Dumlupınar, denizaltıcılık tarihimizin en acı faciası olduğu gibi, yine denizaltıcılık tarihimizde bilgi kirliliğinden en fazla muzdarip olan hadiselerinden biridir. Bu elim facia bazı yazar ve radyo programcılarının elinde basit bir romantik hikâyeye dönüşmüş, bu yazar ve radyocular hadiseleri çarpıtmakla kalmamış, hatta işi sahte delil ve tanıklar uydurmaya kadar vardırmışlardır. Bu yazıda sıklıkla dile getirilen üç yanlışı düzeltmek istedim.

Nato’nun düzenlediği “Blue Sea” tatbikatına katılan TCG Dumlupınar ve TCG I. İnönü denizaltıları tatbikat sonrasında 3 Nisan günü Gölcük ana üslerine dönmek üzere yola çıktılar. 4 Nisan 1953 tarihinde, saat sabaha karşı 02.15’te Dumlupınar denizaltısı Çanakkale Boğazı Nara Burnu’nda İsveç bayraklı Naboland şilebiyle sancak baş torpido dairesinden müsademe sonucu battı. Naboland  “We have collision with unknown submarine position 3 miles Çanak immediate asisstance necessary! Signature: Master” (Çanak’a 3 mil mesafede kimliği bilinmeyen bir denizaltıyla çarpıştık. Acil yardım gerekli! İmza: Süvari) mesajını yolladı. Dumlupınar hızla sulara gömüldü. Pruvası üzerine battığı için pervaneleri suyun dışında kalmıştı. Son bir çaba olarak mürettebat makinaları tornistan çalıştırsalar da sonuç alamadılar. Kazadan sonra deniz yüzeyini kaplayan motorin tabakası mürettebatın denizaltıdaki tüm ağırlığı atarak yüzeye çıkmaya çalışmasının bir işaretiydi. Motorin sarnıcını boşaltmak batan denizaltılarda sıkça uygulanan bir yöntemdir.

Çarpışma esnasında Dumlupınar’ın  yelkeninde bulunan sekiz kişi denize düştü, bunlardan sadece beşi hayatta kalabildi.

İki gözcü er çarpışma esnasında denize düştükten sonra suyun dışında kalan pervanelere yüzerek tutunmaya çalışmış ama bu sırada pervanenin dönmesiyle feci şekilde can vermiştir. Şehit olan üçüncü Astsubay Şaban Mutlu ise başını çarparak şehit olmuştur. Naboland kazazedeleri kurtarmak için süratle filikalarını indirmeye başladı. Filikalara alınan kazazedeler gümrük motorunun gelmesiyle bu gemiye geçtiler. Gümrük motoru, kazazedeleri Çanakkale’ye götürdü. Hipotermi tehlikesine karşın Çanakkale Deniz Hastanesine kaldırıldılar. Sabah saatlerinde balıkçılar tarafından denizaltının sarı renkli battı şamandırası bulundu.

Dumlupınar, Balao sınıfı bir denizaltıydı. Bu gemilerde biri baş torpido dairesinde, diğeri kıç torpido dairesinde iki battı şamandırası bulunur. Bu şamandıralar hem batan gemiyle iletişimi sağlar hem de batığın konumunu belirler. Üstlerinde bulunan kapak açıldığında içinde bir ahize bulunmaktadır. Kurtarma çalışmasına başlanmadan önce geminin durumu hakkında bilgi almak için bu telefon hattı önem taşır. Dumlupınar hakkındaki çalışmaları incelediğimizde şamandıra aracılığıyla yapılan konuşmalara çokça yer verildiğini görüyoruz.

Savaş Karakaş’ın, “Son Söz: Vatan Sağolsun” belgeselinde bahsettiği bir hadise ve emekli denizaltı komutanlarının bana aktardıkları, beni bu konuşmaların doğruluğunu araştırmaya sevk etti.

Denizaltıyla ilk teması kuranlar Eceabat’tan intikal eden 10 numaralı gümrük motoru baş çarkçısı Selim Yolüdüz ve dönemin Çanakkale Boğaz Komutanı Albay Zeki Adar’dır. İddia edilenin aksine, “Vatan Sağolsun” sözünün yapılan son görüşmede değil, bu ilk temasta telaffuz edildiği anlatılır. Aslında Astsubay Selami, “Vatan Sağolsun” sözünü söylemiş olduğu kesin değildir.

Peki, o dönemde gazetelere manşet olan, belgesellere isim olan bu söz kim tarafından söylendi?

Kaza haberi yayıldıktan sonra denizaltı mürettebatının yakınları Çanakkale’ye gelmişlerdi. Astsubay Selami’nin ağabeyi de gelenler arasındaydı. Kendisi Çanakkale’ye varmadan birkaç saat önce şamandıranın kablosu Kurtaran gemisinin pervanesine dolanarak kopmuş, denizaltıyla irtibat kesilmişti. Gümrük motoru baş çarkçısı Selim Yoludüz, Astsubay Selami’nin ağabeyine moral vermek için, “Keşke daha erken gelebilseydiniz, sizi görüştürürdük. Kablo koptu. Kardeşinle son görüşmeyi ben yaptım, durumu iyiydi. Biz iyiyiz, ailelerimiz bizi merak etmesin, vatan sağ olsun, dedi.” demiştir. O esnada ikilinin yanında bulunan ve askerliğini Genelkurmay Basın Bürosunda yapmakta olan Gazeteci Orhan Birgit, bunu “astsubayın son sözleri” şeklinde haber yapmıştır. Kendisi, olaydan 45 yıl sonra Savaş Karakaş’a yalan haber yaptığını itiraf etmiştir. Denizaltıyla kurulan son temasta, karbondioksit zehirlenmesi belirtileri göstermeye başlayan mürettebatın güçlükle nefes aldığı duyulmuştur.

Denizaltıcılık tarihimizin en kapsamlı eseri olup Deniz Albay Raşit Metel tarafından yazılan “Türk Denizaltıcılık Tarihi” isimli çalışmada bu söze yer verilmemesi de bunu desteklemektedir…

Sıkça kullanılan ama doğru olmayan bilgi ise, ümitler kesilince gemidekilere, “Konuşabilir, sigara içebilir, şarkı, türkü söyleyebilirsiniz.” denerek kurtulamayacaklarının söylendiği diyalogdur. Genel kurtarma prosedürü gereği denizaltıdakilere oksijen sarfiyatının azaltılması adına gerekmedikçe konuşmamaları ve sigara içmemeleri gerektiği söylenir.  Bu, personel tarafından da bilinmektedir. Gemiyle ilk görüşmede de bu hatırlatılmıştır. Dolayısıyla, “Sigara içebilir, konuşabilirsiniz.” diyaloğunun yaşanmış olma olasılığı yoktur. Çünkü kurtarma işleminden ümidin kesilmesinin sebebi, kurtarma çanının indirilmesi için kullanılan şamandıra telinin kopmasıdır. Bu tel aynı zamanda telefon kablosudur. Şamandıra üzerinde açık bir şekilde kablonun ince olduğu ve botla şamandıraya tutunulmaması gerektiği yazar. Bu, şamandıra ilk bulunduğunda Astsubay Selami tarafından da muhataplarına hatırlatılmış, “Bu ince bir telefon kablosudur, botla tutunmayınız.” diyerek Selim Yoludüz’ü uyarmıştır.

Kazadan sonra sadece kıçtaki şamandıranın atılabilmiş olması batığın tam mevkiinin tespitini zorlaştırdığı gibi, çanın indirilebilmesi için tek umuttu. Yüksek akıntı söz konusu olduğundan, dalgıçların bir kılavuz tel yardımı olmadan dalış yapmaları imkânsızdı. Bu yüzden, kopan tel yerine yenisi takılamazdı. Dumlupınar overhole görmediği için şamandıraları değiştirilmemişti. Yeni şamandıralar takılsaydı yüzeye ulaştığı anda kendini sabitleyecek mekanizmaya sahip olacaktı. Şamandıra kilitlenmediğinden, akıntıyla birlikte 150 metre aşağıya sürüklenmişti. Bu yüzden Kurtaran yanlış yerde konumlanmıştı. Kurtaran’ın yeniden konumlandırılması sırasında tel pervaneye dolandı ve koptu. Telin kopması sonucunda çan indirilemediğinden kurtarma faaliyeti sona ermişti. Yeni bir çelik halat takmak için dalan dalgıçlar da bahsettiğimiz gibi yüksek akıntı nedeniyle başarısız olmuşlardı. Sonuç olarak, bu son tebliğin gemiye iletilmesi imkânsızdı. Gemiyle tek iletişim aracı kaybedilmişti.  22 genç denizcinin hayatının ince bir telefon kablosuna bağlı olması ne de trajiktir…

Doğruluğu ispatlanamayan diğer bir iddia ise herkesin bildiği, Gelibolu’da elinde fenerle Dumlupınar’ın geçmesini bekleyen genç kızın hikâyesidir. Anlatılan hikayeye göre harp okulundayken Gelibolu’da genç bir kıza aşık olan genç mezun olup teğmen çıkınca Dumlupınar denizaltısına tayin oluyor. Tayin haberi geldikten sonra kızla buluştuğunda ona denizaltıcı olduğunu ve artık çok az görüşebileceklerini söylüyor. Sonra ona bir fener ve bir defter hediye ediyor. Defterde mors alfabesi yazılıdır. Kıza bu alfabeyi öğrenmesini ve denizaltı boğazdan geçerken bununla haberleşeceklerini söylüyor. Denizaltı boğazdan geçerken birkaç kez genç aşıklar bu şekilde haberleşiyor. Sonra bu olay tüm denizaltı filosunda duyuluyor. Dumlupınar son tatbikatına gittiğinde dönüşe geçilmeden önce teğmen sevgilisine telefon ediyor (Bazen mektup yolladığı da söylenir) “Biz üç denizaltıyla dönüşe geçiyoruz, gece yarısından sonra Gelibolu’da oluruz. Unutma ben en öndeki denizaltıdayım.’’ der.

3 Nisan gecesi denizaltılar yola çıkar.
Denizaltılar boğaza girdiğinde yoğun sis vardır.
02.15’te Nara’da Dumlupınar, Naboland ile çarpışıp batar.
Arkadaki denizaltılarsa sisten dolayı bunu görmez ve yollarına devam ederler. Bu sırada genç kızımız pencerenin önünde elinde fenerle denizaltıları beklemektedir. İlk denizaltının siluetini gördüğü zaman genç kız feneriyle “Seni seviyorum” yazar. Denizaltının komutanı Bahri Kunt şaşırır. (Bazen gemi komutanı Fahri Korutürk olarak söylenir.) “Bu kızın sevgilisi öndeki gemideydi. Gemileri karıştırdı herhalde.” der. Sonra yanındaki ere emreder. “Geç oğlum projektörün başına. Kızcağız merakta kalmasın.”  Gecenin karanlığında projektörün güçlü ışığıyla tüm Gelibolu gündüze döner. I. İnönü şu mesajı yollamıştır “Sonsuza kadar…”

Hikâyede arkadaki denizaltının (I. İnönü) Dumlupınar’ı görmeden kuzeye ilerlediği söylenir. Ama yazının başında da belirtildiği gibi, I. İnönü, o gece makine arızası yaşadığı için bu imkânsızdır. Hikâyede üç denizaltı olduğu söylense de sadece Dumlupınar ve I. İnönü denizaltıları tatbikata gitmişti. Öte yandan, I. İnönü makine arızası yaşamasa bile kazayı fark etmeden yoluna devam etmesi de olanaksızdır. Çünkü gümrük motoru baş çarkçısı, olay yerine vardıklarındaki manzarayı şu şekilde tarif ediyor: “Naboland isminde bir gemi bütün ışıklarını açmış, ışıklı can simitlerini denize atmış ve iki tane tahliye sandalını da indirmiş, denizin üstünü panayır yerine çevirmişti.”

Pruvasında devasa bir delik açılmış halde demirlemiş, sürekli olarak mesaj gönderen, işaret fişeği atan ve projektörlerini yakmış bir şilebi denizaltının yelkenindeki 8 kişinin görmemiş olduğunu iddia etmek saçmalıktır.

Bitirmeden, son olarak kazadan önce Dumlupınar’ın yelkeninde yaşananlardan bahsedeceğiz. Gemi Komutanı Çelebioğlu, Nara Burnu’na yaklaşılırken, Üsteğmen Yumuk’a geminin Anadolu yakasına fazla yakın olduğunu söyler. Ardından “İskele 15” emri vererek talvek hattına yaklaşır. Bu emir Kepez Koyu ile Çanakkale arasında bir mevkide verilmiştir. Çelebioğlu’nun düşüncesi Birinci Dünya Savaşı batıklarına takılarak karinada yırtık oluşmasını engellemekti. Ama yanılıyordu. Gemiye hasara uğratabilecek yükseklikteki bütün batıklar Karanlık Liman bölgesinde, yani daha güneydeydi. Çanakkale geçildikten sonra, gözcünün verdiği rapor üzerine Üsteğmen çarpışmadan sakınmak için tekrar Sancak emri verdiyse de Yüzbaşı Çelebioğlu yelkene geri çıkarak (vardiyası bitmeden hemen önce iskele emri vermiş ve aşağı inmişti) İskele emri verdi.

Üsteğmense tekrar çatışma rotasını bozmak için Sancak emri verse de Yüzbaşı emir komutayı devralıp Naboland’ın önünden karşı tarafa geçmek için “İskele alabanda tam yol ileri” emrini vermişse de artık geç kalmıştı. Tam yol tornistan emri verse de artık çok geçti. İki gemi müthiş bir gürültüyle müsademe etti. Subayların arasındaki bir nevi hâkimiyet tartışması faciayı doğurdu. Böylelikle Dumlupınar ilk overhole’una gidemeden sonsuz karakoluna intikal etti…

Uğur ESMER

Kaynakça:
*AYDIN Mehmet Akif (Yön.), Son söz; Vatan Sağolsun, Oyak Şirketler Grubu, 2003
*KARAKAŞ Savaş, “Gemiler Batarken Denizin Canı Yanar mı?”, Yeni Deniz Mecmuası, S:2(2016), s.103-105.
*METEL Raşit, Türk Denizaltıcılık Tarihi, Deniz Basımevi, İstanbul, 1960.
*ÇAPLI Bülent, Dumlupınar iki gemi iki kaptan, Doğan kitap, İstanbul,2004.

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.