Enis Berberoğlu’nun tutuklanması, sonrasında Kemal Kılıçdaroğlu’nun çağrısı ve sonrasında gerçekleşen Adalet Yürüyüşü ile ilgili görüşlerimizi yine Üçüncü Yol’da yazılarımızla dile getirdik. Bunu hatırlatmadan önce başlıkta bahsedilen “2. Sefer”in öncesine, birinci seferin olduğu döneme dönelim önce. Sürecin nereden geldiğini anlarsak nereye götürülmek istendiğini kestirmemiz de daha kolay olur.

3 Mart 2002 seçimleri…

Belli konularda Türkiye’yi kontrol altında tutan emperyalizm, sadece ekonomik değil, askeri, coğrafi ve hukuki anlamda da her şeye hakim olmak, yaratmak istediği “hasta adam”ı diri diri gömüp tabutuna son çiviyi çakmak istiyordu.

İşte bu kapsamda kurgulandı bir siyasi proje olarak AKP.

2002 seçimlerinde DYP’nin % 9.56’da, MHP’nin de %8.35’te kalması, %34.29 oy alan AKP’nin mecliste aldığı oyun iki katı kadar temsiliyet hakkı kazandırdı.

AKP’ye yüklenen misyon ortaya çıktıkça, bu “proje”yi bir koalisyon hükümeti ile yürütmenin imkansızlığı ortaya çıkıyordu.

Bunun için AKP tek başına ezici çoğunlukla iktidar olmalı, toplumun sinir uçlarını temsil eden muhalefet partileri, medya, yargı, ordu hepsi buna göre düzenlenmeliydi.

Yaşar Büyükanıt’ın bildiri pasının da etkisiyle AKP, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde %46.58’le tek başına iktidar oldu. Bu oy oranı ve pozisyon, AKP’nin tepe noktasıydı. Bu yüzden artık çok da olmadığı bir parti gibi görünmeye de o zamana kadar vitrininde “beslediği” kişilere de ihtiyacı yoktu.

MASKENİN DÜŞME EVRESİ

Dönüşümün birinci evresi “siyasi proje”nin iktidar olmasıydı, ikinci aşama ise “denetleyici” pozisyondaki tüm unsurların temizlenmesiydi…

Kumpas davalarla hukuk, adalet, Misak-ı Milli sınırlarını tam 14 yerinden terk etti…

Partilerin toplumdaki karşılığı ve kurumsal köklülüğüne göre kimi parti yetkilileri alenen tutuklanıyor, doğrudan operasyon yapılamayacak partilerin yönetim kadroları ise kaset kumpasları ile dönüştürülüyordu.

Emperyalizm bir şeyin farkındaydı: Çözüm süreci denen “the süreç” ve kumpas davalar, “dönüşüme maruz kalmamış” bir yargı, TSK ve CHP’ye rağmen yapılamazdı.

Birçok konuda sabaha kadar eleştirebileceğimiz Deniz Baykal ve onun CHP’si, iki konuda çok net ve kararlı durdu: Çözüm süreci ve kumpas davalar.

Zaten ne olduysa da ondan sonra oldu.

Nur topu gibi bir “Ghandi”miz oldu. Yukarıda bahsedilen emperyalizmin isteklerini raporlarla meşrulaştıran ve Türkiye’ye dayatan TESEV‘in kurucularından birisi , “İkinci Kemal” olarak sunuluyordu. AKP’nin kendi içinde tasfiye etmek istediği kişiler Kılıçdaroğlu ile programlara çıkarılıyor. Belge konusunda da mevla Kılıçdaroğlu’na “verdikçe veriyor”, Kılıçdaroğlu ile programa çıkanlar ciddi prestij kaybı yaşarken Kılıçdaroğlu hızla yükseliyor ama ne hikmetse açıkladığı hiçbir belge hakkında yasal süreç başlatmıyordu. Aslında Kılıçdaroğlu’nun niyetini anlamak isteyenler, Onur Öymen’in “Dersim’de analar ağlamadı mı” sözlerine yaptığı saldırıdan sonra bu kişinin konumlandığı “gerici” mevziyi fark etmişlerdi. Fakat basın gece gündüz Kılıçdaroğlu pompalıyordu. Sonrasında Baykal’ın kaset olayı ve Kılıçdaroğlu’nun Genel Başkanlığı…

BENZERLİK, GÖRMEK İSTEYENE…

Erdoğan’ın “demokrat” diye parlatılıp palazlandırılması, sonrasında Erdoğan’ın partisinde gerçekleştirdiği dönüşümün daha kısa süreli ve minyatür versiyonu Kılıçdaroğlu ve partisi için geçerliydi. Önce partinin dokusuna uygun kişiler de partiye kazandırıldı, Baykal dönemi küskünleri davet edildi. Fakat Kılıçdaroğlu’nun yeri kuvvetlendikçe partide tam anlamıyla ideolojik dönüşüm yaşandı. Kemalizmin “K”sine bile yaşam alanı bırakılmadı. Bunun faturasını da yine en çok her seçim sonrasında seçmen yaşadı ama seçmen ile genel merkez arasında delege üzerinden yaratılan yalıtım, seçmenlerin partiye etkisini minimuma indiriyordu ama seçmen hassasiyetlerinden de ödün vermiyordu.

Bunu Kılıçdaroğlu’nun bir milletvekiline dediği sözlerden anlıyoruz:

“Ben CHP’yi başka bir noktaya götürmek istiyorum ama seçmen direniyor.”

SOSYAL DEMOKRASİ PARANTEZİ

Bu noktada sosyal demokrasiye dair bir parantez açmamız lazım. Gözlemlerimiz Türkiye’de iki çeşit sosyal demokrasi anlayışı olduğunu gösteriyor. Burada birincisi, gerçek anlamda sosyal demokrasinin ne olduğunun bilincinde olan ve “militan sosyal demokrat” bir tavırla hareket eden Kemal Kılıçdaroğlu gibi kişiler. İkinci kısım ise sosyal demokrasiyi Atatürkçülüğün, Kemalizmin güncel yorumu sanan ve Atatürkçü, Kemalist bir tavır içinde olsa da kendisini sosyal demokrat olarak niteleyen, böyle olduğunu sanan hiç de azımsanmayacak kitle. Zaten birinci kesimin bu kadar aşama kaydetmesindeki en büyük etken, bu ikinci kesimin varlığı ve kavramların içinin “kavramlara takılmama” yanılgısıyla yanlış doldurulması, bu şekilde suistimal edilmesi…

Uzun uzun başka yazılarımızda ve kitaplarımızda bahsedeceğiz fakat sosyal demokrasiye dair gerçekleri kısaca madde madde dillendirelim.

Sosyal demokrat anlayış, anti-emperyalist değildir emperyalizmi karşısına almaktan ziyade onunla uzlaşmayı tercih eder. 1900’lü yılların başındaki 1. Enternasyonel’den beridir de bu konumlanışını değiştirmemiştir.

– Bu anlayış, Anadolu’da Milli Mücadele’nin karşısında saraydan yana olmuş, Rusya’da Ekim Devrimi’nin karşısında konumlanmış, İsveç istisnası dışında da Amerika’nın Irak işgaline alkış tutmuştur.

– Sosyal demokrat anlayış, bulunduğu ülkede toplumun hassasiyet gösterdiği konularla ilgili gibi davranır fakat bunların dışarıda olan köküne dair en ufak bir söylemde bile bulunmaz. Şöyle bir örnek verelim: Bugüne kadar Kılıçdaroğlu’nun ağzından bir kez bile emperyalizm lafını duyan oldu mu?

– Sosyal demokrasinin bu coğrafyadaki düşmanı, yüksek sesle dile getiremiyor olsa da bellidir: Kemalizm. Fakat bunu karşısına alarak yapamayacağından bunu bu değerleri savunuyormuş gibi yapıp içini boşaltarak yapmaya çalışır.

– Emperyalizmin en sinsi koludur sosyal demokrasi. Buna “yumuşak güç”, “sivil örümcek ağı” de diyebiliriz Kemal Kılıçdaroğlu’na ilk yıllarında söylenen ve kendisinin de sosyal medyada uzun süre kullandığı isim olan “Sakin Güç” de.

kapa parantez.

***

Tüm unsurlar seferber olsa da “Ghandi Kemal” tezi çok uzun soluklu olamadı, en azından seçmen bazında. Fakat adeta her seçim yenilgisinde yerinin sarsılması gereken Kılıçdaroğlu, yıllar geçtikçe yerini daha da sağlamlaştırdı.

Fakat son dönemlerde kendi ideolojisinin ve onun o koltuğa gelmesinde etken olan kişilerin ideolojisinin istekleri ile CHP seçmenlerinin beklentileri arasındaki uçurumun giderek derinleşmesi, onu bir şeyler yapmaya itiyordu.

Öyle bir şey yapmalıydı ki bu hareket hem Gezi’de olduğu gibi “milli bir tavır”a yönelmemeli, yönelse bile yönetimde bir karşılık bulmamalıydı.

Diğer yandan toplumun muhalefet partilerinin genel merkezlerine duyduğu güvensizlik her geçen gün artıyor, bu güvensizlik insanları inisiyatif almaya itiyordu. Dip dalgasıydı yükselen, bu dalganın dalgakıranı ise Kemal Kılıçdaroğlu CHP‘siydi yine. Önce referandum döneminde yaptığı “Kontrollü darbe” açıklaması ile tartışmanın anayasa maddelerine değil de 15 Temmuz sürecine kaymasına yol açtı. Yani tartışmayı AKP’nin istediği eksene çekti. Buna rağmen referandum için yeterli olmamıştı bu algı yönlendirmesi. AKP, Türkiye Cumhuriyeti hile rekorlarını kırdı, bizzat YSK eliyle. İnsanlar Kılıçdaroğlu’ndan halen bir şeyler bekledi. Oysa ondan beklenenleri Ümit Özdağ tek başına yaptı.

Referandum yenilgisini de yenilgi değilmiş gibi yansıtmaya çalışıyordu Kılıçdaroğlu, önceki seçimlerde yaptığı gibi. Fakat onun “halkın umudu” olduğunu düşünenler, artık sadece belediyelerde kendilerine iş bulunan ve CHP grup toplantısında slogan atan “bindirilmiş kıtalar” bile değil, “kıtacıklar”dı.

ADALET YÜRÜYÜŞÜ

Kılıçdaroğlu bir şey yapmalıydı, hem halkın enerjisini yönlendirebilmeli, hem milli olmamalı hem de eylemsel tavırla kendi koltuğunu kurtarmalıydı.

Bu aşamada medyanın “kontrollü” muhalifleri de zor durumdaydı. Kılıçdaroğlu’nu savunmak istiyorlar fakat artık onlar bile savunmakta zorluk çekiyorlardı, onları “solcu”, “Atatürkçü” sanan kitlelerinin kendilerinde yarattığı baskıdan ötürü.

İşte adalet yürüyüşü, hem Kılıçdaroğlu’nun beklentilerini karşılayacak hem de yağmur duasına çıkmış kontrollü muhalif sistem yazarlarının beklentisini karşılayacak “yapay yağmur”du.

Yürüyüşün adı “adalet”ti. Adalet, herkes için gerekli olan fakat içi yanlış doldurulmaktan ziyade doldurulmadığında bile çok yanlış yere evrilebilecek soyut bir kavramdı.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun “sosyal demokrat” anlayışına çok uygundu aslında bu yaklaşım.

Kılıçdaroğlu CHP’sine “ideolojisi belli değil” eleştirisi yapanlar yanılıyorlardı. Çünkü sosyal demokrasi tam da böyle bir şeydi. Her renk her ses var gibi bir algı, toplamında emperyalizmin sevdiği ve çaldığı bir çalgı.

Yürüyüşteki “adalet” olgusunun içinin doldurulmaması da aslında sosyal demokrat bir tavırla kavramın içinin doldurulmasıydı, tabi anlayana…

Nazlı Ilıcak’ları, Ahmet Altan’ları, Ali Bulaç’ları gazetecileştirmeye çalışmıştı yürüyüşün 6. gününde Kılıçdaroğlu, birileri de şaşırmış ve kızmıştı ama kendisi bunu ilk kez yapmıyordu. Aynı Kılıçdaroğlu’ydu Zekariya Öz’e methiyeler düzen.
Amiyane tabirle malzeme buydu.

SİSTEM ODAKLI KIBLE GÜNCELLEMESİ

Bu cümleleri kullanan bu hissiyat geçişlerini iyi niyetle yaşayan tüm vatansever yürüyüş katılımcılarını tenzih ederek belirtmeliyiz ki “kontrollü” muhalefetin “Biz Kılıçdaroğlu için yürümüyoruz, adalet için yürüyoruz” ile başlayıp, “Adam da günlerce nasıl yürüdü” ve “Kılıçdaroğlu ile derdiniz ne” ile devam edip “CHP Genel Başkanı’ydı, artık lider oldu” ile biten ve Kafka‘nın Dönüşüm adlı eserindeki Gregor Samsa’nın insandan bir günde hamamböceğine dönüşümünü bile sönük bırakan bu dönüşüm, bu yazarların burunlarının iyi koku almasından kaynaklanmaktadır.

Nedir o kokusu gelen “gelişme”? Yeniden Batı tarafından Kemal Kılıçdaroğlu ekseninde düzenlenmek istenen muhalefette “sistemin dışında” kalmamak. O yüzdendir genel başkanlığa oynayanların vekillere tav hali, parti içi demokrasi övgüsü, bu sebepledir en Atatürkçü insanların Kemal Kılıçdaroğlu ile imzaladıkları “yeni toplumsal olmayan mutabakat” anlaşmaları.

Uğur Mumcu, Doğan Avcıoğlu gibi sistemin muhalefetinden yer kapmak yerine “cici demokrasi” diye sistemin muhalif rolündeki enstrümanlarını da reddeden kişiler “o güzel atlara binip gidince”, durumu o güzel atlara binmek olarak betimleyenler bile ömrümün sonun döneminde sisteme teslim olup ideolojik dönüş yaşayınca piyasa da bu gibi kişilere kaldı.

Tabi biz buna Abdurrahman Çelebi Sendromu da diyebiliriz.

ADALET YÜRÜYÜŞÜ “THE FİNAL”

Yaklaşık 400 kilometrelik yürüyüşün büyük bir kısmında Atatürkçülerle yürüdü, son düzlükte ise HDP yürüyüşe bilinçli olarak entegre edildi.

Maltepe’de yapılan mitingdeki maddeler ise hem malumun ilamıydı hem de yürüyüşten umutlanıp mitinge katılan Atatürkçü CHP seçmeni açısından da kullanılmışlığın/aldatılmışlığın ilanı.

Aslında bunun ipuçlarını “liberal demokratlar” ile kendisini ve de arkasından -onun için ya da değil fark etmez- aynı yerde konumladığında vermişti. Fakat “kavramlara takılmayalımcı” kitle, kavramsal sürüklenişlerini okumakta pek başarılı olamadı.

10 maddelik bildirinin 9. maddesinde ne diyordu Kılıçdaroğlu?

“Toplumsal barışımızı bozan tüm antidemokratik uygulamalara eşit yurttaşlık temelinde son verilmelidir.”

Burada bir kavramı açıklamakta fayda var.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu iradesi; ırk, mezhep ekseninde olmayan bir yurttaşlık bağı ile herkesi eşit kabul eden “yurttaşların eşitliğini” savunur. “Eşit yurttaşlık” ise kulağa hoş ve “yurttaşların eşitliği”nden farksız gibi gözükse de Atatürk Cumhuriyeti’nin kurucu felsefesini tamamen reddeden, etnik ve mezhepsel kültürel kimliklerin siyasi kimliklere dönüşmesini ve eşitlemeyi hedefleyen, orta vadede “kotalama” sistemi ile de Türkiye’nin Yugoslavyalaşması sürecini hızlandıracak ve hem AKP hem HDP tarafından da desteklenen bir anlayışı ifade etmektedir.

10. maddede vurgulanan “Türkiye coğrafyasındaki tüm halklara, tüm kimliklere kardeşçe, adilane yaklaşan, barışçıl ve uluslararası hukuka saygılı bir dış politikaya dönüş yapmalıdır.” cümlesindeki “Türkiye coğrafyasındaki tüm halklar” tabiri, bir imla hatası ya da yanılgı değil, sosyal demokrat yaklaşımın savunduğu eşit yurttaşlık anlayışının olmazsa olmazıdır.

Maddelerden önce yapılan konuşmada belirtilen ve CHP’nin resmi sitesinden de paylaşılan “Gün, temelinde adalet olan yeni bir toplumsal sözleşme yapma günüdür.” sözü de, “eşit yurttaşlık” ile “yurttaşların eşitliği” arasındaki farkı, zıtlığı, bunun için de “yeni anayasa” gerekli olduğunu bilen ama yeni anayasa diyerek kitleyi ürkütmek yerine kelimesel makyajla durumu “yeni toplumsal sözleşme” diye ifade etme, algılatma ve normalleştirme kaygısının dışa vurumudur.

Selahattin Demirtaş’ın 21 Temmuz 2017’de yaptığı “Biz CHP ile siyasi bir ittifak arayışında değiliz. Ama adalet ve demokrasi için toplumsal mutabakatlara ‘Hayır’ demeyiz.” açıklaması, verilen pasın karşılık bulduğunu, bu yürüyüşün bir yandan Cumhuriyet Halk Partisi’nin Cumhuriyet Halklar Partisi’ne dönüştürülme kaygısı güttüğünü de göstermektedir, yürüyüşü yönlendiren kişilerce, yürüyüşe katılan kişilerin buna tepkisini bildikleri halde.

Bu açıklamalardan da anlaşılmaktadır ki Türkiye, 2019 süreciyle beraber ABD tipi iki partili bir düzene hazırlanmak istenmektedir. Ve bu düzen, AKP içinde erimiş ama AKP’nin siyasi hiçbir yaklaşımını etkileyemeyecek bir MHP ile CHP içinde eriyen ama CHP’nin son yıllarda büyük hasar gören milli ve kırmızı çizgilerini silikleştirecek HDP ittifaklarını hedeflemektedir.

HEDEFLENEN NEDİR?

Bizim vatanseverliğini sorguladığımız kişiler, yürüyüşe katılan değil yürüyüşe dadanarak ondan faydalanmak isteyen kişilerdir.

Tüm bunları yazdıktan sonra bazı gerçekleri söylemek, sistem dışı ve vatansever olan tüm Kemalistlerin namus borcudur.

Bu sebeple:

Adalet Yürüyüşü, AKP faşizminin yarattığı baskının etkisiyle bunalan insanların çoğunluğunu oluşturduğu ama yönlendirilmesinde ve yönetilmesinde asla söz hakkına sahip olmayan, bu sebeple onlara rağmen Ankara’dan İstanbul’a değil, ulus devletten federe devlete yaptırılması amaçlanan bir yürüyüştür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin federasyonlaşma sürecine en sert tepkiyi verecek kitlenin toplumsal kaygıları üzerinden yönlendirilerek sürece entegre edilmesini hedeflemektedir.

Hedeflenen, bu eylem üzerinden pompalanan algı ile 10 civarı seçim kaybetmiş bir “kaybeden”den lider yaratma ve bitik bir karaktere enerji pompalama çalışması yaparak, muhalefetin o kişi üzerinden yeniden düzenlenmesinin sağlanmasıdır.

Bu yürüyüş, Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığının garantilenmesi çalışmasıdır. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığını garantilemesi, Erdoğan’ın da 2019 yılında Başkanlığı garantilemesi anlamına gelmektedir.

Sandıkta emekleri temsilciler üzerinden teslim edilen vatanseverin emekleri, şimdi de meydanlar üzerinden sisteme teslim edilmek istenmektedir, üstelik aynı temsilciler tarafından.

BÜYÜK TEHLİKE

Bu süreçle ilgili diğer büyük tehlike ise, sosyal demokrat bir tavırla içi doldurulmayan adalet anlayışı ekseninde vatansever kitlenin önünde yürüyenlerin FETÖ ve PKK ilişkileri karanlık kişilerle kol kola girmesidir.

Çünkü geçmişte Cumhuriyet Mitinglerinde birileri “ordu göreve” pankartı açmış, onlar dışındaki herkes sözde darbe girişimi suçlamasıyla zindanlarda çürütülmüş, bu şekilde toplumsal dönüşümde ciddi yol kat edilmiştir.

O gün Cumhuriyet mitingi yapanların ve söylemlerinin “anti emperyalist” tavrı, o kitleyi hedef yapmak için “darbe” iftirasını kullanmayı zorunlu kılmıştır emperyalizm ve uşakları için.

Fakat bugün CHP Genel Merkezinde milliyetçiliği, anti emperyalizmi öcü gören yaklaşımın hakim olması, bu kişilerin de FETÖ’yle, PKK ile yakın ilişkide olan birçok kişi ve kuruma yine “adalet” adı altında sahip çıkması, yine vatanseverlerin zindanlara atılmak isteyeceği bir sürecin başlangıcı açısından “faydalanılabilir” nitelik ve risk taşımaktadır.

Bu tehlikeye rağmen Kılıçdaroğlu’nun “Kontrollü darbe” tarzı açıklamaları, açıkça ateşle oynamaktır. En iyi ihtimalle gaflettir.

***

Türk aydını, Türk yurttaşı; ülkesine, vatanına, cumhuriyetine, rejimine yapılan saldırının tek bir koldan yapılmadığını görmeli, her kendisinden gibi yansıtılan, parlatılan kişinin de kendisinden olmadığını fark ederek kendi cephesinin içeriden yarılmasına izin vermemelidir.

Tabi sahte muhalefetin yıkılmadan iktidarın yıkılmayacağını da anlayarak, iç dünyasında var olan ve kendi vatanseverliği ile bağdaşmayan siyasi, eylemsel ve düşünsel konforunu bozarak.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
23 TEMMUZ 2017

Paylaş
Önceki İçerikİLKESİZLERİN HEGEMONYASINDA DERT ANLATABİLMEK
Sonraki İçerikOYSA LOZAN NEYDİ…
Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nin her kademesinde görev aldı. Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte "Kemalizm"in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T'ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı. 2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte "Vardiya Bizde Adana"nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu. Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı. Milli Mücadele döneminde kurulan ve "Kemalizmin İleri Karakolu" unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana'daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti. Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu'nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı. Genç Yeni Adana'daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol'u kurdu. Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı'nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta. Milli İrade Birliği'nin "Milli İrade Nedir?" ve Mustafa Mutlu'nun "Dön Kardeşim" kitaplarında yazıları yayınlandı. Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın