“Haritaya bakarsanız Osmanlı’nın gövdesi ve kolları Asya’da, başı Avrupa’dadır. Bu büyük vücudu yaşatmak için başı güçlendirmek gerekir. Bu büyük cüsseye demirden bir baş gerekir… Osmanlı donanmaya muhtaçtır… Yeni gemilere çok ihtiyacımız var. Osmanlı Donanması artık Yunan Donanması’nın zebunu olamaz. Balkan Harbi’nde adamakıllı bir zırhlımız olsaydı, denizlere hakim olurduk, adalar bize kalırdı. Deniz gücümüzü güçlendirmeye karşı olanlar uğradığımız bozgunu hatırlamalı. Bizim İngiliz ve Ruslarla baş edemeyeceğimizi herkes biliyor. Ancak Yunanlılardan geri kaldığımıza tüm dünya şaşıyor… İstanbul ve çevresini korumak ve Anadolu’nun müdafaası için Yunan Donanması’na üstünlük kurmalıyız… Müttefiklerin elini kolunu sallayarak İstanbul’u işgalini ancak bu şekilde engelleriz.” [1]

1913 Mayıs’ında Sadrazam ve Bahriye Bakanı olan Mahmut Şevket Paşa diyordu bu sözleri. Bu sözler aslında, denizin, denizciliğin ve onun bağlantısı olan donanmanın önemini vurguluyordu.  Denizcilik demek, bilim, teknoloji, ekonomi, savunma ve sanayi demektir. 17. yüzyıla kadar güçlü bir konumda olan Osmanlı Savunma Sanayi, 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’daki teknolojik gelişmeleri takip edememiş, Birinci Dünya Savaşı sırasında ise etkinliğini büyük ölçüde yitirmiştir.

Deniz gücü önemli bir güçtür. Deniz aynı zamanda savunma ve güvenlik demektir. Bu noktada da donanmalar devreye girer. Anadolu coğrafyasının kaderi tarih boyunca denizlerle iç içedir. Çünkü Anadolu coğrafyası bir yarımadadır. Tarih boyunca bu topraklara sahip olanlar denizcilikte geri kaldığı sürece tehdit ve istilalara maruz kalmış; güçlü donanmalara sahip olduklarında ise güç ve gönenç  sahibi olmuşlardır. Bunun en yakın örneğini Osmanlı Devleti’nde görebiliriz. 1770 yılında yaşanılan Çeşme Baskını sonrası Kırım ve Boğazların kontrolü; 1827 yılında yaşanan Navarin Baskını sonrası Yunanistan; 1853 yılındaki Sinop Baskını sonrası Batılı devletlerin tam sömürgesine dönüşerek, büyük ekonomik çıkarlarımızı; II. Abdülhamit’in donanmaya düşmanlığı nedeniyle Kıbrıs, Balkanlar, Ege adaları, Oniki Adalar, Girit ve Libya kaybedilmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun, İnebahtı sonrası denizlerde gerilemesi imparatorluğun duraksamasına; denizlerde egemenliği kaybetmesi de toprak kayıpları ile imparatorluğun çöküşüne neden olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, 1924 yılında donanmanın önemine şu sözlerle dikkat çekmiştir: “Hudutlarının mühim ve büyük kısımları deniz olan Türk devletinin donanması da mühim ve büyük olması gerekir. O zaman Türk Cumhuriyeti daha gönlü rahat ve emin olacaktır.” [2]

1924 yılında donanmanın önemine dikkat çeken Atatürk, şüphesiz Türk ulusunun denizler üzerindeki çıkarlarını düşünerek donanmamızın güçlü olması gerektiğini vurgulamıştır. Ancak, iyi bir donanma sahibi olabilmek için ülkede bununla ilgili sanayinin ve yatırımların olması gerekmektedir.

Atatürk yine 1924 yılında, “Dış pazardan satın alınan gemiler ile donanma yapılmadığını siz de biliyorsunuz. Donanma, sadece kıyıyı koruyacak bir kuvvet değil, bundan daha önemli olarak deniz yollarının güvenliğini sağlayacak bir kuvvettir. Evvela çekirdek bir donanma tedarik etmekle yetinip, deniz sanayi ve ticaretimizi geliştirmeliyiz. Bundan sonra memleket sanayinde fışkıracak donanmayı yapmak da kolay olacaktır.[3]” diyerek yapılacak olan donanmanın milli olması gerekliliğine dikkat çekmiştir.

Atatürk genç Cumhuriyet’in güçlü bir donanmasının olması gerektiğini vurgularken Osmanlı Devleti 18. yüzyıldan itibaren teknolojik gelişmelerden uzak kalmıştır. Osmanlı’nın deniz gücünü yenileme yeteneğinin en güzel ifadesini Sokullu Mehmet Paşa’nın talihsiz İnebahtı Deniz Savaşı’ndan sonra donanmayı yenilemek isteyen Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa‘ya hitaben söylediği, “Paşa! Paşa! Bu devletin kuvvet ve kudreti o derecedir ki, bütün donanma lengerleri (gemi demiri) gümüşten, resenleri (halatları) ibrişimden, yelkenleri atlastan yapılmak ferman olunsa layıktır. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al.” tümcelerinde görmek mümkündür.[4]

Tarihten ders çıkarmalıydık. Osmanlı İmparatorluğu denizlere olan hakimiyetini kaybettikçe Anadolu içlerine doğru sıkışmış ve giderek çöküşü de hızlanmıştır. Cumhuriyet Donanması, Osmanlı’nın çöküş döneminde yaptığı hataya düşmemiş ve günümüze kadar da güçlenerek Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası alandaki çıkarlarını korumayı gözetmiştir. Ancak 2009 yılından itibaren başlayarak Kumpas davaları sürecinde denizcilerimiz medyada isimli sahte davalarla yerden yere vuruluyordu. Oysaki yerden yere vurulan denizcilerimiz değil ülkemizin geleceğiydi.

Kumpas davaları sürecinde Türk Donanması ağır yaralar almıştır. Kumpas davaları sürecinde yapılan tasfiyeler ile donanmanın 90 yıllık birikimi ortadan kaldırılmış ve bu durum nesiller arasında kırılan bir nevi fay etkisi oluşturmuştur. Örneğin, bir savaş gemisi, yeni inşa edildiği takdirde üç yıl içerisinde temin edilebilir. Ancak, buna kumanda edebilecek gemi komutanı 15 yılda, komodor 20 yılda, amiral ise 25 yılda yetişmektedir.

Denizcilik ekonomi ve ticaret bağlamında da önemli rol oynamaktadır. Bugün, enerji piyasalarının ihtiyaç duyduğu ham petrolün yaklaşık %98’i, diğer ticari yüklerin %85’i deniz yoluyla taşınmakta, deniz ulaştırması dünya ekonomisine yaklaşık 300 milyar dolar katkıda bulunmakta, bunun da yaklaşık %30’u Akdeniz havzası taşımacılığından sağlanmaktadır.[5] Dünya ticaretinde, taşımacılıkta bu kadar önemli rolü olan denizcilik için güvenlik ve savunma da bir o kadar önemlidir. Denizler üzerinde çıkarlarımızı koruyabilmek ve söz sahibi olabilmek için güçlü bir donanmaya ihtiyaç vardır. Ancak Atatürk’ün de dediği gibi, “Dış pazardan satın alınan gemiler ile donanma yapılmadığını siz de biliyorsunuz.” Yani, güçlü bir donanma için üretim gerekmektedir. İşte tam da burada Milli Gemi (MİLGEM) Projesi karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’de MİLGEM Projesi’ne kadar çeşitli gemiler inşa edilmiştir. 1967 yılında Deniz Kuvvetlerimiz için büyük bir adım atılmıştır. Bu tarihte Berk ve Peyk refakat sınıfı gemilerin inşasına başlanmıştır. TCG Berk kızağa konduğunda İngiliz savunma dergileri “Orta Doğu’da yeni bir dönem başlıyor.” diye haber yapmıştır. Ancak Deniz Kuvvetleri kendi yapımına yeterince sahip çıkmamıştır. Bu gemilerin yapımında kullanılan parçaların hiçbiri milli değildir. Dışarıdan ithal edilen sistem ve parçaların bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Deniz Kuvvetleri, Milli Gemi’ye kadar yapımı görece kolay olan bir gemi inşasına teşebbüs etmedi. Fırkateynler, denizaltılar, hücumbotlar inşa edildi ama hepsi ithal edilen parça ve sistemlerin, yabancılara ait dizayn resimleri üzerinden, tersanelerimizde bir araya getirilmesiydi. Tasarımların hepsi yurt dışı kaynaklıydı.

Ancak bu yapılanlar güçlü bir donanma için yeterli değildi. Amiral (E) Afif Büyüktuğrul‘un dediği gibi “Kendi gemisini üretemeyen deniz kuvvetleri, deniz kuvvetleri değildir.” 1970’li yıllarda Deniz Kuvvetleri genellikle ABD yapısı olan, hibe yoluyla veya çok az bir ücret karşılığında ülkemize devredilmiş su üstü gemileri ve denizaltılar ile uçaklardan meydana geliyordu. Deniz Kuvvetlerimizin elinde bulunan ABD yapımı gemilerin üzerinde kendi gereksinimlerimize göre değişiklik yapmak için ABD’den izin almamız gerekiyordu. Bu işlemin pek çok mahsuru vardı. Öncelikle sırrımızı bir başka devlete açıklıyorduk. Diğer yandan sipariş vererek yeni inşa ettireceğimiz gemiler de bizlere teklif edilen sistemlere göre yapıldığı için kendi gereksinimimizi karşılayacak şekilde bir değişiklik talep ettiğimiz takdirde bizden anormal bir ek ücret talep ediliyordu.

Kısacası, kendi gemimizi yapmadığımız sürece gerek dışa bağımlılığımız sürecek gerekse denizler üzerindeki çıkarlarımızı koruyamayacaktık. 1974 Kıbrıs Buhranı sonrası ABD tarafından ülkemize silah ambargosu uygulanmıştır. Hatta ambargonun uygulandığı tarihte ABD’den Türkiye’ye sevk edilmesi beklenen 200 milyon dolarlık askeri malzeme sevkiyatı durdurulmuştur. Hatta Almanya ve diğer bazı ülkeler de bu ambargoya katılmışlardır. Görüldüğü üzere kendi gereksinimlerimizi kendimiz karşılamadığımız sürece dışa bağımlılıktan kurtulamadığımız gibi çaresiz kalıyoruz.

1978’de ABD, ambargoyu kaldırdı. Ancak ilişkilerin düzelmesi 1980 yılına kadar sürdü. Bu süre zarfında Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Özden Örnek‘in yaşadıklarının birkaçına yer vermek MİLGEM‘in gerekliliğini kavramamızda önemlidir.

“1974 Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra en önemli konu muhriplerde 5/38 topların mermileriydi. Bu mermilerin tedariki de ambargo kapsamındaydı ve elimizde sayılı miktarda mermi vardı. Hemen MKE’ye sipariş verildi ve mermiler ulusal olanaklarla üretilmeye başlandı. Yapılan denemeler olumlu sonuç verince bir sorun daha çözülmüş oldu.

1976 yılında Harp Filosu’nda görev yaparken Gayret muhribinin reduction gear’ındaki (devir düşürücü dişli) pinyon dişlisi kırıldı. Gemi tek makineye kalmıştı. ABD’den ambargo nedeniyle dişliyi tedarik etmek mümkün değildi. Dişlinin imalat resimleri elimizde bulunuyordu ama metalurjik özellikleri bilinmiyordu. Petrol araştırmalarında, kulelere dişliler yapan yerli bir firmayla anlaşıldı ve firma bir pinyon dişli üretti. Bu dişli, gemi hizmet dışına çıkana kadar kullanıldı.” [6]

Görüldüğü üzere, uygulanan ambargolar sonucunda sorunlar yaşanmış ancak sorunlar yaşandığı gibi çözüme de kavuşturulmuştur. Yaşanılan ambargo sürecinde İkmal Merkezi Komutanlığı içerisinde, Tedarik Bölümü’nde, yurt içi üretimleri araştıran bir şube kuruldu. Bu şube yıllık yedek parça sergileri açarak ülkemizin sanayicilerini davet edip ihtiyaç olunan malzemelerle ilgili taleplerde bulunuyor, aynı zamanda yurt içinde malzeme kataloglarından ihtiyaçlar saptanıyordu.

MİLGEM Projesi ile ilgili ilk karargâh çalışmaları 1993 Mayıs ayında başlamıştır. (Ancak henüz projenin adı MİLGEM değildir; çalışmalar, MİLGEM Projesi’nin başlatılmasına yol açacaktır.)

1990’lı yıllarda dünya çapında bilinen savunma dergilerinde yer alan birçok makalede, satıcı ülkenin sattığı bir harp silah aracının bir yerine, belli şartlar oluşunca veya dışarıdan komutayla faaliyete geçen bir veya birkaç “bug” yerleştirildiğine dair yazılar yayınlanmaya başladı. Yani, bir “bug” sizin konumunuzu yayabileceği gibi atılan bir güdümlü merminizi havada etkisiz hale de getirebilir. Ayrıca harp silahını yeterince tanımıyorsanız o silahı yanlışlıkla kendiniz de etkisiz hale getirebilirsiniz. Bize dostluk sınırları içerisinde ambargo koyabilen bir ülkenin neler yapabileceğini, “iyi dost” anlayışı dışında değerlendirmemiz gerekir. Böyle bir şüphenin ortadan kaldırılması ancak bir harp silahını geliştirip ona hakim olmakla mümkündür.

Savunma sanayisi ile ilgili dışarıdan yapılan alışverişlerin güvenilirliğinin sorgulanması gerekir. Müttefik olduğumuz ABD’nin de uygulamış olduğu ambargolardan sonra anlaşıldı ki kendi göbek bağımızı kendimiz kesmemiz gerekiyordu.

MİLGEM Projesi’nin amacı da ambargolar sonrası yaşadığımız sıkıntılar, yapılan sözleşmeler sonucu uygulanan yüksek maliyetler, dışarıdan alınan harp silahlarının yine dışarıdan müdahale edilebildiği ortaya çıkınca bunları en aza indirgeyerek tamamen ulusal olanaklarla bir gemi üretmekti.

28 Eylül 1994 tarihinde yapılan çalışmaların sonucu mektup ile Oramiral Vural Bayazıt tarafından dönemin başbakanı Tansu Çiller’e arz edilmiş ve projeye düşünülen tedarik modeliyle başlanabilmesi için müsaade istenmiştir. Tansu Çiller 7 Ekim 1994 tarihinde verdiği onay ile Deniz Kuvvetleri Komutanlığının yeni bir tip keşif/karakol gemisi ihtiyacının bu modelle tedarik edilmesine karar verilmiştir. İşte bu projeye konan isim “MİLGEM Projesi” olmuştur.

Başlarda MİLGEM Projesi çok sancılı süreçler geçirmiştir. Proje başladığı andan itibaren 5 komutan değişmiş ve bu 5 komutanın da projeye bakış açısı farklı olmuştur. Bunun sonucunda proje, amaçlanan adımlardan uzaklaşmıştır.

MİLGEM Projesi’nin temel noktası ve doğuş nedeni, hazır gemi alımından farklıdır. Bu projede bir ülkenin yaptığı ve pazarladığı tip gemi almak yerine harekât ihtiyacına göre tespit edilen araç-gereç ve malzemeler alınacak, kendimizin yapacağı bir tasarıma göre bir araya getirilerek gemi inşa edilecekti.

MİLGEM Projesi başlarda Deniz Kuvvetlerine veya özel sektöre teknolojik bir yetenek kazandırmak hedefinden uzaktı. Yıllar geçtikçe de proje kendisine taraftar bulamadı.

Nitekim, 2005 yılına geldiğimizde MİLGEM Projesi’nin Heybeliada Gemisi için ilk kaynağı yapılacaktı. Aradan geçen süre zarfında MİLGEM Projesi’nin çok büyük bir öyküsü vardır. Proje sürecinde yaşanılan anlaşmazlıklar, aksaklıklar, dışarıdan söylenen olumlu-olumsuz eleştiriler hiç eksik olmamıştır. Proje için yapamazsınız diyenler bir yana proje emin adımlarla yolunda ilerlerken maddi bağlamda projeden kendilerine pay çıkarmaya çalışanlar da ne yazık ki olmuştur. Proje, 2005 yılındaki ilk kaynak aşamasına gelene kadar Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek’in proje üzerindeki inancı ve çalışmaları cansiperane bir savaştır. 2005 yılında görev süresi dolan Özden Örnek, projeyi garanti altına almak istiyordu. Bu yüzden 26 Temmuz 2005’deki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in de katılacağı Alay Sancağı Verme Töreni’ne, Heybeliada’nın da ilk kaynağının yapılması tören programına eklenmiştir. Özden Örnek, Heybeliada Gemisi’ne ilk kaynağın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından yapılmasını projenin sigortası olarak görüyordu.

2005 yılında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından ilk kaynağı yapılan Heybeliada muhteşem bir törenle 27 Eylül 2008’de denize indirilmiştir. Gemi denize indirilirken o anı yaşayan Yb. Birol Zeybek “Gemi inşa sürecinin en önemli aşamalarından birisi olan denize inişi bizzat yaşama imkanı buldum. Geminin denize inişi, varoluş nedeniyle ilk buluşması gibi bir şey… Bunun bir bebeğin dünyaya gelişine benzetildiğini büyüklerimizden sıkça duyardık. MİLGEM’in denize inişinde bunu tam olarak anladım.” diyerek heyecanını dile getirmiştir.

MİLGEM, gerçekten de bütün olumsuzluklara, “yapamazsınız, ne gereği var” diyenlere, projeden maddi çıkar elde etmeye çalışanlara rağmen başarıya ulaşan önemli bir projedir. Bu proje ile birlikte kendi göbek bağımızı kendimizin kesebileceğini gerek dünyaya gerekse içimizdeki “biz yapamayız” görüşünde olan insanlara karşı Türk’ün istediğinde yapabileceğini göstermiştir.

Denizcilik, bilim, teknoloji, savunma sanayi ve ekonomi demekti. MİLGEM Projesi ile birlikte Deniz Kuvvetleri kendi gemisini üretebilecek bilime ve teknolojiye sahip olduğunu gösterdi. Bu proje ile birlikte ulusal çıkarlarımızı koruyabilmek için de gerek savunma sanayimiz gelişmiş gerekse donanmamız kuvvetlenmiştir. MİLGEM Projesi çerçevesinde, projede çalışan personel ve mühendisler çağın gerektirdiği teknik bilgi ve donanıma da sahip olmuşlardır. Yani, proje sadece gemi inşası değil aynı zamanda yeni inşa edilecek gemilerin de habercisiydi. MİLGEM Projesi ile yerli savunma sanayimiz de önemli bir atılım gerçekleştirmiştir.

MİLGEM Projesi ile ilgili şu noktayı not düşmekte fayda var. Projedeki gemilerin tamamen milli olduğu söylenemez. Harp gemilerinin üzerindeki silah ve gereçler çeşitli amaçlar doğrultusunda üretilmektedir. Her şeyi bir anda milli yapmak için endüstriyel gelişmişliğimizin üst düzeyde olması gerekir. Böyle bir hedefe ancak ekonominin kuralları çerçevesinde yavaş yavaş ulaşabiliriz. Maliyet yönünden MİLGEM Projesi’nde üretilen gemilerin yüzde 65 civarı, milli olarak geliştirilmiş silah ve gereçlerden meydana gelmiştir. Başlangıç noktasında bu oranın yüzde 2,5 olduğunu düşünürsek başarının büyüklüğü ortadadır.

MPO Başkanı (MİLGEM Proje Ofisi) Tümamiral Ahmet Çakır “15 yıl önce ülkede güdümlü mermi, faz dizinli radar imali gibi hususlardan söz etsek herhalde herkes vize hayal görüyor diye bakar, alay ederdi. Şimdi bunların ve daha nicelerinin hepsi teker teker gerçekleşiyor. MİLGEM’den alınan cesaret ile bugün milli muharip uçağını konuşmaya başladık. Kendi savaş uçağımızı da bir gün bu güzel ülkenin semalarında görmemiz asla hayal değildir.” demiştir.

MİLGEM Projesi ile “yapamayız, hayal görüyoruz” tabusu yıkılmış ve artık milli tank, milli savaş uçağı bile inşa edebileceğimiz konuşulmaya başlanmıştır.

Donanmamız, kendi savaş gemisini ulusal olanaklarla üreterek artık gerçek bir donanma olduğumuzu göstermiştir. Son söze gelirken Deniz Kuvvetleri Eski Komutanı Özden Örnek‘in MİLGEM Projesi ile ilgili dediklerine yer vermek istiyorum:

“MİLGEM Projesi, bir avuç genç, inançlı, yılmaz, tuttuğunu koparan, bilgili insanların başarısıdır. Onların hepsine şükran borçluyuz. Onlar risk aldılar, gereğinden fazla sorumluluk yüklendiler ve projeyi gerçekleştirdiler… Başarının birinci şartının “istemek” olduğunu bir kez daha öğrendik. İstersek inanılmaz işler yapabileceğimizi bir kez daha hem bizler gördük hem de herkese gösterdik.” [7]

MİLGEM Projesi, inancın ve azmin sonucunda başarıya ulaşmış bir projedir. Türk’e dayatılan “siz yapamazsınız, üretemezsiniz” tezine karşı ayağa kalkıştır. Bundan sonra ise artık daima ileri gitmemiz gerektiğini, çalışmamız gerektiğini, isteyince Türk’ün yapabileceğini göstermiştir. İleri Marşı‘nın sözlerin de geçtiği gibi:

“…
Yürü, atıl devir karanlığı
Durma yürü, haydi ileri!
…”

Hasan Deniz YILMAZ

DİPÇE:
[1] Cem Gürdeniz – Hedefteki Donanma sy:5
[2] İbrahim Sarı – A’dan Z’ye Atatürk sy:36
[3] Özden Örnek – MİLGEM’in Öyküsü sy:15
[4] Özden Örnek – MİLGEM’in Öyküsü sy: 17
[5] Cem Gürdeniz – Hedefteki Donanma sy: 328
[6] Özden Örnek – MİLGEM’in Öyküsü sy: 32-33

 

Paylaş
Önceki İçerikBÜYÜK BİR KOMUTANI, VATANSEVER BİR DEHAYI KAYBETTİK…
Sonraki İçerikEMEĞİN ALIN TERİYLE DAYANIŞMASI: 1 MAYIS
H. Deniz Yılmaz, 17 Ağustos 1994 tarihinde Niğde'de doğdu.İlk ve orta öğrenimini İstanbul'da gördü. Niğde Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünden mezun oldu. Aynı zamanda Niğde Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nde Denetleme Kurulu üyeliği ve başkan yardımcılığı yaptı. İlgi alanları futbol, tenis, sinema ve fotoğrafçılıktır. Kocaeli Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde eğitimine devam etmektedir.

Bir Cevap Yazın