“Akdeniz’de yapılan bir tatbikatı izleyen Atatürk, etrafında bulunan subaylara
‘Türkiye’nin yeniden işgal edildiğini ve Türk kuvvetlerinin sadece bu bölgede direndiğini düşünelim. İkmal yollarımız ve imkanlarımız nelerdir?’ diye sorar.

Subaylar birçok farklı görüş ve düşünce ileri sürerler, Atatürk hepsini sabırla dinler, sonra elini haritaya uzatır:

‘Arkadaşlar, Kıbrıs düşmanın elinde bulunduğu sürece, bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz, bu ada bizim için önemlidir.” [1]

15 Kasım 2017. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 34 yaşında, kutlu olsun!

Kutlu olsun da Türk ulusu bu “kut”un ne kadar farkında?

Gözlerini dört açıp geleceğin denizlerde, okyanuslarda olduğunu görüp yönünü mavi sonsuzluğa dönenler, kendilerine tehdit göreceği ülkelerin sadece karasal ve karamsar bakmasını istediklerinden bu durumun çok fazla farkında değiliz maalesef…

Tümamiral Cem Gürdeniz’in dediği gibi:

“Emperyalizm, asla hedefinde olan ülkeleri denizcileştirmez.” [2]

Bir de bu durumun üstüne yapılan ve emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden algı operasyonları ile; başka ülkelerin sahip çıkmak ve korumak için her şeyi yapacağı ve o ülkelerin refah seviyesine doğrudan olumlu etki edecek zenginlikler, jeopolitik kazanımlar, neredeyse bize külfet gelmekte… Kambur olarak algılanmakta…

Bu konularla -medyanın yeteri kadar ilgilenmemesi ve konu hakkında çok fazla Türkçe kaynak olmamasından dolayı- pek fazla ilgili olmayan kişilere yazının buraya kadar olan kısmı biraz soyut gelebilir. O yüzden alabildiğine yalın bir şekilde bazı temel gerçekleri ve Kıbrıs tarihini kısaca hatırlatalım, durumu somutlaştırmak için.

“Anadolu Yarımdası’nda yaşayan devletlerden deniz gücü kuvvetli olanlar yükselmiş (Roma, Bizans, bir dönem Osmanlı), deniz gücünü kaybedenler ise çökmüştür (Doğu Roma, Osmanlı ve Hititler).” [3]

Sicilya ve Sardunya’dan sonra Akdeniz’in üçüncü büyük adası olan ve Suriye’ye 98, Mısır’a 384, Yunanistan’a ise 900 km uzaklıktayken Türkiye’ye sadece 71 km uzaklıkta(bazı kaynaklarda 65 km. ÇB.) olan Kıbrıs, 1517 yılında Mısır’ın da ele geçmesiyle Osmanlı için önem kazanmaya başladı. Çünkü böyle bir durumda Kıbrıs’ın Osmanlı toprağı olmaması, Akdeniz’de Osmanlı’ya karşı büyük bir çıban başının oluşması demekti. [4] Kıbrıs’ta ciddi ve organize bir korsan tehdidi söz konusuydu.

Kıbrıs’ta 1489 yılında gerçekleşen Venedik istilası, Ada’nın demografik yapısında da bazı değişiklikleri meydana getirmişti. Bu durum, Kıbrıs’ta o günlerden bugünlere gelecek bir trajedinin, paradoksun başlangıcı demekti…

Çünkü Venedik istilası sonucu Ada’da oluşan Katolik baskı, Ada’da Türkler dışındaki Ortodoksları canından bezdiriyordu. Öyle ki Ortodoksların maruz kaldığı bu baskı, onlara Osmanlı’ya ‘gelin bizi kurtarın’ çağrısı yaptırıyordu.

Dönemin Osmanlı Sadrazamı Sokollu Mehmet Paşa’nın ileri görüşlülüğü ve Padişah 2. Selim’in Kıbrıs’a önem vermesi sayesinde Sokollu Venedik’e elçi göndererek Kıbrıs’ın Osmanlı’ya bırakılmasını istedi. Venedik Senatosu bunu reddedince de Donanma harekete geçti, 4 Ağustos 1571 tarihinde Kıbrıs, Osmanlı topraklarına katıldı.

Osmanlı toprağı olarak ada halkı çok uzun süre huzur içinde yaşadı. Fakat Osmanlı’nın hem bilime hem de denizlere sırtını dönmesi –ki denizcileşme ve bilimsel gelişim doğru orantılı şeylerdir- sonucunda yaşanan gerileme dönemi, Kıbrıs’a da yansıdı. En son Osmanlı Padişahı Abdülhamit’in kendisine darbe yaparlar düşüncesiyle orduyu tahta kılıçlarla çalıştırıp Donanma’yı Haliç’te çürütecek kadar ileriye gitmesi, İngilizler açısından tarihi fırsattı. Ve Abdülhamit döneminde Kıbrıs, 1918 yılında İngilizlere kiralandı. Abdülhamit’in hem donanmanın elini kolunu bağlayarak aslında kendi elini kolunu bağlaması, öte yandan da İngilizlerden Osmanlı’yı koruması karşılığında imparatorluğu kaçınılmaz biçimde İngiliz masasına meze yapması (bu sadece onun değil, ondan önceki padişahların da suçu.) Kıbrıs’ın ilk başta kiralanmasına, sonra da İngiltere’nin yasal hükümlülüğünü yerine getirmemesiyle tamamen elden çıkmasına yol açtı.

Abdülhamit, elinde sağlam bir donanması olsaydı bu kadar çabuk teslim bayrağı çeker miydi?

Muhtemelen hayır.

Lozan’da Kıbrıs konusunda açık kapı bırakılmıştır fakat Kıbrıs’ın geri alınmasına yönelik çok fazla hamle yapılamamıştır.

Neden?

Çünkü Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne aktarılan bir deniz gücü söz konusu değildir.

Tekrardan soralım:

Eğer sağlam bir Cumhuriyet Donanması olsaydı, Lozan’da Kıbrıs konusu Türkiye açısından ikinci plana atılmak zorunda kalır mıydı?

Muhtemelen bunun yanıtı da hayır.

Yine Ada’ya dönüp fazla detaya girmemeye çalışarak devam edecek olursak; İngiltere işgali sonucu Ada fokurdamaya başladı. İngiltere’nin beslediği Rumlar, İngitere’nin de gündeminden çıkmaya başladı… 1950’li yıllarda Türkler için yaşamsal tehdit haline geldi Rum terör örgütü EOKA… Menderes Hükümeti bu konuya ilk başta çok fazla ilgiyle yaklaşmadı. Hatta “Kıbrıs İngiltere’nin hakkı”ydı onlar için. Fakat başta Dr. Fazıl Küçük‘ün Türkiye’de ve Ada’da mitinglerle oluşturduğu kamuoyu hükümeti de bu konuya daha farklı bakmaya başladı. Fazıl Küçük ile beraber Rauf Denktaş da bu milli meselenin önderliğini yapmaktaydı. Sonrasında 1960 yılında Kıbrıs Anayasası kabul edildi. Bu anayasaya göre Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Ada’nın garantörleriydi ve herhangi bir olağanüstü durumda müdahale hakkına sahipti. Bizim 1974’e yaptığımız Barış Harekatı’nın da hukuki dayanağı, kabul edildikten sonra Rumların ihlal ettiği yine aynı anlaşmaydı.

Peki, eğer Atatürk’ün Hamidiye kruvazörünün anı defterine yazdığı “Hudutlarının mühim ve büyük aksamı deniz olan Türk Devleti’nin Donanması da mühim ve büyük olmalıdır. O zaman Türkiye Cumhuriyeti daha müsterih ve emin olacaktır. Mükemmel ve kaadir bir Türk Donanmasına malik olmak gayedir.”[5] sözleri dikkate alınsa, ve deniz gücümüz kuvvetli olsa, Kıbrıs’ta soydaşlarımız katledilirken bu duruma uzun süre seyirci kalınır mıydı?

Muhtemelen bunun yanıtı da hayır.

Kıbrıs Barış Harekatı’ndan önceki süreçte yüzlerce Türk’ün ölümünden sorumlu, meşhur “Türkler eğer Ada’ya gelecek olurlarsa kurtarılacak tek bir Türk bile kalmayacak.” sözünün de sahibi olan Kıbrıs Başpiskoposu ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı olan Makarıos, Türkleri öldürerek yenemeyeceğini anlayınca daha uzun vadeli ve daha sinsi bir yol izlemeye başladı. Onun bu yaklaşımına göre Kıbrıs’ta uzun vadede Türk kalmayacaktı. Fakat hesaba katmadığı bir şey vardı. Yunanistan’da “generaller darbesi” olmuştu. Ve bu cunta, iç siyasette meşruluk kazanmak için bir an önce Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamak istiyordu. Makarıos ve Yunanistan arasındaki yöntem farklılığı, aralarında çok kanlı bir hesaplaşmaya yol açtı. Makarıos darbeye maruz kaldı ve kendileri açısından ne trajediktir ki Türkiye’yi garantör olarak Ada’ya müdahaleye çağıran yine aynı Makarıos’tu. 15 Temmuz 1974’te Kıbrıs’ta darbe yapan Yunanistan destekli teröristlerin bir sonraki ve asıl hedefi de Türklerdi.

Kıbrıs Barış Harekatı ile başlayan sürecin sonucu ve ürünüdür 15 Kasım 1983 ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti…

Bugün insanlık için yaşamsal öneme sahip birçok ürün kara parçalarında tükenmeye başlamıştır. Bu sebeple de gelecek ve ham madde kaygısı duyan tüm devletler gözlerini denizlere, okyanuslara dikmiştir.

Bugün Türkiye ve KKTC’nin Akdeniz’de doğal hakları vardır. Mavi vatanı vardır, işgal tehdidiyle karşı karşıya olan ve yer yer işgal altında olan…

Üç yandan kuşatılan Türkiye’nin nefes borusudur Kıbrıs. Kıbrıs’ın kaybedilmesi, Türkiye’nin karaya hapsolması demektir, aynı zamanda da nefessiz kalması…

Yani hep söylenenin aksine KKTC giderse Türkiye Cumhuriyeti de kısa vadede olmasa bile orta ya da uzun vadede gider. Ayakta kalamaz.

Bu sebeple KKTC’ye cansiperane sahip çıkmalı, 15 Kasım’ı coşkuyla kutlamalıyız.
Türkiye Cumhuriyeti için denizcileşmek, artık tarihi bir sorumluluk ve yaşamsal bir zorunluluktur.

(Tüm bunlar okunduktan sonra “Kumpas davalarında neden daha çok Deniz Kuvvetleri hedef alındı?” sorusunun yanıtı da zihinlerde daha net olacaktır.)

Peki o zaman şimdi ne yapmalı sorusuna yönelik somut yanıtı ise; kumpasa maruz kalmasa belki de geleceğin Deniz Kuvvetleri Komutanı olacak ve stratejik derinliğiyle(gerçek manada olan) Türkiye’nin yeniden muasır medeniyetler seviyesine ulaşmasına büyük katkı sağlayabilecekken bedenine giydiği üniformasından kopartılan fakat buna rağmen yoluna aynı kararlılıkla ve ruhuna giydiği üniformasıyla devam eden Deniz Mehmet Irak‘tan dinleyelim:

“(…)
Doğu Akdeniz’deki ihtiyacı, donanmanın açık denizlere bir adım daha yaklaşma ihtiyacını okumalıyız.

Yeni bir kaleye ihtiyacımız var. Bu kale neden Mersin olmasın!
Doğu Akdeniz şekil değiştiriyor. Nasıl mı? Anlatalım:
Doğu Akdeniz’deki enerji meselesi herkesin malumu. Halihazırda tüm kıyıdaşların kabul ettiği bir münhasır ekonomik bölge anlaşması yok!
Ancak Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin güneyinde Afrodit sahasında az da olsa tespit edilmiş bir rezerv mevcut. Ayrıca Mısır’ın Zohr sahasında da önemli bir keşif yapılmış durumda. Buna ek olarak İsrail’in Leviathan ve Tamar sahalarında yapılan üretimi var.
GKRY’nin tek taraflı ilan ettiği sahasında arama girişimleri ve Türk Donanması’nın bunu önleme çabaları var. Dahası Fransız Total ve İtalya Eni şirketlerinin arkasına Fransız donanmalarını alarak bölgeye geleceği konuşuluyor. Akdeniz ısınıyor!
Ayrıca, son dönemde göreve aldığımız Oruç Reis ve Barbaros isimli iki adet araştırma gemimiz var. Yani, biz de enerjinin peşindeyiz. Peki, bu paylaşım nasıl olacak? Paylaşım kavgası bölgede çatışmanın fitilini ateşleyebilir mi? Kim bilir…
Ve durumu daha da karmaşık hale getirecek konu: İsrail gazının boru hattı ile bizim üzerimizden Avrupa’ya taşınması meselesi.
İsrail Enerji Bakanı Steinitz 22. Dünya Petrol Kongresi’nde ‘Önümüzdeki süreçte Kuzey denizindeki kaynakların yerini Doğu Akdeniz’in alacağına inanıyoruz. Avrupa, Doğu Akdeniz’den doğal gaz alacak ve bu bölge güvenilir bir kaynak haline gelecek’ diyor. Bu sadece işin evrilen enerji kısmı.
Peki ya aynı bölgede Suriye’de yaşanan savaş! Suriye’de yaşananları kesinlikle Irak’tan bağımsız düşünemeyiz. Planın Kuzey Irak üzerinden Hatay’a kadar uzayacak bir Kürt koridoru olduğunu biliyoruz.
Bu topraklarda 100 yıldır değişen bir şey yok!
Her geçen gün güçlenerek Akdeniz’e daha çok inen bir Rusya var! Ortadoğu’da oyunu kuranların oyununu bozan bir Rusya. Diğer tarafta PKK/PYD’yi kara ordusu ilan etmiş bir ABD. ABD ve Rus gemileri artık daha fazla Akdeniz istiyor. ABD uçak gemilerinden kalkan uçakları ile Suriye sahasına bomba yağdırıyor. Bu çerçeveden bakarsak Deniz Kuvvetlerimizi Fırat Kalkanı Harekatı’nın dışında tutabilir miyiz? Ruslar, Hazar’dan Suriye’deki hedefleri vururken, biz Akdeniz’deki platformlarımız üzerinden sahaya destek sağlayamıyoruz! Alacak çok yolumuz var!
Ve Kıbrıs…
Tüm dünyayı bölmeye çalışanlar Kıbrıs’ı birleştirmeye çalışıyor! Şimdi Suriye’deki savaşı, Doğu Akdeniz’deki enerji savaşından ve ‘Sözde Kıbrıs Sorunu’ndan bağımsız mı düşüneceğiz!
‘Kıbrıs Sorunu’ kime sorun? Onu bize sormayın! AB’ye sorun!
Ruslar Tartus Limanı üzerinden Akdeniz’e yerleşirken, Libya ve GKRY donanma kurmaya çalışırken, İsrail donanmasının gücü malumken, Ada’daki İngiliz üsleri halen dururken biz Kıbrıs’ı terk mi edeceğiz! Asla! Aklımızı emanete vermedik ya!
Bir de Çin Deniz İpekyolu meselesi var. Çandarlı Limanı bu anlamda kullanılabilir mi, Çinliler ile görüşülüyor. Mersin Limanı’nın da Çinliler tarafından incelendiği sır değil. Çin Deniz İpekyolu hamlesinin bölgeyi nasıl etkileyeceğini bilmiyoruz. Herkesin aklındaki o soruyu soralım o zaman:
Peki, Mersin yeni Rotterdam olabilir mi? Neden olmasın!
Tüm bu çerçeve birlikte değerlendirildiğinde Doğu Akdeniz’deki askeri varlığımızı artırmamız gerektiği aşikardır. Bu bölgede son dönemde denizde icra edilen Akdeniz Kalkanı Harekatı ile karada icra edilen Fırat Kalkanı Harekatları TSK’nın bu yönelimi okuduğunun en net işaretidir.
Ancak Mersin’deki deniz üssü ve bu bölgedeki gemi sayımız yeterli midir? Tartışılmalı!
Mersin’deki askeri üssün imkan kabiliyetleri geliştirilmeli. Hatta o bölgeye neden bir tersane inşa etmiyoruz. Bu konuda daha önce de yapılmış çalışmalar var. Milli Güvenlik Kurulu’nun bu anlamda aldığı kararlar var. Ancak çeşitli ve tartışmalı çevre itirazları nedeniyle bölgede tersane inşası gerçekleştirilememiş. Kimileri önyüzü çevre olan bu itirazı haklı görmüş. Bu mesele mutlaka jeopolitik-çevre ekseninde bir çözüme kavuşmalı.
Doğu Akdeniz evriliyor. Yeni çekim alanı haline geliyor. Donanma yerinde mi sayacak?
‘Yerinde saaay!, Kıt’a dur!’ diyeceklere elbet bir cevap verecek! Mersi mi diyecek, Mersin mi?” [6]

