TÜRKİYE Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan, dün(18.10.2017) şöyle bir açıklama yaptı:

“Türküm demek en tabi hakkındır ama Türkçülük yapmak hakkın değildir. Çünkü bunlar bölücülüktür.” [1]

Ayrıca yine etnisiteleri ve ulusal kimliği eşitleyerek kavramlara bakışını bir kez daha gösterdi.

Daha öncesinde de benzer şeyler söylemişti Erdoğan. Her tür milliyetçiliği ayaklar altına almıştı.

Aslında bu yazı, AKP’nin Afyon kampından sonra yazılacaktı. Çünkü orada da AKP içinde “milliyetçilik” tartışması yapılmış, Erdoğan “Tek millet demek milliyetçilikse, biz milliyetçiyiz. Tek bayrak demek, bayrağı sevmek milliyetçilikse, biz milliyetçiyiz. Tek vatan demek, vatanını sevmek milliyetçilikse, biz milliyetçiyiz. Tek devlet demek, devletin birlik ve bütünlüğünü korumak milliyetçilikse, biz milliyetçiyiz. Bizim milliyetçiliğimiz budur arkadaşlar…”[2] demiş, Binali Yıldırım da “Biz Türk milliyetçiliğine kaymadık.” demişti. [3]Yine son açıklamasında Erdoğan kurduğu bir cümle, kavramları nasıl çarpıttığını anlamak açısından da önemli:

“Etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçiliği tanımıyoruz, karşıyız…” [4]

ERDOĞAN CAHİL BİR ADAM MI?

Tabi ki değil. Birçok konuda her şeyi bildiğini sanan kişiler bilmiyor olabilir ama Erdoğan ulusal Türk kimliğinin ırk ve mezhep esasına dayanmadığını çok iyi biliyor.Algılatmak istediğinin aksine Türklük anlayışının etnik, bölgesel ve dinsel milliyetçilik olmadığını, dinsel milliyetçiliğin ümmetçilik, etnik milliyetçiliğin de ırkçılık olduğunu gayet iyi biliyor. Tıpkı bölgesel milliyetçiliğin de yine gerici bir refleks olduğunu da bildiği gibi.

Unvan ve donanımlarına rağmen yanlış anlaşılma ve hedef olma korkusuyla bazı gerçeklerle yüzleşmekten kaçınan akademisyenler dillendirmeyebilir ama Erdoğan gayet iyi biliyor ırkçılık ve milliyetçiliğin ayrı şeyler olduğunu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ulus devlet olduğunu, Kemalist milliyetçilik anlayışının diğer bir adının ulusçuluk olduğunu, buradaki milliyetçilik/ulusçuluk olgusunun ırk esasına ve ırk övgüsüne dayanan yaklaşımı reddettiğini, içerisinde din sömürüsüne izin vermeyecek laiklik olgusunu barındırdığını, aynı zamanda kuldan birey; “halk yığını”, “ahali”, “tebaa”dan ulus/millet yaratma anlamı taşıdığını da çok biliyor, ulus devlet anlayışındaki milliyetçilik anlayışının özellikle kültürel eksene dayandığını da.

Ecdadımızı reddediyorlar diyerek “Osmanlı” propagandası yapan bazı kişiler, üstelik bunu Türkiye Cumhuriyeti’ne saldırarak yapan aynı kişiler, ulus devlet anlayışının kendilerinin yaratmak istedikleri algının tam aksine, Türk tarihini 600 yıla sıkıştırmak yerine çok da geçmişe dayandırdığını, reddedici değil kucaklayıcı olduğunu, Anadolu coğrafyasında var olan tüm medeniyetleri de bu felsefeyle “kültür”üne dahil ettiğini; özelleştirdikleri ya da tarihten sildikleri Etibank, Sümerbank gibi kurumların adından bile anlayabilirler. Üstelik bu medeniyetlerin büyük kısmının “Türk” kimliğiyle olan “kültürel” bağını da yine bilimsel araştırmalarla aynı “Cumhuriyet”in kanıtladığını da görebilirler, tabi görmek isterlerse, görmek işlerine gelirse.

Bu “aynı” kişiler “Osmanlıcılık” akımının, imparatorluğun zemininden nasıl malzeme çaldığını, Osmanlı topraklarını nasıl açık büfeye dönüştürdüğünü de görmezden gelebilir, inkâr edebilir. Fakat çok şükür ki “Konuyla ilgili tarihsel gerçekler ve ve bu gerçeklere ulaşmamızı sağlayan ilke ve kurallar, bu türden gerici şımarıklardan dolayı değişmez.” [*]

NİYE BU KONUYA GİRİYORUZ?

Çünkü kurucu iradenin “felsefesini” doğru anlayalım ki kimin neye neden saldırdığını anlamak da bunu ifşa etmek de daha kolay olsun.

Ulus devlet ve ulusal kimlik konusu anlatılırken, yazılırken Kışlalı’nın sözlerini anımsamak konuyu daha net ifade etmek isteyen herkes için büyük bir şans.

O zaman şansımızı değerlendirelim:

“Sidney’de bir Türk sormuştu:
-Kürtlerin de bir ulus olmaya hakları yok mu?
Sorunun öncesi vardı… Uluslaşamadan, aşiretleri, kabileleri geride bırakmadan çağdaşlaşılamayacağını anlatmıştım. Atatürk’ün 17 dilin konuşulduğu bir toplumdan “ulus” yaratma çabalarının niçin “devrimcilik” olduğunun altını çizmeye çalışmıştım.
Soru ilk bakışta akla yakın gibiydi. Oysa “öz”ün anlaşılamadığını gösteriyordu.
Bir “ulus”u etnik kökenlerine göre “halk”lara bölmek, tarihsel açıdan “ilericilik” olamazdı. Yeniden “feodal bölünme”ye bir başka biçim altında dönmek anlamına gelirdi.
Ve adı da “gericilik” olurdu.
Tıpkı Yugoslavya’nın bugünkü bölünmüşlüğünün “ileri” değil, yapılan yanlışlıkların bedeli olan bir “geri” adım olması gibi… (Toplumu bir arada tutan “ortak” değerleri değil, “farklılık”ları kurumlaştıran yanlışların!..)

Ayrımcılık gericiliktir!
İster ırka, ister dine, ister cinsiyete, ister yaşa… İsterse etnik kökene ya da bölgeciliğe dayansın…
Bölerek ilerlenmez, bölerek gerilenir!
Avrupa Birliği, geriliğin ürünü olarak değil, ilerlemenin gereği olarak doğdu. Doğmak zorunda kaldı.

Feodal beyliklerin “ulus” oluşturması ileri bir adımdır…
Türkiye’de bölgeler arasındaki gelişmişlik farkını azaltmaya çalışmak ilericiliktir…
Yurttaşları arasında ayrım yapan devlet, “kötü” bir devlettir. İnsanları etnik kökenlerine göre “biz” ve “onlar “ diye ayıran yurttaşlar, “kötü” yurttaştırlar.
Gericidirler!

***

Atatürk’ün ulus tanımı üç ögeye dayanıyordu: Ortak tarih, ortak dil (anadil değil!) ortak kültür. 
Elbette ki “ırk” ve “din” birliği de varsa, ulusal bağların daha güçlü olabileceğini söyleyebiliriz. Ama bunlar, Kemalist ulusçuluğun “olmazsa olmaz” koşulları değildir.
(…)
Iraklı ile Faslı belki aynı “ırk”tandır. Ama aynı “ulus”tan değildir… Tuareg’ler Arap değildir, ama Faslıdır. Tıpkı Berberi’lerin de Cezayir ulusundan olması gibi.
Bir Arap ulusu yoktur, Arap ulusları vardır.
Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türklerin sayısı 800 bin ile 1 milyon 200 bin arasında değişiyordu. Oysa o tarihte Anadolu’nun nüfusu bunun on katı idi.
Kim “safkan” olduğunu ileri sürebilir? Çoğunun anası yabancı olan Osmanlı padişahları “safkan” mıydı?
“Etnik” kökeni Korsikalı olan Napolyon Fransız değil miydi? İtalyan kökenli Yves Montand ile Michel Platini’ye “Onlar Fransız değil, İtalyan” diyebilen tek aklıevvel var mı?
Türk milli takımının kaptanlığını yapmış olan Lefter bir Rum, ama Türk… Tıpkı Arnavut kökenli Şemsettin Sami gibi. Tıpkı Slav kökenli Mimar Sinan gibi…
İstanbul’da Arap baba Alman anadan doğmuş Türk tanıyorum. ABD’de de, Türk ana ve babadan doğmuş Amerikalı!…
Ve Atatürk’ün “ulus” kavramına “din”i sokmaması da doğrudur!
Bugün – ikisi de Slav kökenli olan- Boşnaklarla Sırplar niçin birbirlerini acımasızca öldürüyorlar? “Irk” farkından değil, “din” farkından!…” [5]

***

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin “ulus”tan, “ulusal Türk kimliği”nden ne anladığını anlattıktan sonra “Türkçülük” konusuna geçelim, yine konu hakkındaki yazdıklarımızı anımsatarak:


Türkçülüğü savunan kişi ve tezleri gördüğümüzde tarihsel sırasıyla 3 tarz Türkçülük akımı çıkıyor karşımıza.

Birincisi, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Kemalist felsefenin milliyetçilik/ulusçuluk anlayışının özünü oluşturan “Kültürel Milliyetçilik” eksenli Türkçülük. (Bunu Kemalist Türkçülük ya da Demokratik Türkçülük olarak da niteleyebiliriz.)

Son evrildiği noktayı baz alacak olursak Ziya Gökalp’tir bu akımın öncüsü. Ve de hak ettiği ilgiyi halen görmeyen Yusuf Akçura.
Tabi bu kişileri fikir önderi kabul eden Mustafa Kemal Atatürk.

İkincisi, 1940’lı yılların başında daha fazla ortaya çıkan Nihal Atsız’ın önderliğini yaptığı mutlak ırk esasına dayanan Atsız Türkçülüğü.


Üçüncüsü de bundan yaklaşık 20-25 yıl sonra “Türk-İslam sentezi” olarak nitelenebilecek, “Türklüğü beden, İslamiyet’i ruh, ruhsuz bedeni, yani İslamiyetsiz Türklüğü “ceset” kabul eden Türkeş Türkçülüğü.”
 [6]

Bu anımsamadan sonra soralım, Erdoğan neden “Irk ya da din esasına dayanan bir Türkçülük bölücülüktür.” demedi de doğrudan “Türkçülük bölücülüktür.” dedi?

Bu sorunun yanıtı ile “Ulusal Türk kimliğinden, ulus devletten, ırk ve mezhep eksenine dayanmayan bir milliyetçilik/ulusçuluk anlayışından kimler rahatsız olur?” sorusunun cevabında belirtilen kitle aynıdır.

Erdoğan’ın bu yaklaşımı hem itiraf hem de ilandır.

Erdoğan; “ulus devlet”, “ulusal kimlik”, Türklük, Kemalizm, Atatürk nefretlerini, birbirinden farklı kavramları eşitleyip “aynı torbaya” sokarak böylece doğruları yanlışların içerisinde eriterek beslemektedir. Bu sayede kendisini “sınırlayacak”, bireysel ve ulusun aleyhine olan ihtiraslarına engel olacak “kurucu unsur”ları da marjinalize edecek, bunlardan da bu şekilde kurtulabileceğine düşünmektedir.

Bu bir tercihtir. Bilinçli bir tercih.

Ayrıca Erdoğan’ın genel yaklaşımını destekleyen son açıklama, nefretinin ifşası açısından bir “itiraf”tır.

Ve de belki de en önemlisi, bu bir ilandır.

Bu ilan, Erdoğan’ın cümlelerinden çıkan şu tarz bir paragraftır:

“Ben Türkiye Cumhuriyeti’nin, milletinin adını bile söyleyemeyen Cumhurbaşkanı’yım. Benim için önemli olan devletin bekası değil, şahsi ikbalimdir. Bu eksende Türkiye Cumhuriyeti’ne ve Cumhuriyet kazanımlarına yapılan hiçbir saldırıdan rahatsız olmam, aksine kendim için tehdit olmadıkça da bu saldırıları desteklerim. Ve de milli unsurları hedef alanların başka sebeplerle beni de hedef alması, benim milli unsurlarla beraber hareket etmemi de milli unsurlara bakışımın değiştirmesini de gerektirmez. İki elim kanda da olsa, köşeye sıkışmış da hissetsem gerekirse kanımın son damlasıyla yine “milli” unsurlara saldırırım. Benden milli bir karakter çık-maz, çıkamaz. Ben sadece çıkarlarıma göre belli kesimleri kullanırım. İşim bitince de ‘Kandırılmışım.’ der işin içinden çıkarım.”

***

Bu vesileyle biz de bu coğrafyada test edilmiş ve kanıtlanmış bir tarihsel gerçeği yeniden dillendirelim:

Kemalizme, ulusal Türk kimliğine, ulus devlete, Cumhuriyet kazanımlarına saldıran hiçbir düşünce, hiç kimse, kendisini milli diye tanıtsa da milli sansa da milli algılatmaya çalışsa da milli devletin emperyalizm ile olan savaşında milli olarak konumlanamaz. Anti emperyalist milli cepheye herhangi bir kazanım sağlayamaz.

Herkes bu gerçekle er ya da geç yüzleşecek.

Yüzleşme hızı da ödeyeceğimiz bedelin boyutunu belirleyecek.

Sizler bu değerlere saldırdıkça, herkes bu değerlerin özünü daha iyi anlayacak. Son 15 yılda birçok konuda olduğu gibi.

Tarihin laboratuvarında damıtıla damıtıla bunca saldırıya rağmen halen “temizliğini” korurken bazı kavramlar ve kurucu felsefe, bu gerçekliğe rağmen bireysel çıkar ve komplekslerle Atatürk’e, Kemalizme halen saldırmak isteyenlere ise yanıt Özdemir İnce‘den:

“Cumhuriyet sizin travmalarınızı iyileştiremez.” 
[7]

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
19 EKİM 2017

DİPÇE:
[1] http://odatv.com/turkculuk-yapmak-boluculuktur-1810171200.h…
[2] http://www.hurriyet.com.tr/…/cumhurbaskani-milliyetciligi-n…
[3] http://www.hurriyet.com.tr/…/cumhurbaskani-milliyetciligi-n…
[4] http://www.hurriyet.com.tr/…/cumhurbaskani-milliyetciligi-n…
[5] Pülümür’ün Yaşsız Kadını – Ahmet Taner Kışlalı / 21 Mayıs 1994 – Cumhuriyet
[6] http://ucuncuyol1919.com/…/uc-tarz-i-turkculuk-ve-kemalizm…/
[7] Cumhuriyetin Üç Fedaisi, Özdemir İnce.

[*] Buradaki cümle, Özdemir İnce’nin Cumhuriyet’in Üç Fedaisi kitabının 259.,260. sayfalarındaki “Konuyla ilgili evrensel kural ve ilkeler bu türden şımarıklardan dolayı değişmez” cümlesinden esinlenerek ve ona atıf yaparak yazılmıştır.

Paylaş
Önceki İçerikÇARE “MANTIK DEVRİMİ”
Sonraki İçerikHANGİ KEMALİZM? NEREDE KEMALİST?

Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü’nin her kademesinde görev aldı.

Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte “Kemalizm”in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T’ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi
Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı.

2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte “Vardiya Bizde Adana”nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu.

Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı.

Milli Mücadele döneminde kurulan ve “Kemalizmin İleri Karakolu” unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana’daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti.

Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu’nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı.

Genç Yeni Adana’daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol’u kurdu.

Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı’nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta.

Milli İrade Birliği’nin “Milli İrade Nedir?” ve Mustafa Mutlu’nun “Dön Kardeşim” kitaplarında yazıları yayınlandı.

Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın