RÖPORTAJ ÖNCESİNDE BİLGİLENDİRME

Gazeteler birçok kişi ile röportaj yapar. Bu kapsamda önce röportaj yapılır, sonra çözümleme süreci başlar. Sonrasında da gazete ile kişi arasında yayımlanacak metin gidip gelir. Bazen bir kez, bazen birden fazla. Kişi röportaja onay verdiği anda da röportaj artık yayımlanmaya hazırdır. Sonrasında gazete tarafından yapılacak düzenleme, düzenleme değil sansürdür, içeriğe tek taraflı müdahaledir.

Sözcü gazetesi de geçen hafta Ümit Kocasakal ile bir röportaj talebinde bulundu. Kocasakal bu teklifi kabul etti. Geçen hafta röportaj yapıldı, röportajın Pazartesi ya da Salı günü yayımlanacağı söylendi, yayımlanmadı. Bu çok büyük bir sorun değil. Çünkü bu tarz aksaklıklar olabilir. Örneğin yeni bir gelişme ve o kapsamda haberler, röportajlar olur, diğer röportajlar ertelenebilir. Yine röportaj metni, gazetedeki alan açısından da kısaltılabilir. Tabii röportaj yapılan kişinin de bilgi ve onayıyla. Bu röportajda da bu tarz bir kısaltma, Ümit Kocasakal’ın bilgisi dahilinde yapıldı.

Fakat Ümit Kocasakal’ın haberi olmadan, onayladığı “en son” metinden sonra da röportajda ciddi bir “kırpma” yapıldı. “Kırpma”yı ciddi kılansa makaslanan kısmın niceliğinden çok niteliği.

Üçüncü Yol Ekibi olarak her zaman dedik, demeye de devam edeceğiz: Kemalist mücadeleye katkı sunan herkesin -tanıyalım ya da tanımayalım-, yanında olacağız. Elimizden ne gelirse yapacağız. Bunun bize yararının zararının muhakemesine girmeden, eğilmeden bükülmeden, korkmadan çekinmeden…

Aşağıdaki röportajda kalın punto ile yazılmış kısımlar, Ümit Kocasakal’a yayımlanacağı söylenen ama yayımlanmayan kısımlar…

Kesilen kısımları dikkatle incelediğimizde bu kısımların; Kocasakal’ın toplumda karşılığı olduğu algısını hissettiren, anti emperyalist, milli çıkarımlarını kapsayan, fikirsel olmayan tartışmaların faydasızlığını vurgulayan ve kişileri daha fazla sorgulamaya, yüzleşmeye iten kısımlar olduğunu üzülerek görmekteyiz. (Ve de kendisi, Adalet Yürüyüşü konusunda sözleri çarpıtılarak haksız yere hedef olmuşken, röportajda “atalet yürüyüşü” olarak Adalet Yürüyüşünden farklı bir şeyden bahsettiği halde gazetenin internet sitesinde “atalet” olarak yazılan kelime, gazetenin basılı halinde “adalet” olarak yazılmıştır.) Bu konuda hakkında çok şey söyleyebilir, fakat biz en azından bu seferlik, geniş analiz ve yorumu okuyucuların takdirine bırakıyoruz.

Son olarak; röportaj sırasında onca fotoğraf çekilmişken özellikle Kocasakal’ın daha sert görünümlü fotoğrafının seçildiğini, bu tercihinin anlamını ve önemini özellikle görsel sanatlarla ilgilenen kişilerin çok iyi bileceğini, yapılan ve gazetenin dördüncü sayfasından yayımlanan bu röportajın duyurusunun genelde yapılanın aksine gazetenin birinci sayfasından duyurulmadığı gibi gazetenin kendi sitesinde manşete de taşınmadığını, röportajın sadece gazetenin sosyal medya hesaplarından yine aynı fotoğraf ile silik bir şekilde paylaşıldığını da belirtmekte fayda var.

Üçüncü Yol olarak Ümit Kocasakal’ın kişiliğinden ziyade ideolojik konumlanışı üzerinden bir gerçeği söylemeyi görev biliriz:

Bazı insanlar Ümit Kocasakal’ı CHP Genel Başkanlığı için uygun görebilir. Kimisi de partide resmi ve aktif görev almamasından ötürü kendisini takdir etse bile bu pozisyona layık görmeyebilir. Bu, Ümit Kocasakal için öncelikli değildir. Çünkü Ümit Kocasakal kişisel değil fikirsel bir mücadele gütmekte, tartışmanın da fikirsel alanda olması gerektiğine inanmaktadır. Yani mesele kişisel mesele değil, bu ülkenin kurtuluşu olan kuruluş felsefesinin CHP’de ve Türkiye’de hakim olması meselesi, kavgasıdır.

Ve bu kapsamda tarih, Sözcü gazetesinden tamamen bağımsız bir gerçeği önümüze koymakta:

Ümit Kocasakal; 2018 Türkiye’sinde Atatürkçülük, Kemalizm için turnusol görevi görmektedir. Onun varlığından bile rahatsız olanlar, aslında düşüncelerinden rahatsız olanlardır. Ümit Kocasakal’ın fikirsel duruşundan, ideolojik netliğinden “Allah ile aldatanlar” kadar “Atatürk ile aldatanlar” da rahatsız olur. Her vatansever, kişilere dair bu kapsamda analiz yaparken Ümit Kocasakal turnusolundan faydalanmalıdır.

İyi okumalar.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR 
ÜÇÜNCÜ YOL GENEL YAYIN YÖNETMENİ
19 TEMMUZ 2018

***

ÜMİT KOCASAKAL’IN 19 TEMMUZ 2018 TARİHLİ SÖZCÜ GAZETESİNE VERDİĞİ RÖPORTAJIN TAM METNİ:
(KALIN PUNTO GAZETEDE YAYIMLANMAYAN KISIMLAR)

İstanbul Barosu eski Başkanı Prof. Dr. Ümit Kocasakal SÖZCÜ’ye konuştu:

“24 HAZİRAN’DA TÜRKİYE’NİN GEÇTİĞİ SİSTEM HÜKÜMET DEĞİL , NAMA YAZILI  HÜKMETME SİSTEMİDİR!”

ASIL ŞİMDİ ÜLKENİN VE DEVLETİN TEPESİNDE BULUNAN BİR “VASİ” İLE GERÇEK VESAYET REJİMİNE GEÇİLDİ! 

 “DURMAK YOK  ‘ATALET’  YÜRÜYÜŞÜNE DEVAM!”

“CHP’NİN TEK BİR ONURSAL BAŞKANI VARDIR. O DA MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’TÜR…”

Kocasakal, “Yayımlanan KHK’lar ve Kararnamelerle devletin temel yapısı, kurumları çökertildi, devlet Cumhurbaşkanına bağlandı ! Bu devletin bekası” için de, kişi hak ve özgürlükleri için de çok tehlikeli” dedi.

REJİM DEĞİŞTİRİLDİ DEVLET ÇÖKERTİLDİ

İstanbul Barosu eski Başkanı Ümit Kocasakal SÖZCÜ’ye konuştu. Başkanlık sisteminin ülkeyi 150 yıl geriye götürdüğünü savunan Kocasakal, “Bu sistem, deyim yerindeyse insanların, doğanın, toplumsal yaşamın üzerinden bir buldozer gibi geçecek” dedi.

“Kurtuluş kuruluştadır” diyerek Şubat 2018’de CHP Genel Başkanlığı’na adaylığını açıklayan İstanbul Barosu eski Başkanı Prof. Dr. Ümit Kocasakal, o tarihten bugüne sessizliğini ilk defa bozdu. Hem yeni sistemi hem CHP’de yaşanan süreci değerlendiren Prof. Dr. Kocasakal,  yine çok çarpıcı tespitlerde bulundu. İşte (o röportaj) Kocasakal’ın söyledikleri…

– Uzun bir zamandır sessizsiniz… İnsanlar sizi merak ediyor…

Sağ olsunlar. Sessizlikten ne anladığınıza bağlı. Sürekli veya çok konuşmak her zaman bir şey söylemek olmadığı gibi, bazen sessizlikler de çok şey söyler. Testi kırılmadan önce söylediklerim, tespitlerim, uyarılarım ortada. Ne yazık ki bazı şeyler yaşayarak öğreniliyor. Ülkemin geleceği adına hayallerimden, mücadeleden vazgeçmiş değilim. Bu benim ülkeme ve Cumhuriyete borcum. Ancak bazen soluklanmak,  düşünerek izlemek, izleyerek düşünmek ve bunu bir yol haritasına dökmek daha doğrudur. Ayrıca üzerinde çalıştığım kitaplar var.

DEVLET CUMHURBAŞKANINA BAĞLI

– Türkiye Cumhuriyeti fiili başkanlıktan resmi başkanlık sistemine geçti. Bir hukukçu olarak ilk değerlendirmelerinizi alabilir miyim?

Aslında küresel bir planlama dahilinde yürüyen ve 2010 referandumu ile girizgahı yapılan bir sürecin sonuna geldik. Rejim değiştirildi, devlet çökertildi ve tek bir kişiye indirgendi. Asıl şimdi ülkenin ve devletin tepesinde bulunan, her şeye muktedir bir “vasi” ile gerçek vesayet rejimine geçildi! Devlet nedir? Devlet kurumlar ve kurallar bütünüdür.  Herkes kişilerden bağımsız olarak kendine şu soruyu sormalı: Bir ülkeyi kurumları ve kuralları varken, ortak akıl yürürlükteyken, denge, denetim, fren mekanizmaları varken mi kolay teslim alırsınız, yoksa bütün yetkiler ve güç tek bir eldeyken o kişi üzerinden mi? Kaldı ki burada bilinçli bir çarpıtma var. Başkanlık sistemi; kuvvetler ayrılığına dayalı, kendi içinde bir mantığı, kurumları, kuralları ve denetim mekanizması olan, başkanın her istediğini yapamadığı bir sistem. Oysa bize “Cumhurbaşkanlığı” adı altında başkanlık diye yutturulan bu yapı başkanlık sistemi değil. Daha ilginci; bu bir hükümet sistemi de değil! Bu; gerçekte herhangi bir etkin, hukuki ve siyasi bir denetimin, hukuk güvenliğinin bulunmadığı nama yazılı bir “hükmetme” sistemi. Nitekim tahta çıkma ve taç giyme töreni de gerçekleşti! Zaten yayımlanan KHK’lar ve kararnamelerle devletin temel yapısı, kurumları çökertildi, devlet Cumhurbaşkanı’na bağlandı! Bir kere bu; kişilerden bağımsız olarak hep konuşulan “devletin bekası” için de, kişi hak ve özgürlükleri için de çok tehlikeli. Şimdi Cumhurbaşkanına bağlı ofisler oluşturuluyormuş. Gerçekte ise idare, yargı, yüksek mahkemeler, üniversite vs. hepsi zaten Cumhurbaşkanına bağlı birer “ofis” haline geliyor. Ülke(Türkiye) 150 yıl geriye götürüldü.

– Ama yine de 600 vekilli bir Meclis var…

BULDOZER GİBİ İŞLEYECEK!

Bu sistem bize “Türk tipi” diye tanıtıldı. Dolayısıyla dünyada örneği yok. Yürütülebilir mi?

Buna “Türk tipi” demek Türklüğe, Türk Milleti’ne ve tarihine hakarettir. Bir rejimin demokratik olup olmadığını belirleyecek olan sadece şeklen seçim yapılması değil,  etkin bir hukuki ve siyasi denetimin, bağımsız yargı ve hukuk güvenliğinin olup olmadığıdır. Yargının bağımsız olamayacağı, hukuk güvenliğinin bulunmadığı bu sistem deyim yerindeyse insanların, meraların, tarlaların, doğanın, toplumsal yaşamın, hayatın üzerinden buldozer gibi geçecek. Nitekim buldozerin sesi duyulmaya başladı. Öyle anlaşılıyor ki OHAL görünürde kaldırılırken Türkiye’de artık sürekli bir OHAL ortamı olacak. İçişleri Bakanlığı’na verilen yetkiyle ülkenin eyaletlere bölünme tehlikesi var. Ama aksak ve eksik de olsa demokratik hayatı tatmış bu büyük ülke bu şekilde, liyakatten ziyade tarikat ve aile kontenjanlarıyla, kararname görünümlü buyruklarla yönetilemez. Hayatın gerçekleri ve ortak milli vicdan mutlaka  devreye girecektir. Hep söylediğim bir şey var: Bazen kazanırken kaybedersiniz, kaybederken kazanırsınız.

