Bir gün gelecek, zaman bizim olacak, bizim.
Bütün düşünürlerini okuyacağız bütün çağların.
Bütün ustaların bütün tablolarını göreceğiz.
Bütün maskaralara kırılacağız gülmekten.
Arkadaş olacağız bütün kadınlarla.
Ve bütün insanlara öğreteceğiz gerçeği. [1]

Bir 3 Mayıs’ı daha geride bıraktık. Yine ortalık Mustafa Kemal Atatürk’ün olmayan sözleriyle donatılmıştı. Dün de bugün de azımsanmayacak derecede genç kardeşimizin yalanların arkasından koşmaya devam ettiğine tanık olduk. Bir çift söz edelim istedik…

Fakat en başta 1944 Olaylarının kahramanlarından ve “vatan hainliği” ile itham edilen Sabahattin Ali’nin şu cümlelerini anımsamakta fayda var:

“(…)
basında manası en çok tahrif edilen kelimelerden biri de “milliyetçi“dir. Senelerden beri bu zavallı kelime, vücut bulduğu sırada hayalinden bile geçmeyen öyle garip yerlerde kullanıldı, o kadar ağır hakaretlere uğradı ki artık neye delalet ettiğini kendisi bile unuttu. Bunun için, her çekilen yere sürükleniyor, her gizli maksada oyuncak olabiliyor.

Milletinin içtimai seviyesinin yükselmesine engel olmak için demagojiden cinayete kadar her vasıtaya başvuranlara “milliyetçi” dediler. Hak edilmemiş rahatlarını, çalınmış ser­vetlerini muhafaza için yabancı emellere hizmet edenlere “milliyetçi” dediler, yurduna saldıran düşmanla işbirliği edenlere, düşman hesabına kendi milletini kurşuna dizdirenIere, milletin kurtuluş hamlesine ön ayak olabileceklerin kökünü kazımak için kendi yüksek mekteplerini kapatıp talebe­ sini toplama kamplarına yahut mecburi iş yerlerine gönderenlere “milliyetçi” dediler; hülasa; insanlık namına mukaddes ne varsa hepsini keyifleri ve menfaatleri uğruna çiğneyenlere “milliyetçi” dediler.

Halbuki bu kelime, hiç de bu hakaretlere layık değildir. Milliyetçilik, mesut ve ahenkli bir insan cemiyetinin kurtulması için gereken yapı taşlarından biri belki en kıymetlisidir. Ama hangi milliyetçilik? Bizim anladığımıza göre, milliyetçilik şudur:

1- Mensup olduğu milletin, dünyanın en mesut, en müreffeh, hayat ve kültür seviyesi, en yüksek topluluğu haline gelmesi için, yorulmak bilmez bir gayret ve tükenmez bir feragatle, her şeye rağmen çalışmak.

2- Millette mevcut bütün iyi, ileri, insanlığın yükselmesine yarayacak vasıfları meydana çıkarıp bunları geliştirmek; buna mukabil her millette bulunduğu şüphe götürmeyen geri, sakat tarafları, ilerlemeye engel olan kusurları bularak, bunlara karşı insafsız bir mücadele açmak.

3- İlim gibi, güzel sanatlar gibi kültür varlıklarını, yalnız
muayyen bazı sınıfların veya zümrelerin istifade edebildikleri birer lüks olmaktan kurtarıp bütün milletin malı haline getirmek (ki bunun yapılabilmesi için birinci maddede söylediğimiz refahın mevcut olması ilk şarttır.)

4- Milletin mukadderatına ait meseleleri milletle irtibatlarını
kaybetmiş zümrelerin bilgisiz, alakasız ellerinde oyuncak olmaktan kurtarıp doğrudan doğruya bir milletin kendisine teslim etmek. (…)”[2]

*

Yaşam zıtlıklar üzerine kurulu… Doğumdan ölüme kadar. Doğum ve ölümün birbirine zıt olduğu kadar.

Karanlığı görmeyen aydınlığa nasıl ulaşsın? Dalaleti tatmayan hidayete nasıl ersin? Yalanı hissetmeden gerçeği araştırma hevesine nail olur mu insan? Aptal insan, okumadan ve okuduğundan bir çıkarım yapmadan, anlamadığı ya da bilmediği kelimeleri öğrenmeye çalışmadan, dolayısıyla okuduğu metni algılayamadan akılcılığı kavrayabilir mi?

Aptallık nedir?

Aptallık bir yara izidir. Birçok edinimden biriyle veya pratik ve zihinsel tüm edimlerle ilişkisi olabilir. Bir insanın her kısmi aptallığı, uyanış evresindeki kasların hareketinin özendirileceği yerde engellendiği bir noktaya işaret eder. Engellenmeyle birlikte o örgütlenmemiş ve beceriksiz girişimlerin beyhude tekrarı kökensel olarak başlar. Çocuğun sonu gelmez soruları gizli bir acının, yanıt bulamadığı ve doğru biçimde nasıl dile getirileceğini bilmediği bir ilk sorunun göstergesidir.[3]

Peki ırkçılık nedir?

Eğer Orta Çağ karanlığının en dibindeyseniz, bir “iş” olduğunu düşünebilirsiniz. Size gayet mantıklı gelebilir. Beyazlığınızla övünç duyabilirsiniz. Irkınızın dünya üzerindeki en üstün ırk olduğun dile getirmenizde sakınca yoktur. Hatta sizden doğrusu yoktur.

Ha yok, 2018 Türkiye’sinde iseniz ve hâlâ ırkçılıkta ısrarcıysanız en hafif dille aptalsınız.*

Muhtemel ki “ırkçı” olduğunuzu kesinlikle kabul etmeyeceksiniz. “Ne ırkçılığı kardeşim, Türkçüyüm ben Türkçü!” diye avaz avaz bağıracaksınız. Durun, bağırmayın, hafazanallah sesiniz kısılır; kısılmasın. Yazının sonunda bağıracak haliniz olsun.

E peki nedir Türkçülük?

“Siz de benim gibi bir insansınız, bana hükmetme ayrıcalığını size kim veriyor?” diye soruyor Tarık Zafer Tunaya, “Atatürk ve Milliyetçilik”[4] yazısının başında ve ekliyor: İnsanlık tarihin dönüm noktası bu soru ile başlar. Irkçılıktan sıyrılarak Türkçülüğün ne olduğuna Tunaya’dan okuyalım:

“(…) Türkçülere göre, imparatorluğun Türk olmayan unsurları gibi, Türkler de millet olmanın heyecanını yudum yudum tadabilmeliydiler. M. Fuat (Köprülü), Akçoraoğlu Yusuf, M. Zekeriya (Sertel), Hamdullah Suphi (Tanrıover), Ahmet Ağayef (Ağaoğlu) ve daha birçok Türkçü aydınlar Türklerin bir millet haline gelmelerini savunuyorlardı. Osmanlı ülkesinde yerden biter gibi ortaya çıkan ‘romantik milletler’ yanında, Türklerin milletleşmesi asıl amaçtı.

Millet olmak için, milli bilince sahip olmak şarttı. Milli mefkureden (ulusal ülkü) yoksun bir toplum, ‘bir cesetten’ farksızdı. Türkçülük, önce Türkleri aşağılık duygusundan kurtaracaktı.
(…)
Türkçüler, Batı’ya, sömürgeciliğinden, adaletsizliğinden ötürü düşmandılar. Ama Batı uygarlığının üstünlüğünü hepsi teslim ediyordu. Hepsi de imparatorluğun ‘Türkleşerek’ kalkınıp silkinebileceğine inanıyordu. Hepsi de Türkleşmenin sosyal, ekonomik ve siyasal reformlar getireceği kanısıdaydılar. ‘Yeni hayat’ şu devrim hareketlerini getirecekti: Dinde yapılacak reformlarla devlet laikleşecek, rasyonel bir politika ilmiyenin baskısını yıkacaktı. Din – devlet ayrılığı gerçekleşecek, ‘demokrat milliyetperverlik’ topluma baştan başa hakim olacaktı.

Türkçülere göre, milliyetçilik halkçılıktı: ‘Deha halktadır.’
Halka inmek değil, halka çıkmak gerekiyordu. Ve Türkçülüğün açık, güzel tanımı: Batılı milletlerle ortak insan hayatı yaşamak. Ama her şeyden önce fertler toplanmalı, kaynaşmalı ve kişisel çıkarlar silinmeliydi. Ferdin susup milletin konuşması gerekti.
(…)
Milli devlet, Atatürk milliyetçiliğinin sembolü olmuştur. Meşrutiyet yıllarındaki milliyetçi akımdan farkı ırkçı, Turancı, teokratik, beynelmilelci (komünist) unsurlara dayanmamış, bunları kesinlikle reddetmiş oluşudur.”[5]

Yusuf Akçura, Ziya Gökalp ve Mustafa Kemal Atatürk’ün, dil, din ve ırk gözetmeksizin Türkçülüğü bu yoldayken, ırki bir zemine oturtulan Türkçülükte ısrar etmek de aptallık değil midir?

*

1944 meselesine girmeyeceğim. Çok uzatmayacağım. Bu konuda gayet sağlıklı, açık değerlendirmelerle dolu birçok yazı ve kitap zaten mevcut.

Biz, boş polemiklerin değil mevzileri netleştirmenin taraftarıyız.

Çözüm sunalım istiyoruz ve sunuyoruz: Irkçılık bölücülüktür, diyoruz.

“Kendisini Türkçü olarak niteleyen, nitelemek isteyen insanların, Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi kişilerin (Cumhuriyet döneminin ulus devlet anlayışını da dikkate alacak olursak bu kişilere Mustafa Kemal Atatürk de eklenmelidir.) akılcı ve bilimsel metotlarından beslenen (Demokratik)Türkçülük (Ya da Kemalist Ulusçuluk) şemsiyesi altında birleşmesi; siyasi manada akılcılık ve bilimsellikten uzak ve günümüzün modern toplum şartlarıyla bağdaşmayan düşünceler ortaya koyarken edebi anlamda bazı kesimlere motivasyon kazandıran Nihal Atsız gibi kişilerin de siyasi bir figür iddiası ve algısı taşısa da siyasi konularda sakıncalı ve toplum için ayrıştırıcı fikirleri olduğundan bu gibi kişilerin çaba ve düşüncelerinin edebi alanla sınırlandırılması, bu kişilerin de ‘edebi’ bir figür, model olarak nitelendirilmesi, siyasi bir figür olarak parlatılmasının da önüne geçilmesidir.
Türk, bu topraklarda akılcı davranmama, duygusal yaklaşıp da kısa vadeli tepkiler verme lüksüne sahip değildir. Türk’ün bu topraklardaki varlığı tavla oynamak yerine satranç oynamakla, birleştirici olmakla korunabilir.”[6] diyoruz.

Biz;

“Yağmur Oğlum;
Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim kapatıyorum. Sana bir resmimi yadigâr olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol!
Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır.
Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İspanyollar, Portekizliler, Romenler yeni düşmanlarımızdır.
Japonlar, Afganlılar ve Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır.
Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Lazlar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler içerideki düşmanlarımızdır.
Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için iyi hazırlanmalı.
Tanrı yardımcın olsun.”[7]

diyenle değil,

“Yurdunu, milletini dünyada her şeyin üstünde tut. Bütün varlığını, bu toprakları şenlendirmek, bu toprakta yaşayan insanların yüzünü güldürmek yolunda harca.

Birbirini boğazlamadan yaşamak isteyen bütün insanlara dostluk göster; kendi menfaatleri için dünyayı kana bulamak isteyenlere inanma. Bunları insanlığın, yurdunun ve milletinin düşmanı say.

Yurduna açık veya gizli yollardan girmek ve yerleşmek isteyen yabancılara yüz verme. Seni sömürmek ve köle etmek isteyen böyle düşmanlara karşı kafanla, kaleminle, gerekirse kanınla mücadele et.

Bu millete dayanmadıkları için, herhalde yabancı bir devlete dayanmak lazım olduğuna seni inandırmak isteyenlerin sözlerine kanma.

Müdafaa edecek fikirleri olmadığı için her türlü fikre düşmanlık edenleri ve etraflarına sadece kabiliyetsiz, cahil sürüler toplamak isteyenleri arana sokma.

Seni maceralara sürüklemek isteyen gafillere yüz verme. Bu milletin bin yarasına merhem olmayı bir yana bırakıp dipsiz maceralar peşinde, yabancı ülkeler zapt etmek hülyalarıyla halkı kırdırmak, bu arada külah kapmak isteyen vicdansızların parlak sözlerine kulak asma. Çünkü sen, büyüklük delisi zevzeklerin, Hitler kahküllü kaçıkların oyuncağı olamayacak kadar ağırbaşlısın.

Ve hele her şeyin başında, seni aldatarak alçakça işlere oyuncak etmek isteyen düşmanınla, sana hakikati söyleyen dostunu birbirinden ayırmasını bil. Bunu senin zekandan ve namusundan bekleriz.”[8] diyenlerdeniz.

Tarafımızı belirtiyoruz: Irkçı değil Kemalistiz.

Altını çize çize söylüyoruz: Türkçülüğü inkar etmiyoruz. Atatürk’ün, Gökalplerin, Akçuraların Türkçülük anlayışını benimseyenlerle, Türkçülüğü ırkçılıkla karıştıranları birbirinden ayırmaya çalışıyoruz.

Sen, bu yazıyı okuyan, yüreği memleket ve Türklük aşkıyla çarpan kardeşim; ırkçı olamayacağını kısa bir içsel muhasebeyle anlayabilirsin. Yapman gereken tek şey, gerçeği öğrenmekten korkmaman. İşte o zaman seninle birlikte diğer arkadaşlarımıza da öğreteceğiz gerçekleri.

Kırmadan, dökmeden…

Mehmet Aman, 4 Mayıs 2018

DİPÇE:
1. Bertolt Brecht, Halkın Ekmeği, syf 76
2. Sabahattin Ali, Milliyetçinin Tarifi, Tan, 11 Şubat 1944
3. Adorno – Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, syf 43
4. Tarık Zafer Tunaya, Devrim Harketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük, syf 139
5. A.g.e., syf 140-143
6. Çağdaş Bayraktar, Üç Tarz-ı Türkçülük ve Kemalizm, http://ucuncuyol1919.com/…/uc-tarz-i-turkculuk-ve-kemalizm…/
7. Hüseyin Nihal Atsız, Vasiyeti, 1941
8. Sabahattin Ali, Genç Kardeşim, Merhumpaşa, 26 Mayıs 1947
* Burada “aptal” kelimesi hakaret amacıyla kullanılmamıştır. Bkz; Adorno – Max Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, syf 43

Paylaş
Önceki İçerikEMEĞİN ALIN TERİYLE DAYANIŞMASI: 1 MAYIS
Sonraki İçerikBİR DÜĞÜNDEN, BİN DÜĞÜMDEN FAZLASI…
31 Ağustos 1990’da Mersin’de doğdu. İlköğrenimini Abdülkadir Perşembe İlköğretim Okulu ve Mersin Ortaokulu’nda bitirdi. Liseyi Mersin Endüstri Meslek Lisesi’nde İklimlendirme ve Soğutma Bölümü’nü okuyarak tamamladı. Fakat mesleğini sevmediği için devam ettirmedi. Gazetecilik aşkıyla askerlik görevinden sonra yeniden sınava girdi ve Niğde Üniversitesi Radyo ve Televizyon Programcılığı bölümünü kazandı. Eğitimine halen devam etmektedir. İlgi alanları; spor, edebiyat ve sinema. Hayattaki en büyük hedefi, gazetecilik mesleğinin onurlu bir şekilde yapılabilmesi için çalışmak…

Bir Cevap Yazın