Bundan tam 64 yıl önce, 11 Mayıs 1954’te Türkiye büyük bir öykücüsünü kaybetti: Sait Faik Abasıyanık.

Sait Faik, yazılı öykücülüğün tarihimizdeki babalarından biridir. Kalemini, sokaktaki insanların hayatlarına doğru büker. Yüreği insan ve doğa sevgisiyle dolup taşan, bunu yapıtlarına da taşıran dünya çapında bir öykücüdür, “Sait hikâye yazmaz, yaşar.” der yakınları, edebiyat büyükleri onun için…

Kaleme aldığı öykülerde her türlü hesaptan uzak; salt insan olmanın tasasını ve sevincini satırlarına işleyen; kelimeleri hayata, hayatını kelimelere dönüştüren; başkalarını değil kalbini dinleyen; insanları önyargılarla değil yüreğiyle görebilen bir söz ustasıydı Sait Faik Abasıyanık.

Edebiyatın bir iç ihtilâl olduğunu bilerek yaşayan bu güzel adam 1906 yılında Adapazarı’nda doğdu. Şanslıydı; hem tek çocuktu hem de eğitimli ve zengin bir aileye sahipti. Ortaokula Adapazarı İdadisinde başlayan Sait Faik, Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Yunan Kuvvetlerinin Adapazarı’nı işgal etmesi üzerine eğitimine ara vermek zorunda kaldı ve işgal sona erene kadar Bolu’da yaşayan yakınlarının yanında kaldı. Sait Faik, işgal sona erdikten sonra yarım kalan okulunu bitirdi. Ailesi, onun daha iyi eğitim alabilmesi için 1924 yılında İstanbul’a yerleşmeye karar verdi. Ve Sait Faik, İstanbul Erkek Lisesinde okumaya başladı. Ve burada okurken Arapça hocasına tatsız bir şaka yapan grubun içerisinde yer aldı. Hocanın oturduğu minderin altına iğne koydukları için cezaları sert oldu. Şakayı yapan 41 kişilik grup, ülkenin farklı illerindeki okullara adeta sürgüne yollandılar. Sait Faik’e de Bursa yolu göründü…

İstanbul’da başladığı liseye, Bursa Lisesinde devam etti. Okulda, sakin tabiatlı ve çoğu zaman bahçede yalnız dolaşan bir genç olarak tanındı. İlkokuldan beri yazmaya eğilimliydi Bursa Lisesinde bu yeteneği belirgin biçimde ortaya çıktı. Sait Faik, 1928’de liseden mezun olduktan sonra yazı çalışmalarına devam etti. Bu arada İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesine kaydoldu ama buradaki ortama bir türlü ısınamadı. İkinci sınıfta okuldan ayrıldı. Üniversite öğrenciliği sırasında Suriçi’ndeki kahvehanelerde vakit geçirdi ve Beyoğlu’nu keşfetti.

Onun öykülerinin birçoğu İstanbul’u ve insanları bir zaman diliminde donduran fotografik öykülerdir. Sait Faik’in adeta bir fotoğraf çeker gibi ölümsüzleştirmeye çalıştığı bu öyküleri üst üste yığılmış kartpostallar gibidir. Birinde sislere batmış Galata Köprüsü, üstünde balıkçılar, seyyar satıcılar; diğerinde adalarda üçüncü sınıf bir kahvehane, önünde insanlar, uzanıp giden tozlu yollar, yol boyu serviler, mor salkımlar, zakkumlar

Bir başka öyküsünde Beyoğlu’nda camları kirli bir pastane, hemen önünden geçen tramvay ve sinemadan çıkan kalabalıklar… Daha bir yığın İstanbul görüntüleri… Öykücünün deklanşörü kalemidir… Bu usta öykücü de gördüğü her fotoğrafı sözcüklerle çizmiştir adeta…

Bu sıkılgan adam, Edebiyat Fakültesindeki eğitimini yarıda bıraktıktan sonra babasının isteği üzerine iktisat tahsil etmek için Lozan’a gitti. İsviçre’nin durağanlığından kısa sürede sıkılıp Fransa’nın Grenoble kentine geçti. Önce bir lisede yatılı olarak Fransızca eğitimi aldı sonra üç dönem Grenoble Üniversitesi Edebiyat Fakültesine devam etti. Memleket özlemi ağır basınca 1934 yılında İstanbul’a döndü. Döndükten sonra bir mektepte Türkçe öğretmenliğine başladı. Derslere geç kalması, sınıflarda disiplini sağlayamaması yüzünden bir süre sonra okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Bunun üzerine babası onun adına bir toptancı dükkânı açtı ama altı ay sonra ticarethaneyi babasına rafları boşalmış şekilde teslim etti. Bu işte de tutunamamıştı…

Hiçbir yere ait olmayan; kimselerin bilmediği mahallelerde, hiç tanımadığı insanların içinde dolaşmayı seven bir adamdı Sait Faik, hayatın içinde dolaşarak hikâyeler damıtıyor ve sadece yazarak yaşamak istiyordu. Her koşulda ailesinin eksilmeyen desteği onu ayakta tutan yegâne güçtü. Uzun zamandır hikâyelerini kitaplaştırmak istiyordu ve bunu da babasının maddi desteği ile gerçekleştirdi. İlk kitabı olan “Semaver” de birinci baskısını 1936 yılında bu şekilde yaptı.

1938 yılında babası Burgaz adada bir köşk satın aldı. Sait Faik yaz aylarını bu adada geçirmeye başladı. Burgaz’a taşındıktan bir müddet sonra Ekim 1938’de babası Mehmet Faik Bey vefat etti. Hayatının geri kalan kısmında annesi Makbule Hanım ile can yoldaşlığı yaptı Sait Faik. Burgaz ada ve annesi her koşulda güven duyduğu sığınakları oldu Sait Faik’in.

Adadaki balıkçılarla sohbet etmek, bir tekneye binerek denize açılmak ya da komşu adalarda balık avlamak onu hayata bağlayan güzelliklerdi. Sait Faik burada bir türlü içine giremediği hayatlara, insanlara dünyalar kurdu öykülerinde. Sokakları, iskeleleri, istasyonları gezerek başıboşları, mutsuzları, yalnızları, kimsesizleri resmetti. Ona göre, “Sokakta, bir dükkanda, bir kalabalık yerde durup herhangi bir adamın yüzüne bakarak hayatının hiç olmazsa bir kısmını hikaye etmek mümkündü.” 

Lise yıllarına dayanan yazarlık kariyerine klasik çizgide başlayan Sait Faik, sonradan iyice ustalaşacak ve kendine özgü bir stil geliştirecekti. Özellikle Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı öykü kitabında iyice belirginleşen bu farklılık, onun daha yaşadığı dönemdeki yazarları bile derinden etkilemesine sebep oldu. Sait Faik öykücülüğü, daha önce bir benzeri olmayan yepyeni bir soluktu Türk edebiyatı için. Kişiliği ile tam bir uyum içinde, klasik kalıpların dışında yepyeni bir anlatı dili yakalamıştı Sait Faik ve bu yeni dilin içine sokaktaki hayatı kendi saflığıyla yerleştirmeyi bilmişti… Önceki eserlerinden ayrı gibi görünse de aslında onun bütün öykü serüvenini özetleyen, imge ve çağrışımlarla bezeli Alemdağ’da Var Bir Yılan kitabındaki birçok öyküde kendini gösteren Panco karakteri İstanbul’un karanlık sokaklarında anlatıcılara yoldaşlık eden bir gizli kahramandı ve bir bakıma kendi içine hapsettiği adamın hikâyelere sinen gölgesiydi.

Hikayeciydi ama şair gözüyle baktı dünyaya Sait Faik. Gördüğü her şey taze mısralara dönüştü onun için. Yazmak için masanın üstünde öğle uykusuna yatmış balıkları uyandırması, soğuyan çayını tekrar ısıtması, oltasını kağıdın üstüne sallaması gerekiyordu. Şiir, ağızda gevelenen ve kolayca ertelenen bir şey olamazdı. Öyküleri kadar başarılı bulunmasa da yazdığı şiirleri “Şimdi Sevişme Vakti” kitabında topladı… 1953 yılında Mark Twain Derneği “çağdaş edebiyata katkılarından dolayı” Sait Faik’e onur üyeliği verdi.

Mal varlığını ve eserlerinden elde edilecek geliri Darüşşafaka Cemiyetine bağışlanmasını annesi Makbule Hanıma vasiyet eden Sait Faik’in sağlık durumu 1954 yılının başlarından itibaren ağırlaştı. Tedavi için bir kez daha Paris’e gitme girişiminde bulunsa da bunu gerçekleştiremedi. Dudakları büsbütün incelmiş, benzi sararmış, ayakta duracak hali kalmamış olsa da bıçağıyla ucunu keskinleştirdiği kalemini elinden hiç bırakmadı, yazma tutkusu, kelimelerin dünyasında yaşama isteği ömrünün son demlerinde de ona mutluluk veren yegâne uğraştı:

“Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Dünyaya bir adadan bakarak yaşayan ve yazan bu adam, 5 Mayıs 1954 akşamı fenalaştı ve hastaneye kaldırıldı. Doktorların bütün çabalarına rağmen durumu büsbütün ağırlaştı. 11 Mayıs 1954 tarihinin ilk saatlerinde henüz 48 yaşındayken öykü oldu, gitti bu dünyadan.

Bugünün “edebiyat dergisi” görünümlü popülist edebiyat mafyalarının mayıs aylarında tiraj amaçlı hatırladıkları ve kapaklarına fotoğraflarını koydukları bu öykü ihtilâlcisi, aslında gösterildiği gibi “Bir insanı sevmekle başlar her şey” demekten çok daha fazla şey katmıştır bu derya deniz edebiyata… Yalnızca slogan cümlelerle anlatılmak istenen Sait Faik, sanatı sadece “tespit” olarak değil “yeniden üretim” olarak görmüştür ömrü boyunca, onu bugün böyle “sığ” hatırlatmak isteyen neoliberalizm çeşmesine ağzını dayayan “edebiyatçımsı”ların aksine…

Sait Faik ve Burgaz ada öyle bir bütünleşmişti ki adasından dünyayı resmeden bu adamı ölümüyle kimse koparamazdı Burgaz Ada’dan… Sait Faik de adasıyla beraber gömüldü hafızalarımıza… Burgaz’daki o güzel ev, ölümünün ardından içindeki eşyalar olduğu gibi muhafaza edilerek Sait Faik Abasıyanık Müzesi’ne dönüştürüldü.

Bize ise, dalgaların vura vura boyalarını akıttığı, kuşların çelimsiz bedenlerinin ortalığa saçılarak suda boğulan balıklarla kucak kucağa verdiği ve insanın bin kez unutulduğu bir tuval kaldı…

Sena YAŞAR
11 Mayıs 2018

Bir Cevap Yazın