“Yaşamak bu yangın yerinde
Her gün yeniden ölerek”

Her patlamada yaşamı sorgulayanlardan sadece birisiydi Özgür. Her şehit haberinde yumruğunu sıkar, sıkar, sıkar; bir kaya parçasını tuzla buz haline getirecek derecede sıkar da sıkar, öfkesi dinmezdi.

Ayrılıkçı terör örgütü, insanlık düşmanı PKK’nın eylemleri Anadolu topraklarına su yerine kan serpiştirmeye başladığında henüz doğmamıştı. Bir haziran sıcağında dünyaya gözlerini ağlayarak açtığında, onun kilometrelerce uzağında bir hain, kendisine hamile süsü vererek Tunceli Cumhuriyet Meydanı’nda bayrak töreni için toplanmış askerî personelin arasına girip kendini patlatmış, 9 canı almıştı. Özgür doğmuştu, 9 yiğit kalleşçe öldürülmüştü. Bunu öğrendiğinde nasıl bir hayatın içinde olduğunu sorgulamaya başlamıştı, 11 yaşında.

Doğuştan şeker hastasıydı. Rutin kontroller için her salı annesinin elinden tutarak ta Elmadağ’dan Sıhhiye’deki Hacettepe Hastanesinin yolunu tutuyordu. 22 Mayıs’tı, günlerden salıydı. Hastaneden çıktılar, Ulus’a gittiler. Duramuyordu yerinde Özgür, içi içine sığmıyordu. Her hafta hiç bilmediği, görmediği yerlere gelmenin heyecanıyla Ulus’un nefes aldırmayan kalabalığında, insanların arasında koşturmak istiyordu. Anafartalar Çarşısı’na girip bir şeyler bakacaktı annesi Zehra ama önce bir nefes almak istedi. 90 yıl önce bu toprakları bağımsızlığa kavuşturan büyük kurtarıcının heykelinin kanatlarının altında biraz nefes almak istedi. Güvercinler ve kumrular da onlara eşlik ediyordu. Bir anlık sessizlik yerini ağır ve derinden gelen kulak çınlamasına bıraktı. Tüm kuşlar korkuyla bulundukları yerlerden havalandı. Özgür patlamanın şiddetiyle yere yığılmıştı. Anafartalar Çarşısı patlamıştı. Zehra oturduğu soğuk mermer taştan yapılmış banktan fırladı, koştu Özgür’ün üstüne. Yüzüne baktı, başını kontrol etti, elini ayağını kontrol etti, “İyi misin?” diyordu, “Özgür’üm iyi misin?”… Duymuyordu Özgür… Kaldırdı yerden Zehra oğlunu, bir taksiye atladı, az önce rahat bir nefes alarak çıktığı hastaneye şimdi daha telaşlı bir halde, kollarında yarı baygın yatan Özgür’ünü götürüyordu.

Özgür’ün sol kulağında %25 işitme kaybı vardı. Zehra, hayatının en büyük acısını o an yaşadı, oğluna döndü, “Seni doğurduğumda Tunceli’de 9 can gitti oğul, şimdi de 9 kişi yanı başımızda kayboldu, sen yine yanımdasın, sağsın…”

Anafartalar Çarşısı patladı, 9 ölü.

11 yaşında küçücük bir beden, taşıması zor bir psikolojik buhranın içine düştü. Askerlik çağına gelene dek, her gün bir şehit haberi geliyor, her akşam ana haber bültenlerini izlerken Ulus’taki patlamanın olduğu an aklına geliyor, kısa süreli cinnet geçiriyor, odasına kapanıp her yeri dağıtıyor, aynayı kırıyor, çekmeceleri yerinden çıkarıp duvara fırlatıyor, küçüklükten kalma oyuncaklarını tekmeliyor, doğduğu güne lanet ediyor, ağlıyor, ağlıyordu…

Yüzlerce ölü, yüzlerce yaralı.

Özgür, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazandığını öğrendiğinde ağzından şu sözler döküldü: “Tüm şehitlerin, tüm masumların intikamını alacağım. Tüyü bitmemiş bebelerin yaşamını alt üst eden insanlık düşmanlarını yerle yeksan edeceğim. Hayatım boyunca bu memleketin hukukuna hizmet edip, mazlumların hayallerinin çalınmasına izin vermeyeceğim.” Ülkesindeki adaletin yeniden tahsis edilmesi için elinden gelen ne varsa yapacaktı. O, Atatürk’ün Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt gibi olmak istiyordu. Bu mesleği seçmesinde de zaten Mahmut Esat Bozkurt’u örnek almasının büyük payı vardı, onun tüm eserlerini altını çize çize okurdu.

Fakülteyi bitirdikten sonra stajını babasının amcasının oğlunun ofisinde, İstanbul’da yaptı. Ankara’ya döndü. Babası Kasım memur emeklisi, annesi Zehra da işçi emeklisiydi. İkisinin emekli ikramiyesi bir bankada bekliyordu. Özgür’ün mezuniyetinden sonra karar verilmiş, Ankara’da bir avukatlık ofisi açılacaktı, ikramiye Özgür’ün hayatı için kullanılacaktı. Çok geçmeden askere gitmeye karar verdi. Bir an önce vatani görevini bitirip kafasında hiçbir problem olmadan işini yapmak istiyordu. Amasya’da acemi birliğini tamamladı. Usta birliği, Amasya’nın Göynücek ilçesindeki Jandarma Komutanlığıydı. Kısa dönem erdi, usta birliğinde çavuş oldu. Şoförlüğü vardı, askeri ehliyeti almıştı, devriye çıkan aracın şoförlüğünü yapıyordu. Bir gün bir ihbar geldi, yazıcı telefonu nöbetçi astsubaya uzattı:

 “Alo, gomtan, Çekerek Irmağı’nın yanındaki ormanlık alandan silah sesleri geliyor, n’oluyor gomtan, siz mi tatbikat yapıyonuz?”

“Hayır dede, herhangi bir tatbikat mevcut değil. Ne zaman başladı silah sesleri?”

“5 dakka oldu. Tar tar tar sesler geliyor arada.”

“Devam ediyor mu?”

“He, ya…”

“Sen kimsin dede?”

“Hasanbey Köyü Muhtarı Hamit…”

“Tamam dede, devriye aracımızla geliyoruz, sen muhtarlığa geç, seni alıp bir gidelim bakalım.”

Komutan telefonu sert ve hızlı bir şekilde kapattı.

“Özgür, AMM’yi topla.”

“Emredersiniz komutanım.”

Özgür seri bir şekilde arkadaşlarına emir verip bir an önce hazır olunması gerektiğini söyledi. Manga hazırlandıktan sonra herkesi tek tek kontrol etti, silahlara, şarjörlere, kasaturalara baktı. Her şey hazırdı, avluda bekleyen nöbetçi subay ve nöbetçi astsubayın yanına koşarak gitti, “Acil Müdahale Mangası emir ve görüşlerinize hazırdır komutanım!” diye tekmilini verdi, astsubay nezaretinde yola çıktılar… 20-25 dakika sonra köye vardılar, muhtar Hamit’i muhtarlıktan aldılar, ormanlık alana geldiklerinde ölüm sessizliği vardı. Muhtarı arabada bırakıp, ormanın içine fenerlerle daldılar. 50 metre sonra ateş açıldı, üç yerden taciz ateşiydi bu. Özgür’ün dizine bir kurşun isabet etti. Yere yığıldı. Komutanı ve diğer silah arkadaşları “Özgür! Özgür iyi misin Özgür!” diye bağırıyordu. Silah sesleri, “Özgür!” seslerine karışıyor bu karışıklık Özgür’ü iyice içinden çıkılmaz bin hâle getiriyordu. Çok geçmeden teröristler ateşi kesip kaçtılar, bir asker Özgür’ün yanında nöbetçi olarak beklemiş, diğerleri komutanla teröristleri kovalamışlardı ama izlerini kaybettirmişlerdi. Özgür, Amasya Sabuncuoğlu Şerefeddin Devlet Hastanesine kaldırılmıştı, baygındı. Dizindeki kurşun çıkarıldı, narkozun etsinde, “30 Haziran…”, “Anafartalar..” diyordu. Refakatçi asker anlamaya çalışıyordu ama anlamıyordu. Televizyonu açtı. Öğlen üç sularıydı, haber kanalında ekonomi bülteni vardı, alttaki şerit kırmızıydı, “SON DAKİKA…” yazıyordu, “AMASYA’NIN ÇİĞDEMLİK KÖYÜNE HIRSIZLIK İHBARI ÜZERİNE İNTİKAL EDEN GÜVENLİK GÜÇLERİNİN ZANA KÖPRÜSÜ’NDEN GEÇİŞİ SIRASINDA MAYIN PATLAMASI SONUCUNDA BİRİ KISA DÖNEM ER İKİ ASKER ŞEHİT OLDU”… Refakatçi asker “Soysuz köpekler!” diye bağırdı. Özgür bu sese kayıtsız kalamadı, dudaklarından o an “30 Haziran” ve “Anafartalar”dan sonra “Amasya” kelimesi döküldü…

Özgür’ün omuzlarındaki yük yetmiyormuş gibi, bir de Amasya yükü onu iyice bunaltmıştı. O yaşarken, birileri ölüyordu. Buna yaşamak denir miydi? Yaşarken ölmenin tanımı bu olabilir miydi? Ağır bir psikolojik buhranın düzenli tedavi ile düzelmesi mümkün müydü? Askerliğini tamamladıktan sonra 1 yıl süren hem tıbbî hem de psikolojik tedavinin ardından avukatlık ofisine geri döndü.
Başarılı bir meslek hayatının 5. yılında Türkiye ağır bir dönemden geçiyordu. 12 yıllık iktidarın yol arkadaşı, bir anda “Fethullahçı Terör Örgütü” olmuş, kol kola yürüdükleri, “Çözüm Süreci”ni birlikte yürüttükleri ayrılıkçılar bir anda düşmanları olmuştu. İktidar 400 milletvekili istiyor, ayrılıkçıların siyasi başı “Seni başkan yaptırmayacağız!” diyordu, kanal kanal dolaşıp bağlama çalıyor, halka şirin gösterilmeye çalışılıyordu. Batıda farklıydı, doğuda çok farklı… Bir yerde “Türkiye’nin partisiyiz. Herkesi kucaklayacağız.” diyordu, başka yerde “Başkan Apo’nun heykelini dikeceğiz.” diyordu. Kahpeliğin bini bir paraydı. Bombalar birer birer patlamaya başlamıştı. IŞİD’in Suruç ve Ankara Gar patlamalarının yanı sıra PKK ve TAK’ın Ankara Merasim Sokak, sonra Kızılay Güvenpark patlamaları yaşanmış, IŞİD’in ve PKK’nın sivillere yönelik saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı 300’e yaklaşmıştı… O yılın temmuz ayında iktidarın daha önce yol arkadaşlığını yaptığı FETÖ’nün TSK içindeki yapılanmasının darbe girişimi yaşandı, 300’e yakın insan orada hayatını kaybetmişti… Dokunulmazlıkların kaldırılması sonucu ayrılıkçıların milletvekilleri “silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan birer birer cezaevine tıkılmıştı. İki yıl önce kanal kanal gezip halka şirin gösterilmeye çalışılan terör örgütünün siyasi elebaşı şimdi hapishane peşinde “özgür” olmanın arayışı içerisindeydi… Cezaevinde de durmamış öykü kitabı yazmıştı. Merak etti Özgür, kitap çıktığı an sipariş vermiş ve almıştı. Babası ve annesi sayesinde zengin bir kütüphanesi vardı. Edebiyata çocukluğundan beri ilgisi vardı Özgür’ün. En sevdiği Türk şairler Cahit Sıtkı ve Attila İlhan’dı. Yabancılardan pek yoktu ama Brecth’in şiirleri başkaydı. Şiirin yanı sıra öykü ve roman da çok okurdu. En sevdiği öykücü Sadık Hidayet ve Sabahattin Kudret Aksal’dı. Roman yazarlarındansa en sevdiği yazar Hasan İzzettin Dinamo’ydu. Dostoyevski’nin yeriyse onun gönlünde başkaydı. Yeraltından Notlar başucu kitabıydı. Durdu düşündü, “Neredeen nereye…” dedi, “Edebiyatçının bile kolpasına kaldık!”

Kitabın adı Seher’di. İlk öyküyü okuduğunda “Bu ne saçma bir öykü dili!” serzenişinde bulundu. Soğuk espriler ve devlet düşmanlığının had safhada olduğu bu öyküyü adeta “Eyyüb’ün sabrı”yla okudu, “Aman ha! Her fırsatta devlet düşmanlığını dile getir! Soysuz!” dedi içinden, okumaya devam etti. Kitabın ortalarında bir öykü vardı ve adı “Halep Ezmesi” idi. Öykünün konusu; Aslen Halepli, Hatay’da bir lokantanın sahibi olan Hamdullah Usta’nın çocukluk aşkının 16 yaşında evlendirilmesi ve hayata küsmesinin ardından kimseyi sevmemesiyle başlıyor, Rukiye’nin kocasıyla birlikte savaştan kaçıp Hamdullah Usta’nın alt kattaki evinde kirada oturuyor olmasıyla devam ediyor, Rukiye’nin kocasıyla birlikte Halep’teki evlerinden birkaç parça eşya almak istemesi ve bir pazar yerinde “Allahuekber!” nidasıyla bir intihar bombacısının kendini patlatması, Rukiye’nin ölmesi ve Hamdullah Usta’nın bu durumun ardından intihar etmesiyle bitiyordu. Bu öyküyü okuduktan sonra, yılların öfkesiyle kitabı karşısındaki duvara olanca nefretiyle fırlattı. “Ulan şerefsiz!” diye bağırdı, “Yıllardır ‘Biji Apo! Biji kürdistan!’ diye kendini patlatan köpeklerinden niye bahsetmiyorsun! Bu nasıl olabilir? Nasıl!” Kalbi olması gerekenden çok daha hızlı atmaya başlamış, haddinden fazla nefes alıp vermeye başlamıştı. Yumruğunu sıktı, dişlerini daha çok sıktı, daha çok sıktı, az kalsın dişleri kırılacaktı. Olanca gücüyle kestane ağacından yapılan masasına sertçe bir yumruk indirdi, hıncını alamadı, bir daha vurdu, hiçbir şey hissetmiyordu, bir daha vurdu. Anlamsızca bağırmaya başladı. “Yeter ulan yeter! Yeter! Yeter!” dedi, ağlamaya başladı, 30 Haziran’ı, Anafartalar’ı, Amasya’yı düşündü. Daha çok ağlamaya başladı. Diz çöktü, daha çok ağladı. “Nasıl bir dünyada yaşıyorum? Yaşamıyorum… Her dakika daha çok ölüyorum. Bu hainlerle nasıl aynı havayı soluyorum? Duyma yetimin önemli bir bölümünü kaybettim, ayağımı kaybettim, platine mahkûm oldum, hayatım yerle bir oldu. Sadece ben mi, binlerce insan bu puştların kahpe kurşunlarına, haince pusulara kurban gitti. Bu ne pişkinlik! Bu ne vicdansızlık!” O an, bugüne kadar televizyonların ana haber bültenlerinde gördüğü şehit analarının, şehit babalarının acı feryatlarını duydu, öksüz kalan çocukların, ersiz kalan kadınların çaresiz ifadelerini gördü. Tüm bunlar olurken hainlerle iş birliği yapan devlet yöneticileri geldi aklına, “Megri Megri”yi duyumsadı yeniden, “Hassiktirin diyorum!” diyen terbiyesizlerin milletvekili olduğu, terörist cenazesine katılan kahpelerin devletten binlerce lira maaş aldıklarını, sefa içinde yaşadığını hatırladı…

Özgür, tüm hayatının dışavurumunu bu kitabı okuduktan sonra ofisinin cansız duvarlarına, öylece duran koltuklarına haykırıyordu. Ama onu kimse duymuyordu. Kimse söylediklerine kulak kesilmiyordu. Kimse onun elinden tutup da kaldırmıyor, teselli etmiyordu, edemiyordu. Bu yalnızlık, bu bıkkınlık, bu tutsaklık canına tak etti.

Ayağa kalktı. Koltuğa, masaya tutuna tutuna masanın çekmecesini açtı, ruhsatlı tabancasını çıkardı, mermiyi ağzına verdi, balkona çıktı, tabancayı şakağına dayadı, işaret parmağını tetiğe yaklaştırdı, durdu, derin bir nefes aldı, vazgeçti. İçeri girdi, bir kağıt bir kalem aldı, “Adım Özgür ama hayatım boyunca yüzsüzlerin, hainlerin tutsaklığı içerisinde yaşadım. Asıl özgürlüğe şimdi koşuyorum. Binlerce insanın ve benim ölümümden sorumlu olan bu kitabın yazarı ve arkadaşlarıdır.” yazdı, adı “Seher” olan kitabın üzerine yapıştırdı. Yarım bıraktığı işi tamamlamak üzere Necatibey Caddesi’ne bakan balkona yeniden yürüdü, tabancayı şakağına dayadı, işaret parmağını tetiğe yaklaştırdı, durdu, derin bir nefes aldı…

Hareketsiz bedeni Necatibey Caddesi üzerindeki kaldırımda yatıyordu. Özgürlük mücadelesi adı altında binlerce insanın hayatını karartanlar Özgür’ün de hayatını karartmışlardı. Ve hiçbir şey olmamış gibi hayat devam ediyordu, hainler de hainliklerine kaldıkları yerden…

Mehmet Aman

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.