“Uçurumun kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet. Ve bunları başarmak için arasız devrimler… İşte Türk genel devriminin bir kısa diyemi…”[1]

***

“Kemâlizm devrimi, Mustafa Kemal’in arkasındaki bir avuç ilericilerle, gene bu savaşın içinde bulunan muazzam bir gericiler kitlesi arasında, didişile didişile santim santim koparılmış bir devrimdir.”[2]

***

1930 yılının başlarına gelindiğinde “türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar” ve “yıllarca süren savaş” neticesinde kurulan Cumhuriyet’imiz, hâlen, dışarıda emperyalist devletlerin kışkırtmalarıyla, içeride de gericilerin ve etnikçilerin isyanlarıyla boğuşmaktaydı. Misâk-ı milli sınırları içerisinde Türk egemenliğine yönelik her türlü örgütlü-yıkıcı faaliyet hız kesmeden sürüyor; saltanatın ve hilâfetin kaldırılmasının ve “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak” hedefine yönelik her türlü çağdaşlaşma atılımının gericilerde ve etnikçilerde yarattığı hazımsızlık, onları Cumhuriyet’e karşı örgütlenmeye ve ilk fırsatta isyan etmeye itiyordu. Emperyalist devletlerin kışkırtmaları ve gerek örtülü gerek açıktan destekleri de cabasıydı…

Ülkemizin doğusundaki Kürt-İslam ayaklanmalarının biri bitip diğeri başlarken, mürteciler, yani dönemin İslâmcıları batıda da isyana hazırlanıyordu. Cumhuriyet’le birlikte insanlar üzerindeki egemenliklerini yitirmekte olan diğer şeyhler gibi Erbilli Kürt Şeyhi Esat da Mustafa Kemal Atatürk’e, kurduğu Cumhuriyet’e, Türk devrimine düşman bir adamdı ve Manisa ve çevresinde çoktan müritlerini örgütlemeye başlamıştı bile. Şeyh Esat’ın adamlarından Manisa’da tabur imamı olan Laz İbrahim Hoca ve onun “Mehdi” nâmlı gözde mollası Giritli Derviş Mehmet, ince eleyip sık dokuyor, bilgisiz insanlara hilafet ve şeriat özlemi aşılıyordu. Manisa’nın ilçelerinde ve köylerinde, İzmir’in Menemen ilçesinde örgütlülükleri de iyiden iyiye kök salıyordu.

Şeyh Esat ve oğlu Mehmet Ali, emekli olduktan sonra Beykoz’a yerleşen Laz İbrahim Hoca ile sık sık görüşüyor, örgütlenme ile ilgili bilgileri gerek ondan gerek de bölgeden Derviş Mehmet’in müritlerinden olan -isyancılarla kendileri arasında da kuryelik yapan- Nalıncı Hasan’dan alıyorlardı.

Kasım 1930’u İstanbul’da geçiren Laz İbrahim Hoca da Aralık’ta Manisa’ya dönmüş ve çalışmalar hız kazanmıştı. Toplantılar sıklaşmış, isyan vakti yaklaşmış ve silahlanmışlardı.

Tarihler 23 Aralık 1930’u gösterdiğinde Cumhuriyet’imize diş bileyen mürteci sürüsü harekete geçti. İrticâyı ilke edinmiş, çıkar ve sömürü şebekelerinden ibâret tarikat ve cemaat yapılanmalarının şeyhleri olan mollalar, başta Giritli Derviş Mehmet, civar köy ve ilçelerden örgütledikleri kişiler, İzmir’in Menemen ilçesine gelip camide namaz kıldılar. Derviş Mehmet, namaz sonrası -belki de daha önce isyancılarca camiye yerleştirilen- yeşil sancağı kaptığı gibi topluluğun başına geçti. “Halife Abdülmecit hududa geldi, sancak-ı şerif çıktı, şeriat isteriz” nidâlarıyla insanları kışkırtmaya ve meydana toplamaya başladı. Kalabalık arttıkça daha sık tekbir getirip sloganları sıklaştıran ve müritlerini kana susamış birer canavara dönüştüren ve bunu din uğruna yaptıran Derviş Mehmet, camide namaz kılanlara kendini “Mehdi” olarak tanıttı.

Derviş Mehmet, bir yandan da hilafet ordusunun kurulduğu ve bu ordunun da çok geçmeden kendilerine katılacağı yalanıyla halka da tehditler savurarak sindirme ve korkutma yoluyla diğer insanları da kendi yanlarına çekmeye çalışadursun bu arada olaylar, ilçedeki askeri birlikte duyuldu. Bunun üzerine ilçede askerlik görevini yedek subay olarak yürütmekte olan Asteğmen Kubilay Bey, alana gelir ve Derviş Mehmet’e dağılmalarını söyler. Derviş Mehmet, Asteğmen Kubilay daha silahına davranamadan elindeki silahı ateşler ve Kubilay’ı vurur. Ardından adamlarıyla birlikte Kubilay’ın üstüne çullanır ve bağ testeresiyle Kubilay’ın başını keserler, kesik başı da sancağın ucuna geçirirler. Kubilay’ın askerlerinin tüfeklerinde talim mermisi olması sebebiyle durumu ne yazık ki önleyemezler. Olay yerine gelen iki bekçi de tabancalarıyla isyancıları durdurmaya çalışırken şehit olurlar. Bu sırada desteğe gelen başka askerler olaya müdahale eder ve çatışma çıkar. İsyan bastırılır ve Derviş Mehmet de ölü olarak ele geçirilir.

İsyan bastırılırken sağ kalanlar yakalanır, sıkıyönetim ilan edilir ve mahkeme kurulur. 37 kişi idama mahkum edilir, 6 tanesinin cezası yaşları sebebiyle 15-24 yıl arası hapis cezasına indirilir. Şeyh Esat’ın yaşı da 65’ten büyük olduğundan cezası 24 yıla indirilir. Ancak üremi hastalığı sebebiyle hastaneye kaldırılması üzerine henüz cezası onaylanmadan ölür…

İşte “…Mustafa Kemal’in arkasındaki bir avuç ilericilerle, gene bu savaşın içinde bulunan muazzam bir gericiler kitlesi arasında, didişile didişile santim santim koparılan” Kemâlist Türk devrimi, o gün yine “didişile didişile santim santim” korunmuştur.

Genç Cumhuriyet, belki Kubilay’ı geri getirememiştir ancak Kubilay’ın kanını da yerde koymamıştır; mürtecilere gereken dersi vermiş, Derviş Mehmet’in ve sağ kolunun darağacını Kubilay’ın başını kestikleri yere kurdurtmuş, onları oracıkta asmıştır.

26 Aralık 1934 tarihinde de Menemen’de devrim şehitlerimiz Asteğmen Kubilay, Bekçi hasan ve Bekçi Şevki adına anıt dikilmiş ve “İnandılar, dövüştüler, öldüler. Bıraktıkları emanetin bekçisiyiz.” yazılmıştır.

***

“Büyük ordunun kahraman genç zâbiti ve Cumhuriyet’in mefkûreci muallim heyetinin kıymetli uzvu Kubilay Bey, temiz kanı ile Cumhuriyet hayatiyetini tazelemiş ve kuvvetlendirmiş olacaktır.”
[Mustafa Kemal Atatürk]

“Kubilay, devrim uğruna, vatan sevgisi ve bütünlüğü yolunda yalnız başına, kuvvet hesabı yapmayan bir idealist vatanseverlik örneğidir. Kubilay, millet yolunda canını her an fedaya hazır olan geleneksel Türk yaradılışının müstesnâ âbidesidir.”
[İsmet İnönü]

***

Bugün gelinen nokta itibariyle, 23 Aralık 2017’de, yani Asteğmen Kubilay’ın, Bekçi Hasan’ın ve Bekçi Şevki’nin gericilerce şehit edilişinin 87. yıl dönümünde;

Onları özlem ve saygıyla anıyor ve bıraktıkları emaneti korumak için çabalamaya devam ediyoruz, bir ömür bu çabayı elden bırakmamaya da söz veriyoruz. İcap ettiğinde Cumhuriyet’imizin ve Türk devriminin yaşaması için Asteğmen Kubilay Bey’in bilinç ve kararlılığıyla hareket etmek ve aynı fedakârlığı göstermek yükümlülüğümüzdür. Aziz ruhları şâd olsun.

“İnanıp, dövüşüp, ölenlerin” mirasçısı olmanın onuru ve gururuyla…

Ali KARAKÜÇÜK
23 Aralık 2017

DİPÇE:

[1] Mustafa Kemal Atatürk, CHP 4. Büyük Kurultayı Konuşması, 1935.

[2] Niyazi Berkes, İkiyüz Yıldır Neden Bocalıyoruz – 2, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Sayfa 11.

KAYNAKÇA:

Mustafa Yıldırım, Zifiri Karanlıkta, 1. Cilt, Ulus Dağı Yayınları.

Paylaş
Önceki İçerikKUDÜS BÖYLE DÜŞTÜ *
Sonraki İçerikÖZGÜR

Bir Cevap Yazın