“Oltadaki Balık Türkiye” yazı dizisinin birincisinde Almanya ile yaşanan gelişmeler üzerinden “Batı-AKP” arasındaki çelişik, mutualist(karşılıklı fayda sağlanma durumu), birisinin uzun diğerinin kısa vadeli kazanan, Türkiye’nin ise kaybeden olduğu durumu anlatmıştık:

“Fena sıkıştırılıyoruz, içeride ve dışarıda açığımızı arayan çok fazla kişi, kurum ve ülke var.
‘Dahili ve harici bedhahlarıyla’ emperyalizm var.
Sıkıştırılanlardan kasıt elbette kendi çıkarları için bir ülkeyi ateşe atanlar değil, ateşe atılanların ta kendisi; Türk ulusu, Türkiye Cumhuriyeti.” [1]

Aynı yazıda, “Daha fazla devam etmeyelim şimdilik, biz yanılıyor olalım, komplo teorisi yazıyor olalım.” desek bile süreç devam edince biz de yazmak zorunda kaldık.

Bu kapsamda yazı dizisinin ikincisi yazıldı, o yazıda da İslamofobi üzerinden Türkofobi‘nin yükseltildiğini vurguladık:

“Erdoğan’ın siyasi ihtirasları ve bu ihtiraslara evet diyenler ya da hayır diyemeyenler yüzünden Avrupa’da İslamofobi görünümlü Türkofobi yükseliyor. Batı bal gibi de biliyor aslında Erdoğan’ın Türk’e bakışını, daha doğrusu bakmayışını, bakamayışını.
Fakat eline böyle bir fırsat geçmişken bunu kaçırır mı?
Kaçırmaz.”[2] diyerek aynı yazıda bunun nelere mal olacağını belirttik.

Almanya’dan başlayan dalga Hollanda’dan, belki de şimdilik Hollanda ile devam ediyor.

Önce “Ne oluyor?” sorusuna yanıt bulmak için Mehmet Anıl Parlak’a kulak verelim, olanları anladıktan sonra ne yapmalı sorusuna yanıt bulabilmek için:

“Yine düştük bir girdaba.

Elimizdekiler şunlar:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Bakanı Hollanda’ya ‘Bakanlık görevini icra etmeye’ değil ‘geleceğimizi çalacak bir anayasanın propagandasını yapmaya’ gitmişti.

Öte yandan -her ne için olursa olsun- Türk devletinin bakanına böyle alçakça bir muamele hem Hollanda’nın iç seçim malzemesi hem AKP’nin referandum propagandası haline getirildi. (Belki de en başından beri bu propaganda içindi. Bizim için fark etmez.)

Bize yine bıçağın keskin sırtı kaldı.

Türk devletinin dış politikasını, itibarını ve dünya gözünde düştüğü durumu dert edip uykusu kaçanlar yine biz olduk…” [3]

O uykusuz gecelerin ganimeti mahmur gözlerle olan biteni anlamaya, anladığımız kadarını da anlatmaya çalışmak için önce bazı kavram ve olguları kafamızda net oturtalım. Oturtalım ki teorilerimiz daha sağlam bir zeminde oluşsun. Aksi türlü her durum, mevcut zihniyetin işine geliyor.

DEVLET VE HÜKÜMET AYRIMI

“Devlet, amacı toplumsal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan; belli bir toprak parçası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde nihai meşru kontrole (otorite) sahip, siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur. Devleti ona benzer kuruluşlardan ayıran, egemen ve bağımsız olma niteliğidir.”

Devlet; içinde yaşadığı ulusu da kapsayan, o ulusun yurttaşlarının hiçbir ayrıma maruz kalmadan temel haklarından faydalanmasını sağlayan en üst soyut yapıdır.
Hükümet ise bu yapıda her an denetlenebilme koşuluyla belli bir süreyle devlet otoritesini kullanabilme yetkisidir.

Benzetecek olursak:

Devlet evdir, tapusu halkındır; hükümetler ise bu evin kiracısıdır.

Tabi normal şartlar altında. Çünkü son 15 yıldır “kiracı”, yetki gaspında bulunmuş, “evin duvarları daha güzel olacak” yalanıyla ev sahibini kandırmaya başlamış ve başarmış, son olarak evin kolonları ev sahibi tarafından zor şartlarda ayakta kaldığı yerde, kiracının pervasız tutumuna direnmekle sınanmaktadır, “hâlâ”. Ve kiracı; ev sahibinin yaşadığı mağduriyeti için gideceği ve hakkını arayacağı “hukuki” mercileri önce işlevsizleştirmiş olmasına rağmen, bununla da yetinmeyerek üstüne “Bize evet deyin de o işlevsizleştirilmiş kurumların tüm yetkisi sadece bana bağlansın.” demektedir.

Kiracı, ev sahibine “Bize daha çok yetki verin.” demektedir, mevcut yetkilerle yetinmeyip ev sahibinin yetkilerini gasp ettiği ve bu konuda hesap vermediği halde.

Fakat devlet erklerinin hükümet tarafından işgal edilmesi, işgal edilirken de devletin en temel görevleri olan yurttaşların güvenlik, eğitim ve sağlık beklentilerini de karşılamamasıyla beraber hükümet ve devlet ayrımı tamamen birbirine geçmiş durumda.

Aslında Devlet-Hükümet farkını şöyle de açıklayabiliriz:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’tür, kurucu değerleri de Atatürk İlke ve Devrimleridir. Türkiye Cumhuriyeti, sosyal, laik bir hukuk devletidir. Böyle olması gerekir.

Recep Tayyip Erdoğan ise Türkiye Cumhuriyeti’nin “Cumhurbaşkanlığı” pozisyonunda, AKP iktidarı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin 63. Hükümeti sıfatıyla kendilerini denetleyecek tüm mekanizmaları gayri hukuki, anti demokratik tavırlarla ama “sandık” üzerinden meşrulaştırarak devre dışı bırakmış ve Türkiye Cumhuriyeti’ni hem kurucu değerlerinden hem de “devlet” olgusundan soyutlamış, muz cumhuriyetine çevirmeyi amaçlamıştır.

Daha çok kendi uygulamalarından ve ihlallerinden ötürü “devlet” – “hükümet” kavramlarının birbirine karışması yine aynı zihniyetin işine gelmektedir. Çünkü hükümet olarak yaptıklarıyla çoğu zaman Türkiye Cumhuriyeti’nin hem “devlet” statüsünü hem de cumhuriyet kazanımlarının yarattığı saygınlığın kredisini kendisine siper ederek kullanmış ve tükenme noktasına getirmiştir.

Artık “deniz bitmiştir”.

AKP, BATI, BATICILIK, İDEOLOJİK MUTUALİZM VE ÇELİŞKİ

Türkiye Cumhuriyeti, muasır medeniyet seviyesine ulaşmayı kendisine hedef koymuştur.

Türkiye Cumhuriyeti, Batılaşmayı kendisine hedef koymamıştır; muasır medeniyet seviyesine entegre olmayı kendisine hedef koymuştur ama Batı emperyalizmine “uydu” olmayı kendisine hedef olarak belirlememiştir.

Batılaşmayı değil, Batı’nın yaşanan çağdaki seviyesini önemsemiştir. Buradaki “Batı”ya yaklaşım, dönemin ilerici birikimlerinin Batı’da olmasından kaynaklı bir “yönelim”dir.

Örneğin: Eğer Türkiye Cumhuriyeti, aynı hedefle Batı’nın “karanlık” olarak nitelendirdiği ama Doğu’nun “aydınlık” olduğu Orta Çağ döneminde kurulacak olsaydı, muasır medeniyet seviyesine ulaşma gayesiyle bu sefer de Doğu’ya yönelecekti, tabi o zaman da Doğu’ya benzemeye çalışmadan, onu taklit etmeden.

Batı’nın “iyi yanlarını” örnek almak başka bir şeydir, Batı emperyalizmine teslim olmak başka bir şeydir. Batı’nın Türkiye konusunda iki yüzlü tavrı ise Batı’nın gelişmişlik seviyesinden bağımsız bir gerçektir.

Mutualizm, kelime anlamı olarak farklı türlerden iki canlının karşılıklı yardımlaşması her iki tarafa da yarar sağlamasına dayalı olan bir ortak yaşam biçimidir. Kendi başlarına da hayatlarını devam ettirme becerisine sahip olan iki canlı bir araya gelerek daha kolay besin bulmasına dayanan bir simbiyotik yaşam biçimidir.

Bu tanımdan esinlenerek diyebiliriz ki “İdeolojik Mutualizm”, Batı emperyalizmi ve Türkiye’de yönetim kademesinde bulunanların ideolojisi olan “siyasal İslam” arasındaki durumu ifade etmektedir.

Batı emperyalizmi ve siyasal İslamcılık sürekli çatışır halde görünür ama birbirlerini beslerler ve anlaşırlar. Onları doğal müttefik kılan baş unsurlardan birisi de “Türk”, “Atatürk” ve “Kemalizm” nefretidir.

***
Yine güncel konuya dönecek olursak,

Ne demişti Mehmet Anıl Parlak?

“Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Bakanı Hollanda’ya ‘Bakanlık görevini icra etmeye’ değil ‘geleceğimizi çalacak bir anayasanın propagandasını yapmaya’ gitmişti.”

Erdoğan ve AKP’sinin, “Almanya’da, Hollanda’da seçim propagandası yapmaya çalışması”nın engelleme ile karşılaşması, “cevheri bulan” AKP’nin bunun üzerine 343534534345. kez “mağdur” rolü üzerinden propagandaya başlaması bir kanun değişikliğini hatırlatma gereği doğurdu.

Neydi o değişiklik?

Üzerinde Tayyip Erdoğan imzasını ve AKP vekillerinin onayını taşıyan, 27 Şubat 2008 tarihinde mecliste görüşülmeye başlanan, 13 Mart 2008’de mecliste onaylanan, 21 Mart 2008’de dönemin cumhurbaşkanı tarafından onaylanıp 21 Mart 2008’de de Resmi Gazete’de yayımlanan “Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanunda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”.

Değişiklik yapılan kanundaki cümle çok net:

“Yurt dışında ve yurt dışı temsilciliklerde seçim propagandası yapılamaz.” [4]

Yine YSK’nin 15 Şubat 2017 tarihli toplantısından çıkan kararlardaki (j) maddesine bakalım. “Halkoylaması süresince yapılamayacak işler” ile ilgili olan bu maddede cümle aynen şöyle:

“a) Yurt dışında ve gümrük kapılarında her türlü propagandanın yasak olduğuna (298/94/A-son, 94/E-6),
b) 298 sayılı Kanun’un 62. maddesinde sayılanlarla, kamuya yararlı dernekler ve bunlarda görev almış bulunan memur ve hizmetlilerin halkoylamasında da tarafsızlıklarını korumak zorunda olduklarına (298/63-1),
c) Bir önceki fıkrada yazılı olanların, halkoylamasında;
1) Siyasi partilere her ne nam altında olursa olsun bağış ve yardımlarda bulunmalarının,
2) Memur ve hizmetlileriyle her türlü araç, gereç ve imkânlarını siyasi bir partinin emrinde veya herhangi bir siyasi veya propaganda faaliyetinde çalıştırmalarının, kullanmalarının veya kullandırmalarının yasak olduğuna (298/63-2).
d) Devlet, katma bütçeli idareler, il özel idareleri, belediyelerle bunlara bağlı daire ve müesseseler, iktisadi devlet teşekkülleri ve bunların kurdukları müesseseler ve ortaklıkları ile diğer kamu tüzel kişilikleri, umumi menfaatlere hâdim cemiyetler ve Bankacılık Kanununa tâbi teşekküllerin, siyasi bir partinin lehinde veya aleyhinde veya vatandaşın oyuna tesir etmek maksadıyla her türlü yayınlarda bulunmalarının yasak olduğuna,
e) Bir önceki fıkrada sayılanlar ile kamu yararına çalışan dernek ve vakıfların, seçmenin oyunu etkileyebilecek girişimlerde bulunmamak ve anılan kanun hükümlerine özenle uymak suretiyle faaliyetlerini sürdürebileceklerine, Daha önce basılmış ve yayınlanmış propaganda mahiyetindeki her türlü kitap, broşür, afiş ve bunlara benzer yayınların da aynı kurallara tabi olduğuna (298/63-3, 4)…” [5]

AKP’nin kendi onayladığı kararları dahi ihlal etmesini de anımsadıktan sonra vicdan rahatlığıyla söyleyebiliriz ki kendi iktidarları döneminde yaptıkları ve yapmaya devam ettikleri yaklaşım tarzı ile AKP, demokrasiden en son dem vuracak siyasi oluşumdur.

Diyelim ki gerçekten Hollanda ve Almanya’nın derdi “Türk devleti”. O zaman neden hükümet yetkilileri böyle bir durumda buna işaret etmek yerine cümlelerini sürekli “Referandumda Evet” ile bitiriyor? Neden olayların fikirsel eksenini “Erdoğan’ın hazmedilememesi”ne çekip sorunun çözümünü “16 Nisan’da evet demeye” odaklıyor?

Bu propaganda kapsamında bir kesim AKP’linin sesinin yükselmesi üzerine Türkân Orhan bazı hatırlatmaları yapıyor, tarzı gereği biraz sert:

“Daha fazla bağırın ki çığlıklarınızın kendi yasalarınızı çiğnemek için atıldığını kimse görmesin!

Daha fazla bağırın ki 3 gün önce Alman silah devi Rheinmetall’in sözde “millî” tank projesine ortak olduğunu kimse duymasın.

Daha fazla bağırın ki yine 3 gün önce Petrol Ofisi’nin Hollandalı Vitol Group’a satıldığını kimse duymasın.

Bağırın lan, siz de bağırın kurtçuklar! “Ne mutlu Türküm diyene” levhaları sökülürken, sözde Kürdistan paçavraları tüm yurtta asılırken sesi çıkmayan kurtçuklar, siz de bağırın!” [6]

Hükümet bu durumdayken muhalefetten devam edelim. Daha doğrusu yapay/sahte muhalefetten.

Soralım:

Kendi partisinin önemli yerlerine “Türkiye Cumhuriyeti DEVLETİ düşmanları”nı yerleştiren ve “devletçi” diye nitelendirdiği kişileri tasfiye eden birisi, yani “içeride” Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkarlarını savunmayan birisi, dışarıda bunu yapar mı?

Yapmaz.

O zaman yaptığı nedir?

Tıpkı “yavru” muhalefet liderinin olduğu gibi kendisinin de “CHP Genel Başkanı” kalmasının (belki de yaptırılmasının da) teminatının Erdoğan olduğunu bildiği için “dış politika” ve “milli tavır”a destek vermek paravanı üzerinden AKP projesine “entegre” olmak. Daha doğrusu gizli ve sürekli olan entegrasyona “meşru” ortam oluştuğundan bunu açıktan yapmak.

Peki, kendi partisinin önemli yerlerine istediği kişileri koyup “Devlet’çi” olmayanları tasfiye eden diğer muhalefet partisi liderinin CHP Lideri ile aynı paravana sığınmasından anlaşılması gereken nedir?

Yukarıda bahsedilen kişinin yaptığından anlaşılması gereken neyse odur!

Ayrıca da sormak lazım, Türk egemenliğinin yok edilmesine evet diyen ama Türkmen Beyi(!) olan bu kişiye:

Kendi partisinde kendisinden daha çok değer gören kişilerin “Hareketin Lideri Devlet Bahçeli” diyen kişilerce uğradığı saldırıyı “Ülkücü başladığı işi bitirir.” diyerek reddeden(!) bir kişinin, yurt dışındaki seçmenlerine yönelik “Demokratik tepkinizi gösterin.” çağrısından ne anlaşılmalıdır?

Örneğin, Hollanda’da yaşayan ülkücüler, ne yaparlarsa hem “demokratik tepki” göstermiş hem de “başladığı işi bitirmiş” olur?

HDP ise yerini Barzani’ye kaptırmanın burukluğunu yaşasa da zihniyet olarak durumdan gayet memnun. Çünkü önderleri olan “Bebekkatili” ne demişti:

“Başkanlık sistemi düşünülebilir. Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz. Yalnız başkanlık ABD’deki gibi olmalı, devlet meclisi gibi bir senato. İkincisi, bir de halklar meclisi. Bunun adı demokratik meclis de olabilir. Bu da ABD’deki gibi temsilciler meclisi gibi olabilir, Rusya’daki alt duma gibi olabilir. İngiltere’deki avam kamarasının Türkiye versiyonu gibi. Esas olarak HDK’yi (Halkların Demokratik Kongresi) parlamentoya uyarlamak gibi düşünebiliriz.” [7]

Desteklerler çünkü bölünmenin olmazsa olmaz geçiş evresi eyalet sistemi. Ve Türkiye için eyalet sistemine geçişin tek yolu, eyaletleşme sürecine hayır diyecek tüm engellerin, evet denmesi durumunda gelecek sistemle “yetkisiz” kalması, yetkilerini “tek adam”a devretmeleri. Ki o “tek adam”ın eyalet sistemine nasıl baktığı da belli:

“Türkiye ‘eyalet sisteminden Korkmamalı.” [8]

Yine kendisine yöneltilen “Bugün eyalet sistemi olan ülkelerde var mı başkanlık sistemi?” sorusuna verdiği yanıt da tartışmaya mahal bırakmayacak türden: “Şimdi zaten işi bir ucundan almayacaksın, aldığın zaman her şeyiyle ele alacaksın. Yani üstü Şişhane altı kaval olmaz. Bütünüyle alacaksın.” [9]

Erdoğan’ın bu pasının karşılık bulduğu yer de yaratılmaya çalışılan algının aksine yine HDP.

Ne diyordu HDP’nin “ağır” topu Altan Tan:

“Başbakan Binali Yıldırım ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli arasında yapılan yeni anayasa ve başkanlık sistemi görüşmelerinin aslında HDP’nin de içinde bulunduğu bir bileşenle yapılması gerekir.”[10]
“PKK liderinin, ‘Ben kesinlikle başkanlığa karşıyım.’ diye tek bir lafı yoktur.” [11]
“Başkanlığı da parlamenter sistemi de tartışırız.”[12]

Altan Tan’ın bu sisteme evet demesindeki “şerh” ise yapılmasına zemin hazırlanan değişikliğin en baştan söylenmiyor olması:

“Anayasanın ilk dört maddesine, 42. ve 66. maddesine dokunmayacaksınız, herkesi Atatürk milliyetçiliğine bağlı olmaya mecbur edeceksiniz. Bir ideoloji dayatacaksınız. Anadilde eğitimi imkansız hale getirecekseniz. Böyle Türkiye’nin hangi sorunu çözeceksiniz?” [13]

Ayrıca HDP, mevcut “hayır görünümlü evet” yaklaşımıyla “HDP/PKK da hayır diyor” tezini besleyerek MHP kitlesini “Evet” cephesine çekmek acısından stratejik öneme sahip. Bu tarz süreçlere esnaf ruhuyla pazarlık eksenli yaklaşan HDP için evet çıkması da şüphesiz 16 Nisan sonrasında “masada” kullanılmaya çalışılacaktır;

Fişi çekilmeye hazırlanan Türkiye Cumhuriyeti’nin organlarının paylaşıldığı masada.

***

Hakkı Uyar Hocamızın bir sözü vardı: “Kaosu yaratmak kolay, kontrol etmek zordur.”

Bugün adını söyleyemedikleri “Türk” kimliği üzerinden nemalanmaya çalışan, çakma külhanbeyi tavırlı kişiler elbette çok geçmeden tarih sahnesinden silinecektir. Kendisine “yancı” olan sahte muhalefetin figürleriyle beraber.

Burada esas Türk ulusunun ne yapacağı önemlidir.

Bu kişilere tutunarak kendilerinin ve devletlerinin de silinmesini mi sağlayacaktır,
yoksa bunlara temelli bir #HAYIR diyerek bu kişileri hem kendilerinin hem ülkenin yakasından mı atacaktır?

Biz bunları kaleme alırken Erdoğan bir cümle kuruyor, diyor ki:

“Bir seçime Türkiye’yi feda edenler bunun bedelini öder.”

Biz de aynen bunu söylüyoruz.

Bir seçime Türkiye’yi feda edenler bunun bedelini öder. Ama önlem alınmaz ve geç kalınırsa bu bedeli sadece kendileri ödemez!

Türk ulusu öder!

Türkiye Cumhuriyeti öder!

Tarihten silinerek!

Ortadoğulaşarak,
Ortadoğululaştırılarak!

Türkiye, her geçen dakika dönüşü daha zor olan bir uçuruma sürükleniyor.

Uyanmak; şimdi değilse ne zaman?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
12 MART 2017

(Yazı sonu “bonus”u da AKP’nin Almanya ve Hollanda’ya çıkışına “milli” mânâ yüklemek isteyenlere:

Türkiye’deki yabancı sermayeli firmaların ülkelere göre dağılımında birinci sırada 238 firma ile Almanya var.[14] İkinci sırada ise 133 firma ile Hollanda.[15] Bu ülkeler, bu firmaların bazılarında yüzde 30 bazılarında yüzde 100 pay sahibi.)

DİPÇE

[1] http://ucuncuyol1919.com/2017/03/03/oltadaki-balik-turkiye/
[2] http://ucuncuyol1919.com/2017/03/06/bir-tasla-cok-kus-peki-ya-sonrasi-oltadaki-balik-turkiye-2/
[3] https://www.facebook.com/ucuncuyolresmi/posts/1444161685634852
[4] https://www.tbmm.gov.tr/develop/owa/kanunlar_sd.durumu?kanun_no=5749
[5] http://www.ysk.gov.tr/ysk/content/conn/YSKUCM/path/Contribution%20Folders/Kararlar/2017-109.pdf
[6] https://www.facebook.com/TurkanOrhan1919/posts/1767463673581922?pnref=story
[7] http://www.habererk.com/gundem/bebek-katili-apo-tayyip-beyin-baskanligini-destekleriz-h25645.html
[8] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/erdoganin-eyalet-sistemi-ile-ilgili-sozleri-paylasim-rekorlari-kiriyor-155403h.htm
[9] http://www.yenicaggazetesi.com.tr/erdoganin-eyalet-sistemi-ile-ilgili-sozleri-paylasim-rekorlari-kiriyor-155403h.htm
[10-11-12-13] http://www.nerinaazad.net/news/actual/resolution/altan-tan-baskanlik-sistemine-karsi-degiliz

[14] http://sanayi.tobb.org.tr/yabanci_sermaye_ulke2.php?ulke=49
[15] http://sanayi.tobb.org.tr/yabanci_sermaye_ulke2.php?ulke=31

 

Paylaş
Önceki İçerikBABA İLE OĞLU BİRBİRİNE DÜŞÜREN SİSTEM: KABİLECİLİK
Sonraki İçerikSESİMİZİ DUYAN VAR MI?

Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü’nin her kademesinde görev aldı.

Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte “Kemalizm”in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T’ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi
Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı.

2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte “Vardiya Bizde Adana”nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu.

Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı.

Milli Mücadele döneminde kurulan ve “Kemalizmin İleri Karakolu” unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana’daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti.

Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu’nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı.

Genç Yeni Adana’daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol’u kurdu.

Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı’nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta.

Milli İrade Birliği’nin “Milli İrade Nedir?” ve Mustafa Mutlu’nun “Dön Kardeşim” kitaplarında yazıları yayınlandı.

Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın