Ülke için tarihi önem taşıyan referandum yaklaşırken bazı şeyleri daha yüksek sesle dile getirmek, dilimiz döndüğünce aktarmak tarihsel bir sorumluluk.

AKP’nin ve AKP’nin temsilcilerinin söz hakkına sahip olduğu hiçbir yerde “tarafsızlık”tan bahsedemeyeceğimizi yaşayarak gördük. Bu sebeple refaranduma gidiyor da olsak AKP yine yerel ya da genel seçim varmış gibi çalışıyor, devletin ödenek ve imkanlarını da hiçbir sakınca görmeden kullanıyor, hem de bol keseden.

Fakat bu süreçte bir husus, durumu diğer genel ve yerel seçimlerden farklı kılıyor.
O da, bir tarafta AKP’nin adayı ve onu destekleyen kitle varken, diğer tarafta da içinde AKP’ye oy vermiş seçmenlerden de kişilerin olduğu Hayır cephesi. Fakat durumu farklı kılan, Hayır cephesinin “doğal önderi” olan kitlenin tavrı, tutumu.

Çünkü bu cephenin doğal önderleri ve kitlesi, MHP genel merkezinin yaklaşımını reddeden vekiller ve MHP seçmeni. CHP Genel Merkezinin asla CHP için bir umut olamayacağını bilen CHP’ye yakın ya da genel merkeze muhalif siyasiler ve CHP seçmeni. Toplum tarafından takdir edilen (Burhankuzugillerden olmayan) hukuk insanları ve baro başkanları. Kumpas davalarının mağduru olan değerli Türk subayları.

Ülkesi için kaygı duyan, kendi içlerinde görüş ayrılıklarına sahip olsalar da yaklaşan tehlikeye karşı ayrılıklarını bir kenara bırakarak “Partilerüstü” konumlanmış hayır cephesinin farklı siperlerinde mücadele veren, şehir şehir gezen neferleri ve bunu gayet iyi gören, gözlemleyen halk.

Referandum sürecinden beri Hayır cephesinin gerçek önderlerinin kimler olduğunu ısrarla vurgulamaya çalışıyoruz. Neden?

Çünkü Türkiye’deki sorunlar ve ülkenin beka sorunu, sadece referandumdan Hayır sonucu çıkmasıyla bitecek türden sorunlar değil. Referandumdan çıkacak hayır, hayati önemli, ama mesele 16 Nisan’da bitmeyecek. Bu yürünen yolda mücadelenin sağlıklı yürüyebilmesi de, kimin bizden kimin karşıdan taraf olduğunu doğru gözlemleyebilmek ile mümkün, çünkü bu kavga başka kavga ve yağmurdan kaçarken doluya tutulma lüksü kalmadı egemenliğini tek bir kişiye de, onun üzerinden emperyalizme de teslim etmek istemeyen Türk’ün.

AKP’nin siyasi bir partiden ziyade siyasi bir “proje” olduğunu gören insanların görmesi gereken başka bir gerçek de, AKP’nin gelme arifesinde ve geldikten sonraki dönemde yargının, medyanın, muhalefetin, (hatta bazı yerli sermaye gruplarının) bu “siyasi proje”nin başarı olması için düzenlendiği, operasyonlara maruz kaldığı. Kimi zaman kumpas davalarla, kimi zaman kaset ve şantajla.

Bu kapsamda “operasyon” çekilen kişilerden birisi Deniz Baykal’dı. Baykal dört dörtlük bir lider miydi? Tabi ki hayır. Sabaha kadar Baykal’ı eleştirebilecek argümanı bizzat Deniz Baykal’ın kendisi verdi bizlere yaptıkları ve yapmadıklarıyla. Ama iki şeye karşı durdu Deniz Baykal: Çözüm süreci ve kumpas davaları. Bu da koltuğundan edilmesi için yeterliydi.

Emperyalizmin “think thank “(düşünce kuruluşu görünümlü istihbarat uzantıları) kuruluşlarında yazılmaya başlamıştı Baykal’ın ölüm fermanı… Ne tesadüftür ki onun süresi dolduğunu söyleyenler aynı raporlarda bir kişiye övgüler yağdırıyor, ondan CHP’ye genel başkan olması gereken kişi diye bahsediyorlardı: Kemal Kılıçdaroğlu.

Aslında bu şaşırtıcı değildi. Çünkü emperyalizmin gayri meşru düşüncelerini “rapor” olarak bize sunan, dayatan TESEV‘in kurucularındandı Kemal Kılıçdaroğlu. Taraflar birbirini çok önceden görmüş, beğenmiş, “anlaşmışlardı”.

Sürecin bu “giriş” anımsatması, “gelişme”leri daha iyi okumamızı sağlayacaktır bunu yeni öğrenenler için.

Biz sonuç kısmına gelelim…

***

Yaklaşık 2 ay önce, referandum çalışmalarının olgunlaşma aşamasında ulusal basında yazan, kitlesi tarafından da çok sevilen bir yazar büyüğüm ile konuşuyorum. Anlatıyor:
“Çağdaş beni biliyorsun, Mansur Yavaş seçimleri dışında CHP Genel Merkezi ile herhangi bir iletişimim olmadı. Fakat referandum dönemi olunca bizzat kendim Kemal Kılıçdaroğlu’na ulaştım. Randevu talebinde bulundum ve CHP Genel Merkezine gittim. Lafı hiç eğip bükmedim: ‘Bu süreçte HDP’ye yakın kişilerle aynı kare içine girilmemeli. Bu kesime yakın algılanan kişiler kesinlikle ön planda olmamalı. Mümkün olduğunca kurucu değerler ve Cumhuriyet vurgulanmalı. Ayrıştıracak söylemlerden kesinlikle kaçınılmalı.’

Herkes durumun farkındaydı çünkü. Bahçeli doğrudan evet, Kılıçdaroğlu dolaylı olarak evet diyordu. Demese bile evet cephesine mühimmat taşıyordu, birilerinin “gaf” sandığı bilinçli söylemleriyle.

Bunu bilen AKP, Kılıçdaroğlu’nu mindere çekmek istiyordu. Belli bir süre bu istediği gerçekleşmedi (Bunun gerçekleşmemesinde birilerinin çok fazla çaba sarf ettiğini biliyoruz). Bu durum AKP cenahında ciddi bir rahatsızlık yarattı. Binali Yıldırım bazı mitinglerinde Kılıçdaroğlu’nu sessiz kalmakla suçladı.

İşte bu aşamada bir tarihe dikkat: 18 Mart 2017.

Kılıçdaroğlu’nun pek ortada gözükmediği o günlerde özellikle Muharrem İnce ve Deniz Baykal CHP adına ülkeyi geziyor, bu kişilerin söylemleri de referandum sürecinde CHP seçmeninin beklentilerini karşılıyordu.

Bahsettiğimiz tarihte İç İşleri Bakanı Süleyman Soylu Baykal’a bir çağrıda bulundu, Baykal’ın Trabzon mitingindeki sözleri üzerine: “Deniz Baykal’ı gördünüz, ya sen, ey Deniz Baykal, sana söylüyorum, ben İçişleri Bakanı’yım, sen referandumla uğraşacağına sana tuzak kuranlara ait bir iki cümle söyle de milletin gönlü rahatlasın. Kendini savunamayan bir adamdan memlekete ne hayır gelir, hadi söyle. Ben İçişleri Bakanı olarak söylüyorum, yüreğin yetiyorsa İçişleri Bakanlığına bir gel, Kemal Kılıçdaroğlu’yla sana kaset kumpasını kim kurdu bir gösterelim. Onların elinin altında oyuncak olmayın ve bu milleti oynatmayın, iftira atmayın.”[1]

Bu korkunç bir itiraftır.

Bu, kaset komplosunu Süleyman Soylu’nun ve dolayısıyla AKP yetkililerinin, Erdoğan’ın bildiğinin göstergesidir. Suçtur.

AKP bunu bildiği halde neden açıklamamaktadır?

Neden Baykal’a gel öğren demektedir?

Ve neden “Kemal Kılıçdaroğlu” ile gel denmektedir?

Çünkü kaset kumpası ifşa olursa bunun içinde bir şekilde Kemal Kılıçdaroğlu’nun olduğu ortaya çıkacaktır. Bundan ziyade bu sürecin Kemal Kılıçdaroğlu’na genel başkanlık yolunu açtığını gösterecektir. Burada çağrı Baykal’a ama esas çağrı ve tehdit Kemal Kılıçdaroğlu’na yapılmaktadır. AKP bunu ifşa etmeyerek ana muhafeleti kontrol altında tutmaktadır. Çünkü değiştirilebilecek olmasına rağmen değiştirilmeyen, referandumdaki maddeler içinde de değiştirileceğini vad edilmeyen siyasi partiler yasası, AKP’nin getirmek istediği “başkanlık” sistemi ile büyük oranda benzerlik taşımaktadır. Bu sistem sayesinde ana muhalefetin başındaki kişi kontrol altına alındığında partinin tamamı kontrol altına alınmakta, o kontrol edilen kişiyle o parti “dışarıdan” yönlendirilmektedir.
(Peki o zaman Baykal neden susmaktadır? Belli aşamada kendisini koltuğundan eden bu kumpas, şimdi elinde birilerine karşı silaha dönüşmüş olabilir (mi)? Baykal’ın son dönemde CHP adına konuşabilmesinde, meclis başkanlığı için Kılıçdaroğlu tarafından meclis başkanı adayı olmasından belki “silah”ın etkisi vardır? Ve bu “silah”ın Kılıçdaroğlu’na doğrultulmasının? Bunu tabi ki bilemeyiz.)

AKP’nin FETÖ ile geçmişteki ilişkisi aşikar. İstense bunun çok çabuk belgelenebileceği gibi Türkiye’de AKP’yi yargılayabilecek kadar bağımsız ve adil bir yargının olmadığını biliyoruz. Burada soru şu: Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel merkezindeki “cemaat” etkisini siyaseti yakından izleyen herkes bilir. Bu adaletsiz ortamda böyle bağlantıların da varlığı doğrultusunda AKP’nin bu ilişkileri ortaya çıkarması ve CHP’yi FETÖcü ilan etmesi 10 dakikasını bile almayacakken AKP bunu neden yapmıyor?

Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanlarını en kötü ihtimalle “görevi ihmal” suçundan yargılamak yerine neden görevde tutuyorsa ondan.

Emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğuna yaklaşımı ile Erdoğan AKP’sinin Türkiye’deki siyasete yaklaşımı aynıdır. Ölü değil hasta bir adam ister. Ve o hasta adamı kendine bağımlı hale getirerek istediği gibi yönlendirir.

Bu sebeple Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye, AKP’nin Kılıçdaroğlu’na FETÖ iddiaları “kuru sıkı”dır. İki taraf da bazı şeyleri açık edemez.

Yine Süleyman Soylu’nun açıklamalarına dönelim. Bu açıklamalar Kılıçdaroğlu’na açıkça mesajdır. Zaten o günden sonra Kılıçdaroğlu’nun hem daha çok ortaya çıkmış hem de sözleriyle gündem değişmiştir.

18 Mart 2017 sonrasında Kılıçdaroğlu’nun yaklaşımını anlamak açısından önce Melih Aşık’a kulak verelim:

“Anlaşılan PR uzmanları önceki taktiklerin tutmadığını görünce:
– Kampanyayı AKP – CHP kavgasına dönüştürün, demişler.
Atılan mermilerin dörtte üçü Kemal Kılıçdaroğlu’na yöneliyor..
Kemal Bey ise hata üzerine hata yapıyor.
Şu sırada halka anayasa teklifinin boşluklarını, içerdiği tehlikeleri anlatmak… AKP propagandasını kırmak gerekirken.. Kemal Bey “180 milletvekilinde ByLock var” gibi kanıtsız bir iddiayla gündemi değiştirdi. Karşı tarafın da istediği işte bu… Yani tartışmayı anayasa paketinin dışında bir yerlere çekmek.” [2]

Sonra da Ogün Ozansoy’a, tabi o biraz daha sert ve genel CHP seçmeninde oluşan genel Kılıçdaroğlu algısını da yansıtan bir üslupla:

“Zamanlama Manidar!.
Kılıçdaroğlu şu ana kadar iyi giden sürecin içine ne zaman sı.acak diye merakla bekliyordum ki; referanduma az bir süre bu merakımı giderdi.
’15 temmuz kontrollü bir darbe girişimidir…’
Günaydın, beyim!
Toplumun ciddi bir kesimi bu şüpheyi ilk günden itibaren değişik ortamlarda defalarca dile getirdi. Ancak sen o zaman bu şüphelerin üzerine gitmek yerine;
Mecliste darbelere karşıyız diye ortak bildiriye imza attın mı?
Yetmedi Yenikapı ruhuna destek verdin mi?
Şimdi kalkmış referanduma kısa bir süre kala Erdoğan’ın ve AKP’nin ‘Hayırcılar teröristlerle aynı saftadır.’ açıklamasına destek verircesine zırvalamak niye?
Üstelik bu açıklama, çok değil 2 gün önce ZDF’ye konuşan Alman İstihbarat uzmanından sonra yapılıyor!
Bu güne kadar sustun 10 gün daha susamadın mı?
Atatürk ve Cumhuriyetten yana olan ancak bir şekilde AKP’ye oy veren kitlenin ‘HAYIR’ dememesi için elinden geleni yapıyorsun.
Üstelik AKP’liler bile kendi tabanlarında ‘HAYIR’ diyecek bir %15’lik kesim olduğunu söylerken…
Siyaset birazda ‘neyi, ne zaman söyleyeceğini’ bilme zamanıdır.Açık destek veren Bahçeli’den ne farkın var?” [3]

***

İşte bu sebeple eski yazılarımızda dediğimizi yineliyoruz:
“CHP Genel Merkezi, “Hayır” cephesinin önünde en az AKP kadar engeldir. Bu sebeple CHP Genel Merkezi, ummadık anda ummadık yerden karşı cepheyi besleme potansiyeli açısından “her daim göz önünde tutulması gereken”; söz dinlemez, antipatik ve aile fertlerini zor durumda bıraktığından aile fertleri tarafından yok sayılan “akraba” muamelesine maruz bırakılmalıdır. “Görülmez engel” kabul edilmelidir.” [4]

Ama aynı zamanda başka bir dediğimizi de:

“Fakat bu durum kimseyi şaşırtmamalı, kimsenin de motivasyonunu kaybettirmemeli. Çünkü “Hayır” cephesinin öncüleri Türk ulusu, bu ülkenin aydınlık birikimini genel merkezlerini yok sayarak savunan, mücadele eden aydınlar ve halktır.”[5]

Kemal Kılıçdaroğlu, tüm yaptıklarından pişman olsa bile artık sıkışmış durumdadır. Ancak getirildiği gibi götürülebilir. İradesi teslim alınmış durumdadır. Onun teslim alınan iradesi üzerinden de muhalefetin iradesi “teslim” durumundadır. Aynı zamanda da bu sahte muhalefet, iktidarın “koruması” altındadır.

CHP seçmeni bu manda ve himayeyi görmeli, gereğini gerektiği zamanda yapmalıdır.

Bizden olmayan “birileri” de Kılıçdaroğlu’nun CHP’de devam edemeyeceği görmekte, ondan belki de son görevini yerine getirmesini istemektedirler:

“Referandumda oy kullanacak kararsız seçmenleri Evet tarafına itmek.”

Sahte muhalefet yıkılmadan iktidar yıkılmaz. Sahte muhalefet, iktidarın can suyudur. İktidar sahte muhalefetten beslenir.

Bu gerçekle yüzleşmek, “aydın sorumluluğu” aşamasını çoktan geçti artık. Bundan sonra bu gerçeği görmek ve ona göre davranmak, bu coğrafyada eskisi gibi nefes alabilmenin olmazsa olmazıdır, çünkü çember çok daraldı.

18 Mart’tan sonra Kılıçdaroğlu ve atadıklarının söylemlerine şaşırmamalı, bu kişiyi reddetmeli ve reddettiğini de ilan etmeli ki bu kişi üzerinden gelecek algı operasyonları boşa düşebilsin. Saldırılar hedefini bulamasın, savuşturulabilsin.

Futbolda bir tabir vardır, “gerekirse hakemi de yenmeli”.

Hakemin Erdoğan olduğu yerde bir yan hakem Kılıçdaroğlu, diğer yan hakem Bahçelidir.

Türk ulusu, eşeğini sağlam kazığa bağlar ve pes etmezse, tüm hakemleri de düşmanları da yenecek kudrete sahiptir, yeter ki tehlikenin nereden geleceğini, düşmanın kimler olduğunu iyi bellesin!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
10 NİSAN 2017


DİPÇE

[1] http://www.ahaber.com.tr/gundem/2017/03/18/soyludan-baykala-flas-cagri-icisleri-bakanligina-gel-gosterelim

[2] http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/melih-asik/hedef-kilicdar–2427239/

[3] https://www.facebook.com/ogun.ozansoy/posts/10155387050664734

[4] – [5]  http://ucuncuyol1919.com/2017/03/16/17-nisana-notlar-4/

 

Paylaş
Önceki İçerik“TÜRK ULUSUNUN EGEMENLİĞİ İÇİN HAYIR”IN “SINIRLI SAYIDAKİ” İKİNCİ BASKISI ÇIKTI!
Sonraki İçerikMÜCADELENİN İLK GÜNÜ: NE YAPMALI?
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın