Türkiye, Cumhuriyet’in ilanından itibaren -iki anayasaya, dört anayasa değişikliği konulu referandumlarıyla birlikte- 16 Nisan 2017 tarihinde 7. referandumunu gerçekleştirecek. Adı, sanı belirsiz 5-10 kişinin kapalı kapılar ardında toplanıp hükümet sistemi değişikliğini öngören yeni anayasa taslağını hazırlayıp meclise sunduğu, mecliste de milletin vekillerinin kavga-küfür-gürültüyle, bir kısmı mevcut anayasayı ihlal edecek türden açık usûl olarak kullanılan 339 oyla meclisten geçirdiği anayasa değişikliğine konu olan 18 maddenin cumhurbaşkanının da onayıyla halka sunulacağı bir referandum…

Üçüncü Yol‘u takip edenler bilir; tek başına seçim-sandık-oy sistemine bel bağlamadığımızı, sandığın ülkemizde ve ülkemiz gibi tam bağımsız olmayan ülkelerde demokrasinin değil diktatörlüğün aracı olabileceğini, özellikle sisteme hizmet eden bütün partilerin kitlelerin hoşnutsuzluğunu ve öfkesini sandığa kanalize ederek var olan enerjiyi pasifize ettiğini ve gericiliğin sandıkla tepemize bindiğini ama tek başına sandık yoluyla gitmeyeceğini bildiğimizi…

Üstüne bir de ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü hal durumu, KHK’lerle yönetilen bir ülke hali, terör, ekonomik kriz gibi olağandışı ve üstü kötü koşullar altında sağlıksız ve antidemokratik bir referandum süreci yaşayacağımızı düşünürsek nasıl bir oyuna dahil edildiğimizi de anlarız.

En önemlisi de sandıkta “Evet” ya da “Hayır” diyerek oylayacağımız, referanduma konu olan anayasa değişikliği maddeleri. Daha başkanlık sistemi tartışmaları başladığı zaman bizler esas niyetin ne olduğunu yazdık: “Kişisel iktidar projesi” hazırlanıyor, kuvvetler ayrılığı ortadan kalkıyor, Türk ulusunun egemenlik hakkı elinden alınıyor, rejim değişikliğine zemin hazırlanıyor, hak, hukuk çiğneniyor dedik. Onlar bize ne dediler: “Güçlü ve büyük Türkiye için…”

Bu sloganın alt metni ise şuydu:

“Seninle öyle bir sözleşme yapacağım ki, hep benim iyiliğime ve senin zararına olacak; keyfim istediği sürece ben uyacağım, yine keyfim istediği sürece sen uyacaksın ona.” [1]

Alt metne bakarsak şunu görürüz: Referanduma konu olan şey aslında özgürlüğümüz. Sandığa gidip özgürlüğümüzü oylayacağız. Ve kötü olansa sandığa giden “Evet”çilerin hiçbirisi kendi özgürlüğünün gasp edilmesine evet diyeceğini bilmiyor çünkü bu kişiler gerçekte neyin oylanacağının saklandığı bir sansür politikasına maruz bırakılıyor. Sonra da özgürlüğümüzü konu edinen bu referandum demokratik bir araç, demokrasilerde olmazsa olmaz denilerek meşrulaştırılmaya çalışılıyor.

Aslına bakarsanız sorun referandum uygulamalarında değil, ülkemizde referandumu uygulayan iktidar sahiplerinin demokrasiyi araç olarak görmesinde ve kullanmasındadır. Bu sebepledir ki ülkemizdeki referandum uygulamalarının çoğu plebisit yani antidemokratik bir halkoylamasına dayanır. Kemal Gözler’in şu ayrımı 16 Nisan 2017 tarihinde yapılacak referandumun gerçekteki “demokratikliğini” anlatır ve önceki referandum uygulamalarının “demokratikliğini” hatırlatır niteliktedir:

“Referandum demokratik bir usuldür: Halk etkendir, öznedir; karar alma sürecinin başına, ortasına ve sonuna katılır. Plebisit ise, anti-demokratik bir usuldür: Halk edilgendir, nesnedir; karar alma sürecinin sadece sonuna katılır. Referandumun yapılmasını isteyen halkın kendisi (halk teşebbüsü) ya da halkın seçtiği temsilcilerdir. Oylanan şey ise, halkın temsilcilerinin hazırladığı bir metindir. Oysa, plebisite başvuranlar, kişisel iktidar sahipleri ya da fiili yönetimlerdir. Oylanan şey ise, halkın katılımı olmadan hazırlanan metinler, fiili yönetimlerin oldu-bittileri, karar ve eylemleridir. Kısaca, plebisit, diktatörlerin, anti-demokratik yöneticilerin, darbecilerin, kendilerine meşruiyet kazandırmak için başvurdukları bir halkoylamasıdır.”

Bu tür antidemokratik uygulamalar ise ancak gücünü pekiştirmek isteyen iktidarların çoğu zaman lehine sonuçlanır. Ülkemizde de bu teorinin pratiğe dökülmüş halini çokça görmüşüzdür. Tıpkı Arend Lijphart’ın şu tespitinin doğruluğunu kanıtlar nitelikte nice referandum uygulamalarımız olmuştur:

“Halkoylaması hükümetlere karşı bir silah olmaktan çok, hükümetlerin elinde bir silahtır.”

***

“Şartlı Hayır!”

Şimdiye kadar hep seçimlerin özellikle referandum gibi demokrasinin olmazsa olmaz aracı olarak görülen uygulamaların bizim gibi ülkelerde nasıl rejimi tehdit edebilecek bir şekle bürünme riskine sahip olduğunu anlattık. Rejimi tehdit edecek bir sonucun çıkma ihtimali olan yani sandıktan çıkması muhtemel çoğunluk “Evet” oylarının var olan rejim tehdidini bertaraf etmeyerek aksine hayata geçireceği 16 Nisan referandumunda ise bizim için önümüzde iki seçenek mevcut: Ya tüm bu düşüncelerimize paralel olarak teoriği pratikte göstererek referandumu “Boykot” edeceğiz ya da tüm bu düşüncelerimizin aksine teori-pratik çatışması ekseninde sandığa gidip “Hayır” oyu kullanacağız ve rejim tehdidini gerçekleştirecek “Evet” oylarının karşısında konumlanacağız.

Üçüncü Yol olarak -tüm bu düşüncelerimize rağmen- cumhuriyet rejimi için, üniter devlet için, kuvvetler ayrılığı için, egemenlik hakkımız için, hak ve özgürlüklerimiz için sandığa gidip “Şartlı Hayır” oyu vereceğiz. Şartlı bir oy olacak çünkü biliyoruz ki sandıktan “Hayır” oyu çıkınca sandığa gitme sebeplerimiz olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin varlığı, egemenlik hakkımız ve özgürlüklerimiz var olan tehditten kurtulmuş olmayacak. Evet, bu sefer ölüm ensemizde, sıtmayla boğuşacağız. Ancak şunu unutmayalım; sadece sandığa gidip “Hayır” dediğimizde ölümü bertaraf etmiş olmayacağız, hastalığın ilerleyişini yavaşlatacağız, bu yavaşlama bize biraz güç verecek ve bu gücü hastalığın tamamen ortadan kaldırılması için kullanacağız/kullanmalıyız ama tehdit hala devam edecek güçlü bir şekilde. Ancak sıtmayı tedavi edersek sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam edebiliriz. Bu yüzden “Hayır Cephesi“nin esas görevi, ölümden kurtulduktan sonra sıtmayı da tedavi edecek yöntemleri devreye sokması olmalı…

Aleyhimize işleyen bu sistemi besleyecek, meşru kılacak bir seçime zorlanıyoruz ve seçime giden bu süreçte ve seçim sonrasında enerjisi sandığa kanalize edilen kitleyi Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığında değil, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin yeniden inşası amacında bilinçlendirmek ve partilerüstü bir örgütlenmeyi başarmak, vereceğimiz “Hayır” oylarının işe yaramasını sağlayacaktır. Yoksa “Hayır” oyunun da uzun vadede hayırlara vesile olmayacağı aşikardır.

Tekrar vurguluyoruz: Sandıktan “Hayır” çıkması tek başına yeterli olmayacaktır; darbe etkisi yaratacak, erk sahiplerini sarsacak fakat yıkamayacaktır. Bu yüzden esas mücadele ondan sonra başlayacaktır. “Şartlı Hayır” dememizin altında yatan neden de budur. Önümüzdeki 2 ay ise, bilinçli ve örgütlü bir kitleyle partilerüstü bir birliktelik oluşturarak esas mücadeleye hazırlanmakla geçecek olan süredir. Üçüncü Yol, -şimdiye kadar olduğu gibi- referanduma giden süreçte ve sonrasında bu bilinçle kitleleri yönlendirmeye devam edecektir.

SİMGE KALYAN
25 ŞUBAT 2017

DİPÇE:

[1] Jean-Jacques Rousseau, “Toplum Sözleşmesi”
[2] Arend Lijphart, “Çağdaş Demokrasiler”

Paylaş
Önceki İçerikTERS “YÖN” BİLDİRİSİ ÜZERİNE
Sonraki İçerikCUMHURİYET, MİLLİ EĞİTİM VE BİLGE BAKAN

Simge Kalyan. 1989, Lüleburgaz doğumlu. Lisans öğrenimini 2013 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü’nde tamamladı. Aynı yıl, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı/Yüksek Lisans öğrenimine başladı ve halen devam etmektedir. Hukuk Bilimleri Anabilim Dalı’nda “Türk Anayasa Hukukunda Anayasa Yapım ve Değişikliği Sürecinde Referandum” konu başlıklı tez çalışmasını yürütmektedir.

Bir Cevap Yazın