Bir gün, ideolojiler değil menfaatler çakıştı, çatıştı, yataklar ayrıldı. Sonra bir aydınlanma yaşandı bu topraklarda, bu aydınlanma dönemin Başbakan Danışmanı tarafından resmiyet kazandı: “Milli orduya kumpas kuruldu.”

Sonrasında kısmi pardon dendi insanlara. Kısmi dendi; iki sebepten: Birinci sebep: Ölüler pardonla tahliye olur ama hayata geri dönemez. İkinci sebep: Pardon denilip tahliye olanlar sadece pardon denmesiyle işlerine geri dönemez. Tarih önünde hiçbir zaman itibarsızlaştırılamayanların havuz medyası üzerinden iade-i itibarı gözleri yaşartırken zamana oynanıyordu bir yandan. Bedel ödeyen insanların uyarıları alınmayınca dikkate, 15 Temmuz geldi çattı, yine iş daha çok uyaranlara kaldı, savaştılar; bir kişinin değil devletin bekası için, üstelik bir kişiye en öfkeli olanların, o kişi tarafından en ağır bedel ödeyenlerin başında geliyor olmalarına rağmen.

Milli orduya kumpas kurulmasının ilanından sonra bir yandan yeniden yargılanmalar, diğer taraftan da FETÖ’ye yönelik davalar başladı.

İşte o FETÖ’ye yönelik devam eden Çatı davası kapsamında mahkemedeydim dün, 15 Şubat 2017. Bu dava kapsamında mahkemeye daha önce de geldiğim için rahatlıkla ve acıyla söyleyebilirim ki sanırım davaya müdahil olmakla ilgili kumpas mağdurları açısından “Sadece hayatını kaybeden askerlerin yakınları müdahil olabilir.” diye yazılmamış bir kural var sanırım. Çünkü müdahil bölümünde insan yok(denecek kadar az) boşluk çok!

Öğleden sonra yeniden başlıyor dava…

Yeniden içeri giriyor sanıklardan Hidayet Karaca, hiç kırpmadan bakıyorum gözüne, etrafını kaçak bakışlarla süzüyor, muhtemel fark ediyor bakışımı da bakışımın ana mesajını da hemen pas geçiyor. Hidayet Karaca’ya, yanındakilere, mahkeme heyetine bakıyorum, sonra mahkeme salonuna, film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden o dönem, “nereden nereye”
Hidayet Karaca’nın yüzüne bakmaya devam ediyorum, yüzünü bulmak zor olsa da başarıyorum ve irkiliyorum: Ben bu kadar nursuz bir suratı en son ne zaman gördüm?
Hatırlamıyorum.

İtirafçılar konuşuyor, itirafçılar dökülüyor ve saçılıyor ortalığa kapalı dünyalarında biriktirdikleri pislik.

Birisi, birincisi başlıyor:

“Maddi durumumum kötü olduğu için Devlet Parasız Yatılı’da okudum. ODTÜ’yü kazandım, fakirdik ve kalacak yere ihtiyacım vardı. Yardımcı oldular. Bazı şeylerden rahatsız olunca ayrılmak istedim, şantaj yaptılar, tehdit ettiler. Yine de ayrıldım. Okul bitti kısa dönem olarak askere gittim. Mamak Mebs çıktı, Yıl 1994. O döneme kadar askerliği Mamak’a çıkan kişilerle mülakat yapılır, ihtiyaca göre Mamak’ta kalacak insanlar belirlenir, diğer askerler de kurayla ülkenin farklı şehirlerine giderlerdi. Fakat o sene önce kura çekildi sonra kurayla bazı kişiler farklı şehirlere gönderildi bazı kişiler de Mamak’ta kaldı. Mamak’ta kalan herkes Cemaattendi. Nasıl böyle oldu diye sordum, sana nasıl olduysa bize de aynı şekilde oldu dediler, meğer kuraya müdahale edilmiş. Oradakiler beni hâlâ ekipten zannediyorlardı. Sonrasında yine ikna etmeye çalıştılar. Yazın kamplar olurdu. Yıl 1995, çok iyi hatırlıyorum, Uludağ’da yazın bütün oteller Cemaat tarafından kiralanmıştı eğitimler için. Hizmet içi eğitim veriliyordu. Çok garipsemiştim. Burası Jandarma bölgesi ve burada yapılan çok normal legal şeyler değil dediğimde herkesin haberi var sen karıştırma dediler. Toplantıda “Bundan sonra her biriniz, gittiğiniz her yerde önemli olayları dosyalayacaksınız. Ses, belge, foto, arşivleyeceksiniz.” dendi, neden dediğimde “İleride lazım olacak.” dediler. “Bu kadar belgeyi nasıl toplayacaksınız, biriktireceksiniz?” dedim, “Sen karışma o bizim işimiz.” dediler. Dehşete kapılmıştım. O yıllarda bu imkansız bir şeydi ve sonra anladım ki Cemaatin bu tarz yedekleme sistemlerinde çok ileriydi. Bu sistem ülke dışında başka bir yerde yedekleniyor, saklanıyordu. O günden sonra tamamen bağlarım koptu. 2007 yılında üniversite arkadaşlarımla görüştüm. Ben okulda başarılıydım, çalışkandım, ODTÜ’de okumuştum ama en fazla şube müdürü olabilmiştim. Sınavları bile kazanamayan arkadaşlarım ise üst düzey görevlere gelmişlerdi. Bu nasıl oldu dediğimde “Sen de devam etsen sen de buralarda olurdun.” dediler. İmam sistemi vardı, evin imamı, mahalle imamı, semt imamı, ilçe imamı şeklinde. Evdeki “abi”miz 4 senedir 4. sınıftı. Neden okulunu bitirmiyorsun dediğimde “Biz hizmet eriyiz.” yanıtını almıştım. Zor şartlarda yaşıyorduk, soğuk havada az yemekle, Sahabeler gibi yaşamamız söyleniyordu. Çok rahatsız değildik bu durumdan ama eve yetkililerden birisi geldiğinde tüm imkanlar sınırsızca kullanılıyor, gelen “imam”ın sağlık sorunu olmamasına rağmen abdestini evin imamı ona aldırıyordu. Evdeyken “Hocaefendi imzalı” kalemler dağıtılıyordu, herkes çok mutlu oluyordu. Özellikle Bursa’da çok güçlülerdi. Esnaftan çok para topluyorlardı. Sonrasında Ostim’de çalışırken kimse devletten iş almak istemiyordu çünkü devletten iş almak için önce hizmete yüksek meblağlar vermek gerekiyordu.

Belli bir süre ara verildikten sonra FETÖ üyeliğinden 7 aydır Erzincan’da hapis yatan başka bir kişi Skype üzerinden mahkemeye bağlanıyor. Kendisi hakkında mahkemede bulunan Fethullah Gülen’in kuzeni ile yaptığı üst düzey görüşmeler var ama kendisi hiçbir görüşmeyi “hatırlamıyor”, konuşulan çoğu şeyi de “anlamıyor”! Mahkeme heyeti konuşmaları hatırlatıyor kendisine, kendisinin laflarını da mahkemede bulunan Kazım Avcı’nın kendisine “Allah var, İman var, iyi olacak her şey, her şey güzel olacak.” demesini, o da Kazım Avcı da oralı bile olmuyor. Tipleri ve büründükleri rolleri görseniz, acır sadaka verirsiniz!

Son olarak Ümit Akdemir konuşuyor itirafçı olarak.
1996’da bu yapı ile tanışmış. İmam Hatip mezunu, iyi görünümlülerdi o zaman tercih ettik diyor. Cemaat yurtlarında belletmenlik yapıyor bir yandan da Zaman gazetesinin Erzurum’da ilçe temsilciliğini yapıyor. Devamını kendisinden dinliyoruz yine:

“Nahcivan’a yurt müdürü olarak yollandım. Orada derin bir yapı olduğunu fark ettim oluşumun. Din bilgim olduğu için bazı şeyler rahatsız etmeye başlamıştı. Dine ters fetvalar veriliyordu, zekat zekat gibi kullanılmıyordu. İmanın şartlarına Hocaefendi’ye iman da eklenmişti. Örneğin 100 kurban toplanıyordu, bunlardan 10 tanesi kesilip, her taraftan fotoğraflar çekilerek sanki 100 tanesi kesilmiş gibi gösterip geri kalan 90 tane kurbanın parası cebe atılıyordu. Önce ben bunun lokal bir durum olduğunu, bunu yapanların Cemaatin içindeki birtakım münferit kötü insanlar olduğunu düşünmüştüm. Şikayetlerimizi Doğu Anadolu Bölgesi İmamı İhsan İnal’a bildirdik. Ben ayrılmak isteyince eski bir Cemaat imamı benle iletişime geçti ve kendisinin de aynı kaygıları duyduğunu ama ayrılırsak ortamın bunlara kalıp masum insanların kanına girileceği, onun yerine burada onlarla mücadele etmemiz gerektiğini söyledi. Devam ettik. Bulunduğumuz ilçedeki Cemaatin dersanelerinde her ay 3-4 zorunlu deneme oluyordu ve bunlar paralıydı. İlçenin Milli Eğitim Müdürü de işin içindeydi ve ayda yaklaşık bu işlerde 150 bin lira para dönüyor bu para da belli kişiler arasında paylaştırılıyordu. Bu sırada yine Doğu Anadolu Bölgesi İmamı ile konuşunca o bana halledeceğini ama benim de söylediğim her şeyi unutmamı söyledi. Yeni görev yerimin Fethullah Gülen’in köyü olduğunu söyledi. Gülen’in damadı beni mülakata aldı, yapıya dair bazı şeyleri bilmediğimi fark edince de daha farklı bir göreve verdiler. Gülen Eğitim Vakfı kurulacaktı ve ben de Gülen’in hayatını yazacaktım. Yurt dışında Rus hocalardan özellikle pedagoji üzerine iyi eğitim almıştım, Gülen’in çocukluğundan itibaren hayatını inceleyince neler yapmak istediğini anladım, olayın başka yerlere evrileceğini yetkililere söylediğimde de çok ağır tepkiler aldım. En son bana “Latif Ağabey,e(Erdoğan) neler olduğunu biliyorsun. Aynı şeyler sana da yapılır.” dediler. Gülen’in doğduğu yer kutsanıyordu. Herkes buraya ziyarete geliyordu. Gülen’in asıl amacı Mehdilik/Halifelikti. İki taraflı bir yapı vardı ortada. Bir yansıtılan iyi, yardımsever taraf bir de herkesten saklanan kötü taraf. Yapının yönetiminde Fethullah Gülen ve Mollaları vardır.

Konuşmalarının devamında bu kişinin kurtuluşu iktidar tarafına yanaşmakta ve o tarafı AKlamaya çalışmakta bulduğunu anlıyoruz:

“Eleştirilerimden sonra Zaman Gazetesi Konya Temsilciliğine sürüldüm. Tayin sistemi vardı. Çalışanların deşifre olmaması için normalde 3 yılda bir tayin olunurdu, duruma göre yılda bir ya da yedi yılda bir tayin olduğu da olunurdu. 7 Şubat girişiminden sonra da 12 Şubat’ta beni MİT yetkilisi diye açığa aldılar. Konya Temsilciliği görevini kabul etmedim çünkü 17-25 Aralık’ın yaklaştığını biliyordum. 17-25 Aralık olayının olacağını AKP İl Başkanı’na bildirdim, bir şey yapmadılar. Sonra o il başkanı da FETÖ’den içeri alındı. (Hakimin nereden biliyordun sorusu üzerine) Hem belli kişilerden duyuyordum hem de Gülen’in “Bam teli” konuşmalarındaki şifreleri konuşmalarını çözümleyebiliyordum. Gülen tüm yapacaklarını bu konuşmalarda şifreli bir şekilde söylerdi. Belli yetkililere Erdoğan’ın çocuklarına tuzak kurulacak dedim. Fetö unsurları Reza Zarrab’a rüşvet vermesi gerektiği yönünde yönlendirme yaptılar. O da bakanı arayıp bunu sorduğunda bakan kendisine böyle bir şeye gerek olmadığı kendisinin zaten devlet için iş yaptığını, hatta devlet için çok olumlu şeyler yaptığı için kendisinin önüne yatacaklarını söyledi. Faruk Mercan bir toplantıda Erdoğan’ın her an dinlendiğini, Erdoğan’ın değil çevresinin pis işler içinde olduğunu söyledi. Yerelde Erzurum Kültür Sanat ve Diyaloğu Geliştirme Derneği (ERKÜSAD)’ı kurdurarak bu dernek aracılığıyla olası bir girişimde herkesin bunu kabul etmesi sağlanmak isteniyordu. Gülen 4 anket yaptırdı, toplum hassasiyetlerini görmek için. Terör hassasiyeti yüksek çıkınca da Oslo görüşmeleri basına servis edildi. Bu dernek özellikle Erzurum’da MHP’yi ele geçirmeye yönelik çalışmalar yaptı. Proje başarıyla uygulandı. 2015 sonunda darbe alametleri vardı. Büyük olayların olacağı söyleniyordu. Belli askerlerin olası bir kalkışmanın çok kanlı olacağını düşündüklerinden bu duruma sıcak bakmaması üzerine Gülen, her zaman dediği yaşatmak için yaşayınız sözüne yaşatmak için ölünüz eklemesi de yaptı. Cemaatte hiçbir atama ve görevlendirme resmiyette yapılmazdı. Her kesime göre farklı himmet toplama yöntemi vardı.”

Sonra sahneye Hidayet Karaca çıktı. Futbolda rakibi uyutmak diye bir tabir vardır. Bir takımın rakip takımın direncini kırıp maçı kazanmasını engellemek istediğini almak üzere oyunun temposunu düşürmesidir. Hidayet Karaca da “maç”a oyunun temposunu düşürerek başladı. Savunma mekanizmasını konumlandırdığı yer çok netti: Resmiyette olmayan bir hiyerarşik yapıyı reddedip “ben kimim ki bu insanlara emir verebileyim, görev alabileyim”cilik.
Konuşmaları devam ettikçe “Hidayet Karaca Pişkinliği” diye başlı başına bir kavram olduğunu fark etmeye başladık Üçüncü Yol’dan davayı takip eden diğer yazar arkadaşlarımızla.

Şaka gibiydi, uyduruk haberler gazete manşetlerine taşınıyor, bunlar iddanemeye konuyor diyordu, sanki Zaman gazetesi ve STV ile kendileri insanları mahkemelerden önce yargılayıp sonra infaz etmemiş gibi. Kaynağı belli olmayan kağıt parçaları iddianameye konuyor ve suçlanıyoruz diyordu, inanılır gibi değil! Hidayet Karaca’yı dinledikçe anlıyorduk ki Hidayet Karaca’ya göre nesli tükenmekte olan pandalar bile kendisinden daha fazla suçlu daha fazla FETÖcü; kendisi sütten çıkmış AK kaşık. Savunmasının bir diğer ayağını da iş yaptığı birçok kişinin şu an AKP’de aktif görevde olduğunu, bir suç varsa sadece kendisinin suçlu olmadığını aba altından söylüyordu. Sonra içeriye alınması sürecinde kendisini ilk ziyarete gelen kişilerin başında Oktay Ekşi‘nin geldiğini, Oktay Ekşi’ye “Garip şeyler oluyor.” demesi üzerine Oktay Ekşi‘nin kendisine “Senin burada olmandan daha garip ne olabilir Hidayetçiğim?” diyordu ki bu konu hakkındaki sorularımızı başka bir yazıda yazdık. [1]

Saatlerce hukukun üstünlüğünden dem vurdu Hidayet Karaca. Kişinin demokratik haklarının ihlal edilmesinin sıradan bir ihlal olmadığını söylerken kendisi, son 10 yılda yaşananlar ve yaşatılanlarda Hidayet Karaca gibilerin “öncülüğü” gözümüzün önünden geçiyor, anlatılanları not alan el kalemi kıracak gibi yumruk oluyordu istemsiz. 24 saat daha konuşacağını söylüyordu savunmasında, aklım kumpas tutsaklarına yapılan “2 saat savunma” kotasını anımsıyordu.

O iğrenç günler.

İnsan acı acı bile gülemiyordu.

Hidayet Karaca gibilerin mahkeme salonundaki tavrını görünce aklıma Kumpas şehidi Amiral Cem Aziz Çakmak’ın mahkeme salonlarını çınlatan “Hainlik ve ihanetin odağı olan, dış mihraklara uşaklık eden şerefsizlere sesleniyorum. Bu salondaki koltuklara oturacaksınız ve vatana ihanet ile yargılanacaksınız. Bundan kaçışınız asla mümkün değildir.” sözleri geliyor, “kısmen” de olsa -belki de şimdilik- gerçekleşmesinin hafif hoşnutluğu ve Cem Aziz Çakmak’ın yokluğunun derin ağırlığıyla.

Ve yine onun bu mahluklar o insanlara neden bunları yaptı, bu kumpasları kurdu sorusuna yanıt olan sözleri:

“Çünkü hiçbir yabancı ülke devlet yetkilisi çıkıp da bizim hakkımızda, bizim çocuklar başardı diyemeyeceği için buradayız. Başımıza çuval geçiremeyeceklerini bildikleri için buradayız. Katıldığımız yüzlerce toplantı ve harekatta, ulusal çıkarlarımız koruduğumuz ve Atatürkçü kimliğimiz nedeni ile buradayız. Karada terörle mücadele ettiğimiz, denizde ise küresel güç odaklarının oyunlarını bozduğumuz için buradayız. Biz öz be öz, bu milletin evlatları olduğumuz için buradayız”.

FETÖ-Çatı davasının dünkü duruşmasına da katıldıktan sonra düşünüyorum:

Yeniden yargılanmasına başlanan kumpas davaları sürekli erteleniyor.

Gözlemlediğim şey, mahkemelerde havanda su dövüldüğü. Herkes ayrı bir telden çalıyor tiyatro kıvamında, dostlar alışverişte görsün havasında.

Birileri bu davaları sonuca bağlamayarak olası bir pazarlık için elini güçlü tutmaya mı çalışıyor?

Ya da bu “sürünceme süreci”, birilerinin kafasında Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmak mı isteniyor?

Nedir yani?

Bir yandan FETÖ’ye pazarlık payı mı bırakılıyor?

Öte yandan da eğer toplumsal muhalefette aktif pozisyon oluşmaya başlarsa bu davalarla kumpas davaların mağdurları ve de aynı görüşe sahip geçmişte hapse atılmamış insanlara tekrardan mı bedel ödetilecek?

Madem birileri terörle ve teröristle mücadele etmek istiyor, teröristlikleri eylemleriyle tescilli insanlar için neden zamana oynanıyor?

Neden?

Bu sorularla çıkıyorum duruşma salonundan, adaletinin… adının bile sallantıda olduğu binanın koridorlarında boş boş gezerken pencereden Anıtkabir tüm ışıltıysa çekiyor dikkatimi, iyi ki de çekiyor.

Çünkü?

Çünkü, Cumhuriyetin başkentinde, mahkeme salonlarında hatta meclisinde bile hüküm süren yozlaşmayı, gericiliği görünce insan Anıtkabir’i görme gereği duyuyor, yaklaşık 100 yıl önce bu topraklardan Mustafa Kemal Atatürk’ün geçtiğine yeniden ikna olmak için.

Bu duyarsızlığımızın bedelini kimse ödedik sanmasın, daha başlamadık bile ödemeye.

Aklımızı başımıza almazsak hiç de kolay günler beklemiyor ülkemizi. Ellerimizin arasından, ayaklarımızın altından kaydırılmak isteniyor Kemalist Devrim’in kazanımları, yaşam alanımız daralıyor.

Bu gidişata hayır demek, yaşamsal bir zorunluluktur artık.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
16 ŞUBAT 2017

DİPÇE

[1] https://www.facebook.com/cbayraktar1919/posts/1301470926580672?pnref=story

Paylaş
Önceki İçerikBAŞKANLIĞA GİDEN YOLDA; İKTİDARIN SALDIRGANLIĞI VE AKP-HİZBULLAH İŞBİRLİĞİ
Sonraki İçerikGÖZLEM: FARKLI BİR HEYECAN
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın