AKP’nin karşıtlık ekseninde siyasetin kendileri açısından en büyük yan etkisi, ülkeye pompaladıkları baskının, yolsuzluğun, adaletsizliğin sonucu olan dip dalgasıydı.

Dip dalgası yükseldikçe, siyasi iktidarı ayakta tutma işlevindeki sahte muhalefet toplumsal dinamizmi kontrol etmekte sıkıntı yaşadı.

Toplumsal dinamizmi muhalefet parti liderleri ve onların atadığı genel merkezlerin karşılamayacak olması belirginleştikçe yurttaşlarda “iş başa düştü” algısı oluştu.

Bunun en somut kanıtı da referandum süreciydi. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde eşine nadir rastlanacak biçimde halk bir sürecin öncüsü oldu, onu temsil eder gözüken kişilerden ziyade kendi başına ve kendi doğal liderleriyle…

16 Nisan 2017’de ne oldu?

Referandumdan istediği sonucu çıkarmak için her şeyi yapacakları belli olan siyasi irade, tarihte görülmemiş bir hile girişimiyle sonuçları kendisine göre değiştirdi YSK eliyle. Ana muhalefet parti lideri ne yaptı? Sadece izledi.

Sözde muhalefeti temsil edenler, kendisine destek veren milyonların emeğini “seyrederek” teslim etti siyasi iradeye.

16 Nisan günü halk hakkını arayan kimseyi göremedi. Öyle ki insanların CHP Genel Başkanı’ndan beklediği davranışı Ümit Özdağ‘dan gördü. (Ki Ümit Özdağ halen “kirli referandum” sloganı ile bu konudaki direnişini sürdürüyor.)

Devletin kurucu değerleri ile oynanırken, ülkenin kurucularına “iki ayyaş” denirken, “the süreç” ile ülkeye ayrıştırıcı tohumlar ekilirken tepki vermeyen, bu konularda da hassasiyeti en düşük insanları partinin genel merkezine yerleştiren, son olarak da referandum sürecindeki hileye rağmen seyirci kalan, bu konudaki eleştirileri de  “Biz, tabii büyük bir kitleyle protestoya gidebilirdik, ama referandum gecesi silahlanmışlardı. Orada kanlı çatışmalar olabilirdi. Böyle bir sorumluluğa girmek istemedik ve gitmeme kararı aldık. Eğer gitseydik, iş bambaşka bir sürece girerdi. Kitlenin enerjisini biliyorduk, bunu düşürme pahasına yaptık. Ama gönlüm rahat.”[1] diye yanıtlayan Kemal Kılıçdaroğlu, Enis Berberoğlu’nun tutuklanmasından sonra birden bambaşka bir profile bürünerek kitlesel eylem çağrısı yaptı: “Adalet Yürüyüşü.”

Konuyla ilgili ilk açıklamamız şu şekildeydi:

“Bugün siyasi iktidar kadar ana muhalefet partisi de köşeye sıkışmış durumda. Toplumda önleyemedikleri bir dinamizm var ve bu bir şekilde patlayacak. Ama halk bu konuda inisiyatifi yine aynı kişilere bırakırsa sonuç yine hüsran olacak.

Bir dönem Emine Ülker Tarhan’ın “ölü doğum” çıkışı için şu tepkiyi vermiştik:

“Savunuyoruz diye savurduğunuz şey halkın umudu, direnci.”
Aynı şeyi Perinçek de defalarca yaptı. Oy potansiyeline bakmadan insanlara temelsiz şekilde “hayal tacirliği” yaptı. Kitle yılgınlaştı.

Bugün CHP Genel Merkezi de hem AKP’nin isteyeceği kaosa hizmet edecek bir zemin hazırlıyor, hem kendisini korumak için halkı öne sürüyor hem de doğru zamanda doğru kişilerin önderliğinde başarıya ulaşacak bir eylemselliği “öne çekerek”, hem bu kitleyi hazırlıksız biçimde sahaya sürmeye çalışıyor.

Gezi’yi anımsayalım. Gezinin örgütsüz olması büyümesini sağladı çünkü Türkiye’de insanların mevcut yapılar güveni kalmamıştı. Türk bayrağı simgesi, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” de Gezi’nin sloganı oldu. Diğer sloganı ise “Bu daha başlangıç mücadeleye devam”dı ama devam edemedi çünkü bu iyi niyetli kitle örgütlü değildi, içeriye sokulan ajanlarla çok kolay manipüle edildi. Gezi’nin partilere verdiği mesajı da hiçbir parti almak istemedi.

Bugün tam anlamıyla örgütlenmeyi tamamlayamamış ama farkında olarak ya da olmayarak örgütlenme aşamasında olan Türk ulusu, bu örgütlenmeyi tamamlamadan yanlış insanların önderliğinde ve yanlış insanların yanlış konumlandırmasıyla sahaya sürülmek ve “yıldırılmak” isteniyor. Dinamizminin yanlış yere konumlandırılmasını isteniyor. Acele ve disiplinsiz bir tavırla hanesine bir “başarısızlık” yazdırılmak suretiyle daha da yılganlaştırılmak, uzun vadede tepkisizleştirilmek, gazı alınmak isteniyor. Türk ulusunun mücadelesine erken doğum yaptırılmak isteniyor. Ölü doğum yaptırılmak isteniyor.

Bunu mevcut siyasi aktörlerle yaparak da bu siyasi aktörlerin meşrulaştırılması, onlara zaman kazandırılması hedefleniyor. Sonrasında da bu ülkenin yurtseverlerine “ne yapsak başarısız olacağız” algısı yerleştirilmek isteniyor.

Bu sebeple ülkenin kurucu değerlerinin tasfiyesine ses çıkarmayan, kumpas davalarına ses çıkarmayan, referandum günü evinden çık(a)mayan yetkili kişiler, birden eylemselliği hatırlıyor, militan bir tavra bürünüyor.

Ve biz, bunu açık seçik görürken duruma seyirci kalamayız, seyirci kalamamamızın seyirci kalmak olarak algılanmasına rağmen. Çünkü biz ne yapacaksak hep beraber yapacağız. Bu yüzden bir kişinin bile yanlış yönlendirilme ile yıpratılmasına tahammülümüz yok. Vatan kaygısı duyan tüm yurttaşlar, kısa ya da orta vadede bu yaklaşımımızın sebebini anlayacaktır.” [2]

***

Adalet yürüyüşünde 6 gün geride kaldı. 6 günü incelediğimizde gözlemlediğimiz şey, gerçekten vatansever insanların da bu eyleme aktif biçimde destek olmasa da mental olarak destek vermesi. Bu kitlede aktif destek olan ve sahaya inen insanların çok büyük bir kısmı, Kılıçdaroğlu ya da Enis Berberoğlu için değil, ülkesine dair kendi kaygıları için alanlara inen, “milli” öncelik gütmeyen eylemin katılım sağlayacak kitleyle daha doğru bir yöne evrileceğine olan inancıyla alanlara indi.

Tabi bu gözlemleri yaparken etnik ve mezhepsel kaygılarla akıllarını ipotek altına alarak içgüdüleriyle konumlanan kişileri, “Bu hareketten bir şey çıkarsa sürecin dışında kalmayalım” kaygısıyla konumlananları ve bireysel çıkar derdinde olanları gözlem dışı kabul ediyoruz.

Peki kimdi bu mental olarak destek verirken aktif olarak sahaya inmeyenler? Onlar; “AKP’nin ekmeğine yağ sürmek” ile “Şimdi zamanı değil” yargıları arasına sıkıştırılarak partisindeki “dönüşümü” eleştirecek gücü kırılan, bu tepkisellikle genel başkanını eleştirse bile onda baskı yaratamayan fakat bunun karşılığında da genel başkanına inanmayan, onun çağrısına tam olarak karşılık vermeyen, bir yandan da her gelişmeye bir umut yönelen sessiz milyonlar. Ve günler geçtikçe “Hasan Cemal” gibi terör örgütü sevicilerinin, FETÖ ithamını üstünden atacak temizliğe sahip olmayan insanların bu harekette bizzat Kılıçdaroğlu tarafından “sıcak” bir yaklaşım görmesi, bununla da yetinmeyen Kılıçdaroğlu’nun kumpas davalarının tetikçilerini kendi seçmeninin rahatsızlığına rağmen ısrarla gazetecileştirmeye çalıştırması, onlara sahip çıkması bu insanları bu kaygılarını daha da derinleştirdi.

Tam bu noktada Ersoy Uluçay‘ın sorusunu düşünmekte fayda var:

“Yürüyüş dediğimiz şey, ideolojik bütünselliğin, düşünsel kararlılığın, tarihsel misyonla şekillenen gelecek tasavvurunun devamlılığı değil midir? Bunların yakınından geçmezken, sadece fiziken yürümek, ayakları yormaktan başka bir işe yarar mı?”

Örgütlenme deyince Türkiye’de ilk akla gelen kişilerden olan Doğan Avcıoğlu‘nun sözlerini anımsayalım:

“Klasik anlamıyla savaş, ülkeler arasında bir silahlı çatışmadır. Devrim ise bozuk düzenin iç ve dış çıkar çevrelerine karşı verilen bir savaştır. Klasik savaşın strateji ve taktiği, devrim savaşında da geniş ölçüde geçerlidir. Toplumsal alanda savaş veren bir devrimcinin klasik askeri ve strateji kitaplarından öğreneceği çok şey vardır. Askeri savaş sanatını toplumsal alanda uygulama yeteneğini gösterenler iyi devrimci olurlar.” [3]

Bu alıntıdan militarizm övgüsü, darbe çığırtkanlığı çıkarımı yapanlar için yazı burada son bulurken vatanı için kaygı duyan yurttaşlar için yazı burada başlıyor.

Doğan Avcıoğlu bu sözlere şöyle devam ediyor:

HASIM GÜÇLER

Bir savaşta ilk göz önünde tutulacak husus, “dostlar kimdir, hasımlar kimdir, nötr güçler nedir” sorusunun iyi cevaplandırılması ve bunların güçlerinin doğru hesaplanmasıdır.” [4]

Yürüyüş çağrısını yapan Kılıçdaroğlu ekibiyle ilgili soralım:

Bu ekip Avcıoğlu’nun tabiriyle iç ve dış çıkar ekipleriyle (bunlara emperyalizm ve uzantıları, işbirlikçileri, etki ajanları da diyebiliriz) ne kadar “zıtlık” göstermektedir?

“Etnik”, “mezhepsel” duyguları akılcı düşünmesine engel olmayan, “duygusal” ve “emperyal” bağ(lantı)ları olmayan herkesin bu soruya vereceği yanıt tek ve nettir.

Örneğin “emperyalizm” kelimesini Kemal Kılıçdaroğlu’ndan duyan oldu mu? En “devrimci” takılan, meclis kürsüsünde “devrimci selamlama” yapan vekillerin dahi Amerikalı Joe Biden’in Müstemleke Valisi gibi meclisteki parti temsilcilerini konsomatris gibi masasına çağırmasına bir tepkisi oldu mu?

Soru da sorunun yanıtı da aşikar.

Bir önceki yazımıza rağmen bu yazının yazılma sebebi ise bu hareketin başka bir yöne yönlendirilebileceğine inanan, yürüyüşü devam ettiren kitlenin bu işi uzun soluklu götüremeyeceği yerde hareketin doğru yere kanalize edileceğini düşünen vatanseverliğinden şüphe etmediğimiz ama bu konuda farklı düşündüğümüz insanlar.

Bir hareket, bir kurmay kadro üzerinden organize edilir ve kitle ile desteklenir. Yukarıda belirttiğimiz “vatani” kaygılar, kurmaylarla aynı düşünmeyen kitleyi harekete geçirebilir. Bu kitleyi daha doğru tarafa çekecek olan ise, bu kurmay kadroya karşı çıkacak ve kitle ile etkileşim sağlayarak kitleyi hareketi başlayan kurmay kadrodan uzaklaştıracak kurmay kadrodur. Bu kurmay kadroyu oluşturacak insan gücü Türkiye’de var mıdır?

Vardır.

Peki bu kadro, bir arada mıdır?

Hayır, tamamen dağınıktır ve bu etkinliğe ya az katılım göstermekte ya da uzakta durmaktadır. Kurmay kadro oluşturabilecek potansiyelde insanların olmasıyla bu insanların “kurmay kadro” disiplininde olması ayrı şeylerdir. Bugün Türkiye’de basınının büyük bir kısmı siyasi iradenin elindedir. Ama bunun kadar sorun olan başka bir husus ise tek tük muhalif kanalların da parti kanalları olması, o kanalların da tıpkı yandaş kanalları gibi parti liderinin çizdiği sınırın dışına çıkamamasıdır.

Bu yürüyüşe katılım gösteren, gösterilmesi gerektiğine inanan vatanseverlerin şu soruya yanıt vermesi gerekir:

“Kılıçdaroğlu ve ekibinin dışında bu harekette aktif olan ve karşılık bulan kişileri Halk Tv ekrana çıkarabilecek midir? Ya da Ulusal Kanal, Perinçek’i ikinci plana atacak birisini arkasına milyonlar da alsa “baş köşeye” alabilir mi ekranında?

Bir Türkmen atasözü vardır, “Göç yolda düzülür.” Bu mantıkla  “hareketin de yolda düzüleceğine” inanan vatanseverler, ciddi bir baskı ile hareketin daha doğru bir yörüngeye oturtulabileceğine inanmaktadırlar.

Değerli bir büyüğümüzün de tabiriyle “arkasından kovalanacak kişiler”le yan yana yürümesinin yaratacağı “uzlaşı” -ki bu, sistemle uzlaşı demektir- ihtimalini de göz ardı ederek diyelim ki bu kişiler haklılar ve etki gücüne sahipler.

O zaman biz de Üçüncü Yol olarak bir teklifte bulunuyoruz:

Altı gün önce başlayan Adalet Yürüyüşü’nün adı, “TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE İÇİN MUSTAFA KEMAL ATATÜRK YÜRÜYÜŞÜ” olsun.

CHP’nin köklerini oluşturan “Müdafaa-ı Hukuk” ruhuyla hareket edecek olan bu kitlenin kurmayları,

– Askerlerin başına gelenlerle ilgili Manisa’ya da yürüsün,

– Toplumda çok anlaşılmamış olmasına rağmen Türkiye’nin “nefes borusu” olan Kıbrıs konusunda da görüş belirtsin, kamuoyu yaratsın,

– Türkiye’nin orta vadede toprak bütünlüğüne mal olabilecek, Kuzey Irak’ta Kerkük’ü de kapsayan ve Türkmenleri yok oluşa sürükleyecek referandum için de toplumsal tepki oluşturulsun,

– FETÖ, PKK, DHKPC ve devlete sızdırılan tüm “siyasi” cemaatlerle ilgili kararlı mücadele için destek çağrısı yapılsın.

– Ülkenin çiftçisinden memuruna kadar herkesin hakkının müdafaası için bu kitleden komisyonlar oluşturulsun, komisyonlar kurumlar üzerinde baskı kursun.

– Hem ülkenin hem de yürüyüşün özünü oluşturan CHP’nin özüne dönmesi, ülkenin içinden geçtiği bu zor dönemde sözde değil özde “Türkiye’nin Birleştirici Gücü” çatısı olması için çağrı yapılsın.

Liste uzayabilir. Fakat bu “düşünsel birlik”, “ideolojik netlik”, hem bahçemizdeki zararlı otları bu yürüyüşten soyutlayacaktır, hem de ülkesi için kaygı duyan milyonların bu hareketi desteklemesini, içselleştirmesini sağlayacaktır. Ayrıca bu konuları kapsayan bir yürüyüş, gerçek gündemi ikinci plana atan “yapay” bir gündemden, etkinlikten ziyade gerçek gündem konularını kapsayan “yeni bir gündem” oluşturacaktır.

Biz bu eksene “kazandırılmış” bir yürüyüşe sonuna kadar destek vereceğiz, bunun için de elimizden ne gelirse yapacağız.  Bunu derken de yaklaşımımızdan çıkacak yanlış bir anlam sonucunda bize yöneltilebilecek “Biz de en başından beri bunu diyorduk ama siz en başından karşı çıktınız, şimdi bizim dediğimize mi geldiniz?” sorusuna da yanıt verelim:

Hayır, biz aynı durduğumuz noktadayız.  Bu hareket konusunda bizden farklı düşünen katılımcıların vatanseverliğinden şüphe duymuyoruz, fakat bu “uzlaşma üzerinden bir dönüşümü (uzlaşma diyoruz çünkü bu insanlar hareketin mevcut kurmay kadrosu ile belli bir süre aynı karede olmayı, aynı yerde yürümeyi göze alıyorlar) idare-i maslahatçılık üzerinden devrimciliğe evrilme olarak görüyor, bunun da devrimcilikte bir karşılığı var mıdır sorusunu kendimize soruyor ve sonuçtan emin olamıyoruz. Fakat buna rağmen bizler yanılırsak da bu yanılgıdan en çok bizim mutlu olacağımızı vurgulamak istiyoruz.

Peki, bu mücadelenin doğru yöne evrilebileceğine inanan vatanseverler;

sizler bu doğrultuda cansiperâne mücadele etmeye ve hem kişiler üzerinde baskı yaratıp hem de toplumda karşılığı olan “gerçek” kanaat önderlerinin daha fazla sorumluluk almasını sağlamaya var mısınız?

Hasan Cemal’lerle, Nazlı Ilıcak’larla, Ahmet Altan’larla, Kemal Kılıçdaroğlu’larla, Gürsel Tekin’lerle değil;

özellikle ülkenin son 15 yılında siyasi iradeden terör örgütlerine kadar herkese tavrı net olan aydınlarla…

Biz böyle bir durumda desteğe varız, ya siz?

Siz var mısınız?

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
21 HAZİRAN 2017

DİPÇE

[1] http://ucuncuyol1919.com/2017/06/16/turkiye-hepimizden-buyuk-ve-onemli/
[2] http://ucuncuyol1919.com/2017/06/16/sorumlu-aciklama/
[3-4] Devrim Üzerine, Doğan Avcıoğlu, s 12, 1971

Paylaş
Önceki İçerik“İLHAN ABİ”YE MEKTUP…
Sonraki İçerikGERÇEK “ADALET YÜRÜYÜŞÜ” ATATÜRK’ÜN İZİNDEN YÜRÜMEKTİR
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın