Yazın