ÇOK ŞÜKÜR KOLTUK SEVDAM YOK…

CHP’nin son kurultayında genel başkanlığa aday olan Ümit Kocasakal, Nil Soysal’ın, “Eğer kurultay yapılırsa, siz yeniden aday olacak mısınız?” sorusuna şu karşılığı verdi: “Bu yapıda mı? Çok şükür bir koltuk sevdam, derdim yok. Nitekim çok değerli bir makamı da ilkesel olarak kendiliğimden bıraktım (Baro Başkanlığı’nı kastediyor). Hiçbir zaman fırsatçılık da yapmadım. Benimkisi fikir mücadelesi. Hep şunu söyledim: Başta ben olmak üzere bu partinin kurtarıcılara ihtiyacı yok. İdeolojik netliğe ihtiyacı var. Bunun yolu da CHP’nin mazisini hatırlayarak, reddi mirastan vazgeçerek, siyasi kimliği konusundaki tereddütlere son verecek ve topluma güven verecek şekilde her alanda milli ve halkçı politikalarına, yani özüne geri dönmesidir. Bugün partinin de, Türkiye’nin de ihtiyacı budur. Gerisi laf-ı güzaf. Ancak bilinsin ki  doğru bildiklerimi söylemeyi, fikri mücadelemi kararlılıkla sürdüreceğim.”

İNANDIRICI OLMAYAN MUHALEFET KAYBETTİ

– CHP lideri seçimler (24 Haziran seçimleri) sonrası yaptığı ilk açıklamada benzer bir cümle kurdu ve dedi ki; “Bu seçimin kaybedeni AKP’dir!” Kim kazandı o zaman?

Başarısızlığın ve beceriksizliğin üzerini örtmek adına insanların aklıyla alay etmektir bu. Halka masal anlatmayı bıraksın(lar). En azından biraz ciddiyet! Alim olmaya gerek yok. Sonuç da ortada, fizik de ortada, kimya da ortada. Ancak şu doğru: Aslında kaybetmeye hazır olan iktidar kazanmadı, güven vermeyen ve inandırıcı olamayan muhalefet kaybetti. İnce taktiklerle düzeltilemeyecek kadar büyük stratejik hatalar yapıldı.

CHP HAYIR KURUMU MU?

– Neydi mesela en büyük hata?

Yüzde 30 oydan söz ediliyor. İktidarın bunca yıldır yaptığı hatalar, yıpranmışlık, tepki, yaratılan umut ortadayken bu bir başarı mıdır? Bu oy oranı, tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu gibi yanlış değerlendirilirse, kişilere mal edilirse korkarım yeni düş kırıklıklarına götürür. Yine iktidarın polemik tuzağına düşüldü. İktidar karşıtlığı dışında ayakları yere basan ve farklılığı ortaya koyan somut, inandırıcı, tutarlı bir program ortaya konulamadı. Sosyal psikoloji dikkate alınmadı. Toplumda yükselen milliyetçi dalga görülemedi. Oysa CHP’nin altı okundan birisi milliyetçilik (millicilik) değil mi? Dayandığı temellerden biri tam bağımsızlık ve anti emperyalizm değil mi? O halde Kore olma sevdası neyin nesi? Bir bütün olarak yurttaşlara seslenmek gerekirken alt kimlik (etnisite, mezhep vs) “kontenjanları” üzerinden oy toplamaya çalışmak, bu zihinsel bölünmeyi körüklemek nasıl bir siyasettir ?Yine örneğin bir siyasi parti olarak HDP’nin barajı aşıp aşmaması HDP’nin sorunu değil midir yani? Bu niye CHP’nin sorunu olsun? Yani CHP her defasında HDP’yi sırtında taşımak zorunda mı? Bu nasıl bir siyasi parti ? Hayır kurumu mu burası?

HDP OYLARI AKP’YE GİTMEDİ DE NE OLDU?

–  Ama eğer HDP barajı aşamasaydı, AKP’nin Cumhur İttifakı’na bile ihtiyacı kalmayacaktı…

Kalmazsa kalmazdı… “HDP oyları AKP’ye gider” dendi. Şimdi o oylar AKP’ye gitmedi de ne oldu? HDP’ye gitti de ne oldu? Sözde açılım rezilliğindeki birliktelik ne çabuk unutuldu. Etnikçi, bölgeci, feodal HDP ne zaman Türkiye’nin partisi olmayı, gerçek-organik sol olmayı başarabildi veya böyle bir derdi oldu? Yani Türkiye’ye büyük acılar yaşatmış, Amerikan emperyalizminin “kara” gücü olmuş bir bölücü başının heykelini dikmekten bahseden bir yapıyı siz nasıl sırtınızda taşırsınız? İşte insanlar oy vermedi. Bu kadar basit. Bir de son derece yanlış bir yaklaşım ortaya konuldu: Türkiye’ye güvence şu kişi, bu kişi. Hani tek adam rejimine karşı mücadele ediliyordu? Bu çok ben-merkezci bir yaklaşım değil mi?
Türkiye’nin, ya da bir ülkenin güvencesi kişiler olamaz, fikirler ve program olur. Söz konusu olan CHP olduğunda da bu; Atatürk çizgisi, kurucu değerler ve altı oktur. Altı ok yakada bir rozetten ibaret de değildir. Mesela ne dendi; hiçbir konuda kırmızı çizgimiz yok! Oysa “kırmızı çizgi”; emperyalizme, zihinsel işgallere, küresel mikroplara karşı bir savunma kalkanı ve bağışıklık sistemidir. Kırmızı çizgisi olmayanın herhangi bir çizgisi de, ilkeli bir duruşu da, tutarlılığı ve inandırıcılığı da olamaz. Hal böyle olunca da oportünizmin, gündelik siyasetin, laf kalabalığından öte geçmeyen polemiklerin, rüzgarında savrulur, rakamlarla  avunur.

