Bugün 24 Temmuz 1923’te onayladığımız ve cebimize “ülkemizin tapusu” olarak koyduğumuz Lozan Antlaşması’nın 95. yıl dönümü.

Ve bizler, aradan yaklaşık bir asır geçmesine rağmen hâlâ yazının başlığındaki soruyla meşgul oluyoruz.

Ve hâlâ bu ülkede azımsanmayacak bir kesim Lozan’ı; yalanlarla, iftiralarla oluşturulan algıya teslim bir şekilde incelemeye ve kodlamaya çalışıyor. Olgulardan, gerçeklerden bi’haber olarak, Lozan’ı itibarsızlaştırma uğraşında ve gayesinde olanların değirmenine su taşıyor.

Öyle ki Lozan’dan yaklaşık 11 yıl önce 1912’de Uşi Antlaşması’yla bizzat Osmanlı tarafından kaybedilen 12 Adaları, Lozan’a mal etmeye çalışan bu sivri zekalar, bu da yetmezmiş gibi daha Lozan’ın kaç madde olduğunu, içeriğinin ne olduğunu bilmeden, ömrünün 100 yıl olduğu yalanını kahvede okey taşı beklerken birilerinin kulaklarına, artık nasıl bir gizli bilgiyse(!) fısıldayabiliyorlar. Fiili olarak ve ardından da Mondros ve Sevr ile resmi olarak emperyalizm tarafından yıkılmış olan Osmanlı’yı, Mustafa Kemal Paşa’nın yıktığını da söyleyecek kadar domino taşı bilgisi ve kurnazlığına sahip kimselerin derdinin ne Osmanlı ne de Türk ulusu olduğunu bizler gayet iyi biliyoruz.

Oysa Lozan Antlaşması, Atatürk’ün de ifadesiyle “Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir belgedir.”

Balkanlar’dan Hicaz’a, Kafkasya’dan Batı Anadolu’ya kadar on yıllardır verdiği ölüm kalım mücadelesiyle harap olmuş ve yorgun düşmüş asil bir milletin, akabindeki işgallere cevaben bozkırın ortasından yükselen “Ya istiklal, ya ölüm!” çığlığını tüm dünyaya haykırdığı ve kabul ettirdiği bir antlaşmadır Lozan Antlaşması. Namusunu, onurunu, haysiyetini ve geleceğini sahada kazanıp masada kaybetmediği büyük bir siyasi zaferdir.

Yazının başlığından hareketle yani olgularla devam edecek olursak… Güçlü devletler, güçlü kurumlarıyla var olurlar. Eğer kurumlarınızı şeffaf, denetime açık ve bağımsız inşa edemezseniz, yeniliklere açık, çağın gereklerini karşılayan bir duruma getiremezseniz, devleti bir kişinin iki dudağı arasına bırakırsanız, Osmanlı’nın 19. ve 20. yüzyıllardaki halini tekrardan yaşamaya mecbur bırakılırsınız. Bugün Osmanlı’nın yapamadığı ya da yanlış yapıp kaybettiği ne varsa hepsinin hesabını Lozan’dan sorma kurnazlığına gidenlerin kulaklarına küpe olması gereken şey, Lozan Antlaşması’nın, Türk ulusu için bir onur belgesi olduğu kadar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de tapusu olduğu gerçeğidir.

İçinde bulunduğumuz dönemde Cumhuriyet kazanımlarının, Atatürk’ün ve Lozan Antlaşması’nın değerini, hayatiliğini anbean iliklerimize kadar yaşayarak öğreniyoruz. Kapitülasyonlarla, tarikatların, cemaatlerin devletin yapısına oluşturdukları tehditle, kurumlarındaki çürüme sonucu güçsüzleşerek üzerinde oluşan siyasi baskıyla, yaşayan bir tutsak haline getirilen Osmanlı’dan, tam bağımsız, kimseyi taklit etmeden ayakları bu topraklara basarak, gelişmeyi ve çağdaşlaşmayı ilke edinmiş, “şeyhler, dervişler, müritler memleketi olmayan ve olmayacak olan” Türkiye Cumhuriyeti’ne… Algılatılmak istenenin aksine, olgu olarak tüm çıplaklığıyla karşımızda duran Lozan gerçeği işte budur. Halledilemeyen meselelerin dahi çoğunu sonraki yıllarda halledip, günümüzde bile bize soluk aldırıp, stratejik üstünlük sağlayan Hatay gibi, Boğazlar gibi meseleleri de cebimize koyan Cumhuriyet’in mimarlarını minnet ile ne kadar yad etsek azdır.

Günümüzde değişen yönetim sistemiyle beraber, bir nevi tarihte geri dönüş yaşıyoruz. Geçtiğimiz on yılda Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da, önce yaratılan, sonra kullanılan ve zamanı gelince emperyalizm tarafından ipi çekilen tek adamları gözümüzün önünde olduğu halde görmedik, anlamadık. Sevr Antlaşması hilafet makamını ortadan kaldırmayarak, Halife’nin İstanbul’da emperyalizm güdümü altında yaşayacağını duyuruyordu. Oysa Lozan’ı hilafet pazarlığıyla suçlayanlar, emperyalizmin derdinin tek adam üzerinden çok rahatça oluşturabilecekleri kontrol mekanizması olduğu gerçeğini görmek ve anlamak zorundadır. Lozan Antlaşması bu anlamda geleceğimiz için, yarınlarımız için hayati bir belgedir.

Bir kez daha bilinmesini isteriz ki Türkiye Cumhuriyeti ne cemaat görünümü altında emperyalist ihanet şebekelerinin eline bırakılabilir, ne de bir kişinin insafına ve iradesine… Aradan geçen bir asra rağmen, bozkırın ortasında tüm tazeliğiyle duran o çığlığın neferleri olarak söylüyoruz, Türkiye Cumhuriyeti ve Lozan Antlaşması ilelebet payidar kalacaktır.

Algılatılmak istenenin aksine, dünün, bugünün ve yarının onur belgesi, Anadolu’muzun tapusu olan Lozan Antlaşması’nın yıl dönümü dolayısıyla başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, onun şahsında tüm Türk ulusunu, tüm silah arkadaşlarını, tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi minnetle yad ediyoruz.

Ruhları şad olsun.

Burak KETMEN
24.07.2018

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.