“(…)
Geçen ayki yazımda Türk Donanması’nın ‘Açık Denizlere Doğru’ yönelimine paralel olarak Mersin bölgesine yeni bir üs kurma ihtiyacından bahsetmiştim. Şimdi ise İngilizlerin daima sahne aldığı Kıbrıs’ta Türkiye’nin neden donanımlı bir üssü olmadığını sormak istiyorum.

Yunanistan’ın bölgedeki politikalara etki eden Meis’i varken…

Konuşlandığı Rodos’u ve Girit’i varken…
Akdeniz’e 2500 mil mesafedeki İngiltere’nin bile bir üssü varken, burnumuzun dibindeki KKTC’de neden bizim bir üssümüz yok!

İsrail GKRY’de tatbikat yaparken biz neden bu yönelime bir cevap vermeyelim?

Biz neden Mersin ve KKTC’ye iki yeni üs inşa etmeyelim? Barışın anahtarı güç dengesi değil mi?

Doğu Akdeniz’de daha da güçlenen Türk Donanma’sı bu dengeye hizmet etmez mi?

Kaldı ki, bölgede Mısır ve İsrail Donanmaları ile karşılaştırıldığında nisbi büyük kalan Yunan Donanması bile fersah fersah gerimizde değil mi? Kısaca bir bilgi vermek gerekirse Yunanistan’ın 13 fırkateyn ve korveti varken, bizim 24 adet var. Onların 16 hücumbotu varken bizim 19 adet.

Onların 11 denizaltısı varken bizim 12 adet.

Diğer taraftan AB donanmaları ile de başat durumdayız. Materyal olarak eksiklerimiz olsa da personel kalitesi olarak önlerindeyiz. Bilerek yazıyorum! Dahası, farkındayım, harp sahada kazanılır. Nusret’in 26 mayınının koca bir armada üzerinde yarattığı etkiyi unutmadım. Ancak gücümüzü göstermeliyiz. Hızlı, atak ve gerektiğinde dengeli olmalıyız. Sahip olduğumuz caydırıcı Türk Donanması’nı, fikri hamleler ile desteklemeli ve ön almalıyız.

‘Kıbrıs Barış Harekatı’ gibi, dünya barışına katkı için…

Huzurlu bir gelecek için.” [7]

***

1919’da Ya İstiklal Ya Ölüm dedik, halen güncelliğini koruyor…

1974’te Ya Taksim Ya Ölüm dedik Kıbrıs için, o da güncelliğini koruyor.

Fakat hem Türkiye için istiklal, hem Kıbrıs için taksim diyebilmek, ancak bir cümle ile tamamlanırsa hakkı verilebilecek ve haklar korunabilecek gibi duruyor:

Ya denizcileşme… Ya denizcileşme!

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
15 KASIM 2017

DİPÇE

[1] Geçidi Bekleyen Sancağı, Çağdaş Bayraktar, s 9, 2017.
[2] Türkiye Denizcileşmelidir, Üçüncü Yol, s 65, 2017.
[3] MİLGEM’in Öyküsü, Özden Örnek, s 7-8, 2016.
[4] Unutulan Ada Kıbrıs, İlker Başbuğ, s 15, 2016.
[5] https://m.dzkk.tsk.tr/pages/denizwiki/konular.php?catid=6&dil=1&wiki=1
[6] http://www.marinedealnews.com/?p=8989
[7] http://www.marinedealnews.com/?p=9151

Paylaş
Önceki İçerikATATÜRK… KEMALİST.. OLMAK YA DA OLMAMAK
Sonraki İçerikTEK KİŞİLİK “MİLLİ EĞİTİM”LER ORDUSU…

Çağdaş Bayraktar 1986 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. 2014 yılında Çukurova Üniversitesi Ziraat Mühendisliği Tarım Ekonomisi bölümünü bitirdi. Aynı bölümde yüksek lisans öğrenimine devam etmektedir. Lisans eğitimi süresince 5 yıl boyunca ilk üyelikten başkanlığına kadar Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü’nin her kademesinde görev aldı.

Bu dönem içerisinde dava arkadaşları ile birlikte “Kemalizm”in yerel ve ulusal ölçekte ADK/T’ler nezdinde kurumsallaşması, yaygınlaşması ve bağımsız kalması adına yoğun çaba gösterdi
Öğrenimi müddetince okulun Türk Sanat Müziği korosunda aktif çalıştı.

2013 yılında kendisi gibi öğrenci olan arkadaşlarıyla birlikte “Vardiya Bizde Adana”nın kurulmasına öncülük etti. Haftalarca süren Sessiz Çığlık eylemlerinde hukuku savundu.

Karşı ve Yurt gazetesinin olmak üzere bir çok internet sitesi ve yerel gazetelerde yazıları yayınlandı.

Milli Mücadele döneminde kurulan ve “Kemalizmin İleri Karakolu” unvanıyla onurlandırılan Yeni Adana gazetesinde yazıları yayınlandı. Ayrıca aynı gazetenin Genç Yeni Adana ekinin kurucu editörlüğünü ve başyazarlığını yaptı. 27 sayı yayınlanan Genç Yeni Adana’daki yazarların bir çoğunun yazarlığa adım atmasında ve gelişmesinde öncülük etti.

Eski Vatan, yeni Aydınlık yazarı Mustafa Mutlu’nun resmi sosyal medya sayfalarının kurucu editörlüğünü yaptı.

Genç Yeni Adana’daki yazar kadrosunun büyük bölümüyle beraber Üçüncü Yol’u kurdu.

Bununla beraber Metin Aydoğan, Sinan Meydan ve Banu Avar gibi değerli aydınların ve de yine Üçüncü Yol yazarlarından Erhan Sandıkçı’nın da içinde bulunduğu partilerüstü Milli İrade Birliği platformunun yazar kadrosunda bulunmakta.

Milli İrade Birliği’nin “Milli İrade Nedir?” ve Mustafa Mutlu’nun “Dön Kardeşim” kitaplarında yazıları yayınlandı.

Yazarlık dışında kitap editörlüğü de yapan yazar tarih, müzik, felsefe, edebiyat, sanat, spor ve sosyoloji alanlarıyla ilgilenmektedir.

Bir Cevap Yazın