HESAP VERMESİ GEREKENLER HESAP SORAMAZ!

– CHP Genel Başkanlığı’na aday olmuş bir isim olarak, 24 Haziran’ın hemen ardından CHP’de başlayan kurultay olacak mı, olmayacak mı tartışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Başarı diye yutturulan büyük hezimetin daha 7’si çıkmadan kavga başladı! Kaldı ki her zamanki gibi hiçbir fikirsel, bilimsel ve ilkesel içerik taşımayan, kişiler üzerinden yürüyen sen-ben, koltuk kavgası, “taht” oyunları!  Program konuşan yok, ilke konuşan yok, fikir konuşan yok, kurucu değerler ya da altı oktan söz eden yok. Bir hezimetten sanal bir zafer ve şahsi rant devşirme çabası var. Üstelik daha 24 Haziran gecesinin, “kuzuların sessizliği”nin faturası ödenmeden. CHP adım adım kurucu değerlerinden, özünden, Atatürk’ten, altı oktan uzaklaştırılırken, gerçek partililer tasfiye edilip yerlerine partinin dokusu ve siyasi DNA’sı ile uyuşmayan kişiler doldurulurken, bu süreçte partide önemli yerlerde (milletvekili, PM üyesi vs.) olup da ses çıkarmayanlar, örtülü ya da açık destek verenler şimdi ne oldu da (özellikle koltuklarını kaybedince), hangi yüzle birden hesap soran “akil adam” rolüne soyundular? Hesap vermesi gerekenler, hesap soramazlar! Parti fiziksel ve fikirsel bir işgal altında. Ortada ideolojik ve siyasal bir intihar var. Halen kişiler konuşuluyor, bıkkınlık veren ve bir işe yaramayan kurultaylarda “kurtarıcı” aranıyor. Asıl bunlar konuşulmalı. Türkiye her şeyin ve herkesin üzerindedir…

“SİYASİ RÜŞVET TEKLİFİ Mİ?”

– Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Onursal Başkan” olması fikrine nasıl bakıyorsunuz?

Bu bir siyasi rüşvet teklifidir. Kim, kime hangi hak ve yetkiyle veriyor bu payeyi? Hangi üstün başarılar(!) için? CHP’nin tek bir ezeli ve ebedi onursal başkanı vardır, o da Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bu kadar basit. Lider de, rehber de, pusula da  O’dur. Arkasından yürünecek olan da, Türkiye’nin güvencesi de O’dur. Kaldı ki kişileri hak ettikleri yere toplum ve tarih koyar. CHP, fikirsel ve ilkesel bir tartışma, hesaplaşma yapılmaksızın, kişiler üzerinden, maç ve rövanş  havasındaki kurultaylarla bir yere varamaz. Olsa olsa yeni seçilecek genel başkan da, tıpkı şimdiki gibi 8-9 kez “yenilme hakkını” kullanır, parti de, ülke de bir 10-15 yıl daha kaybeder! CHP kendi olamadığı için kaybetti ve kaybediyor. Davası olmayan neyi kazanacak? Mavi boncuk dağıtıp, her şey olmaya çalışırsanız hiçbir şey olamazsınız. Özüne dönmediği sürece CHP’nin kazanma şansı yok. İktidar hedefi ve şansı olmayan “atalet” yürüyüşüne, kandırmaya ve kandırılmaya devam ne yazık ki. Er veya geç anlaşılacak şu gerçeği bıkmadan söylemeyi, anlatmayı sürdüreceğim: Kurtuluş, kuruluştadır, Atatürk’tedir.

 

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.